Türkiye Küresel Saldırı Altında

Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353


        Bir Yılın Ağır Bilançosu

        Tarih, uzun bir süreçtir ve içinde bir yıllık sürelerin fazla önemi yoktur. Sadece bazı yıllar, önemli dönemeçlere sahne oldukları için tarihte iz bırakırlar. Mesela 1699 yılı Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleri karşısında ilk defa yenilgiyi kabul etmesi bakımından önemlidir. Türkler için unutulmaması gereken bir dönüm noktasıdır. 1912, 1922, 1980 gibi yıllar farklı açılardan önemli tarihlerdir. 2016 yılı için tarihçiler neler yazacaklar bilinmez, ama Türkiye için çok kritik dönemlerden birisi olmaya aday olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bu yıl içinde Türkiye’ye saldırılar yoğunlaşmış ve varlığını tehdit boyutuna ulaşmıştır. Türkiye adeta asimetrik bir küresel savaşın içine çekilmektedir. Saldırıların bir kısmı sözde “hükümet darbesi” gibi gösterilmeye çalışılsa da doğrudan Türk Devleti’ne ve Türk milletine yöneliktir. Türkiye’yi yönetmeye çalışan politik kadroların büyük kısmı da maalesef bunun idrakinde olmadığı için, büyük tahribatlara yol açmaktadır. Hâlbuki yönetim sorumluluğunu elinde bulunduranlar bunu tam olarak idrak etseler, bir millî politika ve millî direnç yaratılabilir. Bu anlamda yönetimin, Türk ve Türkiye gerçekliğine dayanan millî politikalar geliştirme zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. 

        2016 yılının terör olaylarına özet olarak bakacak olursak durumun vahameti ortaya çıkar. Yeniçağ gazetesi, 6 Haziran 2016 tarihli nüshasında, bir yıl önceki seçimden o güne kadar 532 şehit verdiğimizi bildiriyor. 12 Aralık tarihli Türkiye gazetesinin verdiği habere göre 2016 yılında Türkiye çok sayıda terör saldırısının hedefi oldu. Bunlar içinden sadece aralık ayındakileri sayacak olsak bile işin ciddiyeti ortaya çıkar. 10 Aralık 2016 cumartesi günü İstanbul Beşiktaş’ta stadyumdan seyircilerin çıkmasının ardından, görevli polislerin gitmeye hazırlandıkları esnada gerçekleştirilen çifte bombalı saldırıda çoğu polis 44 şehit verildi. 17 Aralık 2016 cumartesi günü çarşı iznine çıkan sivil kıyafetli askerlerin bindiği otobüse yapılan bombalı saldırıda 14 Mehmetçik şehit oldu. TSK’nın Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında 23 Aralık 2016 tarihinde 16 şehit verildi. 15 Temmuz 2016 günü meydana gelen darbe girişiminde ise gazetelere yansıyan bilgilere göre 62’si polis, 5’i asker, 173’ü de sivil 240 vatandaşımız şehit oldu. Saldırıların sıklığı ve şehitlerin sayısı durumun önemini ortaya koymaktadır. Karşımızda bize açılmış resmî bir savaş olmadığı hâlde, bu kadar yoğun saldırı altında olduğumuz gerçeği üzerinden bir değerlendirme zarureti ortaya çıkmaktadır.  

        Türkiye’nin tehdit altında olması yeni bir durum değil. Birinci Dünya Savaşı dünyada Türklerin egemenliğini yıkmak ve topraklarını paylaşmak için yapıldı. Zorlu bir mücadeleden sonra Türkiye topraklarının bir kısmı kurtarıldı ve yeni bir devlet kuruldu. Genç Türkiye Cumhuriyeti rahat bırakılacak değildi. Zaman zaman gizli müdahaleler ile iç çatışma çıkarılmaya çalışıldı. Bu müdahaleler genellikle içimizden birileri aracılığı ile oldu. Düşman hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı. Son aylarda saldırıların yoğunluğu arttı. Hedefin doğrudan doğruya Türk Devleti ve Türk milleti olduğu açıktır. Artık eskinin klasik savaş anlayışı değişti ve çok bilinmeyenli bir kirli bir savaş içine çekiliyoruz. Milletimizin evlatları namert bir şekilde şehit ediliyor. Biz PKK, FETÖ veya IŞİD maşasını görerek haklı olarak hırslanıyor ve öfkeleniyoruz. Hâlbuki bizimle oyun oynanıyor. Oyun dünyadaki küresel mücadeleden kaynaklanıyor. Tarih boyunca devam eden milletler mücadelesi, günümüzde de farklı biçimde devam ediyor. Saldırılarda sadece şehit vermiyoruz. Devletimizi yıpratacak ve birliğimizi bozacak darbelere maruz kalıyoruz. 

        Türklük ve Türkiye Gerçekliğine Uygun

        Politikalar

        Son bir yıl içindeki saldırıların kaynağı üç farklı örgüte dayanmaktadır. Bunlardan ilki uzun yıllardır ülkemizde terör eylemleri yapan ve Kürtler adına hareket ettiğini iddia eden Marksist-Leninist bir örgüt olan PKK’dır. İkincisi Irak ve Suriye’nin bozulan düzeni içinde ortaya çıkan ve kendisini yeryüzündeki tek İslam devleti olarak tanımlayan IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) adlı ucube ve vahşi örgüttür. Üçüncü ucube örgüt ise, herkesi kandırmak için özel çaba sarf etmiş, önceleri İslam’a hizmet iddiasıyla yola çıkmış ve 15 Temmuz’da askeri darbe girişiminin uygulayıcısı FETÖ adlı küresel örgüttür. Bu üç örgütle ilgili ülkeyi yöneten iktidarların politikaları, sorunun bu duruma gelmesinde önemli rol oynamıştır. Bu örgütlerin varlığı ve Türkiye’ye karşı kullanılmak için desteklendiği zaten bilinen bir gerçektir. Bunların etkilerinin artmasında Türkiye’de uygulanan yanlış politikaların rolü önemlidir. Türkiye’nin saldırı altında olması kadar, iktidarların gerçeklerden uzak ve millî olmayan politikalar yürütmesinin zararı büyüktür. Bu konunun doğru analiz edilmesi ve teşhis edilmesi gerekir.

        Türkiye Cumhuriyeti, köklü tarih ve zengin sosyolojik gerçekliğe dayanan genç bir devlettir. Bu bakımdan siyasi tecrübesi sadece Cumhuriyet dönemiyle sınırlı değildir. Ordumuz başlangıç tarihi olarak, Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan MÖ 209 yılını esas almaktadır. Türk milleti tarihî süreçte büyük başarılar kazanmanın yanı sıra, büyük felaketlerle de çok karşılaşmıştır. Ergenekon böyle bir felaket sonrası dünyada tekrar söz sahibi olmamızı anlatan bir destandır. Osmanlı’nın yenilmesi sonrasında vatan topraklarının işgal edilmesi bir karanlık dönemdir. Millî İstiklal Savaşı, bu bakımdan Ergenekon’dan çıkışa benzetilir. Bu savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk de Ergenekon’dan çıkışı simgeleyen “bozkurt” olarak nitelendirilir. Tarih içinde çok sayıda Türk devleti kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti bu bakımdan zengin bir tecrübeye dayanmıştır. Özellikle Osmanlı’nın yıkılış sürecinde aranan çözüm yolları herkesi millî gerçekliğe göre davranmaya sevk etmiştir. Böylece millî devletimiz Türk varlığının sosyolojik gerçekliği ve insanlığın ulaştığı modern değerler üzerine inşa edilmiştir. 

        Devlet yönetiminde millîliğe giden yolu Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan üç fikir akımı arasındaki tartışma belirlemiştir. İkinci Meşrutiyetin üç fikir akımı Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük, devletin yıkılmasını engellemek ve yeni bir gelecek kurmak için birer arayıştır. Tarihi şartlar ve sosyal gerçeklikler bu fikir akımlarının öne çıkmasını veya terk edilmesini sağlamıştır. Bir devletin kurtuluşu, tarihî ve millî gerçeklere uygun hareket etmekten geçer. Bu sebepten Osmanlıcılık ve İslamcılık devleti ayakta tutmak için çözüm olamamıştır. Türkçülük millî mücadelenin ve yeni millî devletin temel dinamiği olmuştur. Türklük ve Türkiye gerçekliğine dayalı politikalar millî devletin yönünü tayin etmiştir. Fakat bazı siyasi grupların millet dışı öncelikler tercih ederek, enternasyonal akımlara kapılmaları ciddi sorunlar ortaya çıkarmıştır. Sosyalistler, vatansız liberaller, milliyetsiz İslamcılar buna örnek olarak verilebilir.  

        Türkçülük bir siyasi düşünce akımı olarak Türk gerçekliğinin öncelik taşımasını temele alır. Bu öncelik diğer gerçeklikleri tamamen inkâr etmez ve yok saymaz. Osmanlı’nın son dönemini göz önüne alacak olursak, devletin dayandığı gerçeklik Osmanlıcılık için de İslamcılık için de destekleyici argümanlar verir. O dönemde aydınların vatanseverlik duygularıyla Osmanlı’yı ayakta tutmak için bu siyasi fikirlere yönelmeleri son derece akli ve ahlaki bir tavırdır. Namık Kemal bu konuda son derece çarpıcı bir örnektir. Tarihî şartlar ve meydana gelen siyasi - sosyal olaylar, Osmanlı aydınlarını son çare olarak Türkçülüğe götürmüştür. Modern dünyada artık devletleri güçlü kılan millet olgusudur ve Türkler de millet olma şuuruna vararak geleceklerini kurtarmak zorundadır. Öncelik olarak Türklüğün tarihi, siyasi ve kültürel gerçekliği bir dünya görüşü olarak siyasetin yönünü tayin etmelidir. Türkler artık imparatorluklarını oluşturan parçaları kaybettikçe büyük bir tehlike içine girmektedirler. Bu tehlikeden kurtulmak için Türk olma şuuru ile birbirlerine dayanmak zorundadırlar. Hem tehlikelerden kurtulmak hem de geleceği inşa etmek ve modern milletlerde olduğu gibi kendi kendilerini yönetme iradesine kavuşabilmek için bu şarttır. Tarihin şartları Türkleri bu noktaya zorlamış ve birbirlerine dayanarak verdikleri Kurtuluş Savaşı ile millî kaderlerini olumlu yöne çevirmişlerdir. Yedi düvel olarak adlandırdıkları sömürgeci güçlere karşı verdikleri mücadele, dünyanın mağdur ve mazlum milletlerine de örnek olmuştur. Vurulmak istenen zincir kırılmış ve Türklük temeliyle yeni bir devlet inşa edilmiştir. 

        Cumhuriyet ile Türklük temelinde kurulan yeni devletin politikalarının, zaman zaman millîlikten uzaklaştığı bir gerçektir. Türkçülük artık Türk milliyetçiliği olarak siyaset sahnesine çıkmış ve devletin politikalarında millîlikten uzaklaşıldığında uyarıcı görevi üstlenmiştir. Son dönemde küreselleşme çağı ile birlikte dünyada değişen dengeler içinde, iktidarı üstlenen kadrolar maalesef temel dayanak noktası olan Türklük gerçekliğini ihmal etmişlerdir. Saldırıların bu denli etkileyici olmasının ardında bu durum yer almaktadır. Devlette sürdürülmesi gereken millî politikalar yerine, romantik hayali politikalar ülkemize darbe üzerine darbe vurulmasını kolaylaştırmıştır. Türkiye küresel egemenlik peşinde olan güçler açısından zaten potansiyel bir ayak bağıdır ve güçlenmesi önlenmelidir. Buna bir de Türkiye’yi yönetenlerin önceliklerini şaşırmalarını eklersek tehlikenin boyutu ortaya çıkar. Geçtiğimiz yıl içinde Türkiye’nin başına gelenleri bu bakış açısından değerlendirecek olursak pek çok sorunun cevabını bulabiliriz. Bunu somut olaylardan yola çıkarak açabiliriz.

        Türkiye’de 2002 yılında geleneksel İslamcı dünya görüşünden gelen bir grup siyasetçi, yeni kurdukları parti ile iktidara geldi. İktidara gelirken küresel rüzgârların etkisiyle, yeni dünya düzenine uygun liberal politikalar uygulayacakları vaadiyle, hem AB’den hem de ABD’den onay almaya çalıştılar. O dönemde küreselleşme bezirgânları artık millî devletlerin modasını yitirdiğini ve ortadan kalkacağının propagandasını yapıyorlardı. Artık dünyada özgür olmayan etnisite kalmayacak ve bölgesel yeni projeler ile yeni dünya düzeni kurulacaktı. Millîlik ve milliyetçilik modası geçmiş kavramlar olarak ilan edildi. Dünya ile bütünleşme bakımından problem yaratan bu kavramlardan uzak durulması gerektiğini bu yönetim çabuk benimsedi. Eski mensup oldukları gelenek için kullanılan “millî görüş” damgasından bu gömleği çıkarttık diyerek kurtulmaya çalıştılar. “Her türlü milliyetçilik ayaklarımın altında” diyerek zaten sevmedikleri milliyetçiliği daha da uzaklaştırdılar. Millîlikten uzaklaşmak önceliklerini oluşturdu ve gerçeklerden de kopuk politikalar ürettiler. Bu politikalardan birisi açılım politikası idi. Kanlı PKK örgütü ve başındaki bebek katili bir anda kıymete bindi. Bunların dağa çıkmaları ve isyan etmelerinin sebebi, devletin eski ve millî politikalarına bağlandı. Türk bayrağı bile tahrik unsuru gibi sunuldu. Terör örgütüne karşı operasyonlar durduruldu, sözde barış ilan edildi ve analar ağlamayacak diyerek kamuoyu ikna edilmeye çalışıldı. Fakat gerçeğin farklı olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Bölgeye devletin giremeyecek duruma geldiği acı bir şekilde öğrenildi. Hareket noktası ve önceliği Türkiye gerçekliğine dayanmayan bir politikanın sonu hüsran oldu. Şimdi eski devlet diyerek eleştirdikleri dönemden daha sert politikalar yürütüyorlar. Tarihî ve sosyal şartlar tekrar yüce Türk milleti ve büyük Türk devleti fikrini gündemimize soktu.  

        Son on yılda hükümet politikalarında İslamcılık ve Osmanlıcılık birlikte etkili oldu. 2012 yılında Türk Yurdu ekim sayısında tahlil etmeye çalıştığımız İslamcılık politikası artık geleneğinden de kopmuş idi. Yeni İslamcılık Osmanlı ve Türkiye gerçekliğinden uzak bir romantik kardeşlik idealine dayandırılmaya çalışıldı. Küresel güçlerin de desteğini alan bu yaklaşım dünya haritasını değiştirmekte kullanılabilecek pratik bir anahtar gibi düşünüldü. Bu politikalar ile Türk devleti gittikçe millîlikten uzaklaşacak ve küresel güçlerin kullanımına açılacaktı. Bu kullanımda başrol konusu biraz karıştı. Ama din kardeşliği romantizmi ile işbirliği sürdürüldü. Şimdilerde FETÖ, o zamanlarda “hizmet hareketi” olarak adlandırılan malum cemaat ile eski kavgalar hasıraltı edildi ve birlikte millîlikten uzaklaşan politikalar takip edildi. Suriye yönetimi ile kardeşlik pozları verildi. Komşularla “sıfır sorun” iddiaları ile gerçeklerden tamamen kopma yaşandı. Fakat gerçekler maalesef acıydı ve bu acıyla Suriye iç savaşı çıktığında yüzleşmek zorunda kaldık. Geçtiğimiz yıl, ülkemize yönelik saldırıların arkasında kısaca hatırlatmaya çalıştığımız bu manzara var. Bu manzara ayrıca tahlile muhtaç ve üzerinde çok farklı yönlerden çalışmalar yapılması gerekli. Burada bizi daha çok geçtiğimiz yıldaki saldırılar ile ilgili boyutu ilgilendiriyor. 

        Gerçeklerin Anlaşılması Musibetlere Bağlı

        Ülkeyi yöneten iktidarın dünya gerçeklerinden uzak politikalara yönelmesi, hepimize pahalıya mal oldu ve olmaya devam ediyor. İlkin PKK ve ayrılıkçı Kürt hareketi konusunda yapılan hataların yansıması çok ağır oldu. Bu mesele yanlış bir teşhis olarak Türk Devleti’nin eski yöneticilerinin hatalarına bağlandı. Biz milliyetçilik yapmayız ve din kardeşliği üzerinden çözeriz öz güveni ile hem kendileri aldandı hem kamuoyunu oyaladılar. Bunun bedeli, işgal edilen şehirleri teröristlerden temizlemek için canını ortaya koyan kahramanları feda etmemiz ile ödenmeye başlandı ve merkez şehirlerde masum insanlarımızı canlı bombalarla kaybetmek şeklinde ödenmeye devam ediyor. Siyasetçilerimiz bu durum karşısında son derece “milliyetçi” söylemlere geçtiler. Zaten bir devlet yönetiminde olması gereken, gerçeklere dayalı ve akılcı bir biçimde milliyetçi politikalar takip etmekti. Nihayet bu noktaya gelindi. Ülkemize yönelen saldırılar karşısında vatan için şehit olmanın kutsallığı, verecek bir karış toprağımızın olmadığı, tek bayrak-tek vatan-tek millet olduğumuzun vurgulanması başımıza gelen musibetlerden olsa gerek. 

        Musibetlerden birisi şüphesiz küreselleşmenin yarattığı çarpıklıktan beslenen IŞİD örgütü. Bu örgüt zamanımızın devlet dışı organizasyonları arasında, İslam adına hareket ettiğini iddia ederek Müslümanlara en fazla zarar veren örgüt olarak öne çıktı. Bu örgütün varlığı bile ben Müslüman’ım diyen herkesle kardeş olamayacağınızın göstergesi. Dolayısıyla IŞİD’in varlığı bizi tekrar millî devlet politikasına yönelten faktörlerden birisi oldu. Son zamanlardaki saldırıları, Irak ve Suriye topraklarında Türklere ve Türkiye’ye verdikleri zarar son derece ağır oldu. Şu sıralarda Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında Suriye topraklarında olmak mecburiyetimizin sebeplerinden birisi PKK ise diğeri IŞİD’dir. Küresel bir savaşın içine çekilmemizde kullanılan örgütler sadece araç ve piyon konumundadır. Türkiye dünyadaki güç dengelerini etkileyebilecek bir potansiyele sahip olduğu için küresel güçlerin hedef odağı hâline gelmektedir. Bunu savmanın tek yolu millî olmaktan ve milliyetçiliği devlet politikamızın temeline koymaktan geçer. 

        Başımıza büyük belalar açan unsurlar sıralamasında 2016 yılında Fethullahçı Teörör Örgütü (FETÖ) ilk sıraya geçti. Masum bir dinî cemaat görüntüsüyle faaliyetlerine başlayan bu örgüt, yıllarca pek çok kesimin desteğini aldı. En son destek veren kesim mevcut iktidar partisi idi. Özellikle devlet karşısında meşruiyet ve yönetme korkusu yaşayan iktidar partisi, bu örgüt ile bir anlamda iktidarı paylaşma yoluna gitti. İktidarın paylaşılması hiçbir sistemde sağlıklı sonuçlar vermediği gibi burada da problemlerin doğmasına yol açtı. İlk çatışma daha fazla iktidar gücü kullanma isteğinden doğdu. Zamanın başbakanı ve iktidar partisinin kurucu başkanı bir sağlık problemi için hastaneye yattığı sırada, ülkenin istihbarat biriminin üst yöneticisine, ele geçirdikleri yargı ve polis marifetiyle operasyon yapmaya teşebbüs ettiler. O dönemin Başbakanı Erdoğan, bir açıklamasında “Paralel yapıyı ilk 7 Şubat 2012’deki MİT olayında fark ettik.” diyerek bu olayın önemine işaret etti. Bu durum, o zamana kadar gayriresmî olarak birlikte iktidarı paylaştıkları örgütün farklı emeller içinde olduğunu anlayamadıklarının itirafı idi. Hâlbuki TSK içinde bir grubu hedefe koyarak yapılan operasyon esnasında, bu örgütün ne kadar tehlikeli ve zararlı olduğu açıkça görülüyordu. Birçok kişi ve kuruluş, bunu anlatmaya çalışsa da Türk Ordusu’nu itibarsızlaşma operasyonu herkesin gözünün önünde gerçekleşti. Şimdilerde bu operasyonda mağdur olanlara hakları ve itibarları geri verilmeye çalışılsa da kurumun aldığı darbenin telafisi mümkün olmadı. Bu durum, bu örgütün ve iktidarı üstlenen kadroların meseleye Türkiye gerçekliğinden bakmadıklarından kaynaklandı. Öncelikleri ve bağlılıkları millet gerçekliğinden farklı kişiler ve gruplar, her zaman ülkeye zarar verdi. Türk milletine ve devletine bağlı olmayan FETÖ’nün güçlenmesi, büyümesi ve ülke yönetiminde söz sahibi olmaya çalışması bu bakımdan ibretlik bir olaydı. Çünkü FETÖ millî hassasiyetleri olmayan, bilinmeyen (ilan edilmeyen) emellere ve yerlere bağlı, Cumhuriyet tarihinde ülkeye en fazla zarar veren bir musibet oldu. Bunu gördükten sonra bütün milletin nazarında milliyetçiliğin, laikliğin, millî mücadelenin, cumhuriyetin kıymeti tekrar arttı. 

        FETÖ’nün en büyük tahribatı 15 Temmuz darbe girişimi olarak kayıtlara geçti. Darbe girişimi bastırıldı, ama tahribatı darbe yapmış kadar oldu. Birincisi ordu-millet olarak karakterimize yerleşen bir kurumun darmadağın olmasını sağladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesi olan TSK içine sızılmış olması, gizli örgüt biçiminde farklı amaçlar ve ilişkiler ağı ile askerlik mesleğine leke sürülmesi, başarısız darbe girişiminden sonra düştükleri durum bunu gösterdi. Türk milleti ve vatanı için canını seve seve veren kahraman ordumuzun neferleri arasında güven bırakmadı. Silah arkadaşlığı, cesaret ve mertlik gibi kutsal değerleri yerle bir etti. Kurumları çalışamaz duruma getirdi. On binlerce insanın zan altında kalmasına ve zarar görmesine yol açtı. Bu darbe girişimine kadar geçen süreçte, ülkenin zeki çocuklarını ele geçirerek ve cemaate biat ettirerek çok kıymetli bir insan kaynağını harcadı. Bu insanlar vatana ve millete bağlı olarak yetiştirilselerdi muhakkak ülkelerine büyük hizmetler verebilirlerdi. Maalesef bir kısmı cezaevlerinde, bir kısmı gurbet ellerde heder olup gitmeye başladı. Bunun vebali, derdi Türkiye Devleti, Türk vatanı ve Türk milleti olmayan FETÖ ve destekçileri üzerindedir. Bizim çocuklarımızın ABD çıkarları için ismini duymadığımız memleketlerde okul açmak bahanesi ile ajan gibi kullanılmalarında, millî kaygıları olmayan herkesin suçu ve günahı vardır. 

        Türk Milleti Olmanın Şuuruna Varmak

        2016 yılının musibetleri hepimize çok şeyler öğretti. İlk olarak hendek temizleme operasyonlarında devlet olmanın ve toprağa egemen olmanın önemini anladık. Bir terör örgütüne güvenilemeyeceğini ve aynı çuvala girilemeyeceğini çok acı tecrübelerle öğrendik. Burada okuyucumuzun çoğunluğu biz zaten biliyorduk diye iç çekecek, ama bizi yönetenlerin öğrenmesi anlamında bu bedelleri ödediğimizi bilmemiz gerekiyor. Yöneticilerin, bir ülkenin tarihî ve toplumsal gerçekliğini çok iyi okuyarak ve idrak ederek politika geliştirmeleri son derece önemlidir. Gerçekliğin idrak edilememesi, yanlış okunması veya hayallerle hareket edilmesi bir ülkeye çok büyük zarar verir. Türkiye bu konuda maalesef sürekli zarar içinde kalıyor. Başımıza gelen musibetler ancak aklımızı başımıza getiriyor. Hatta bazılarının hâlâ aklı başına gelmiyor ve yanlışta ısrar edebiliyorlar. Romantik İslamcılık için uygun bir gerçeklik olmadığı hâlde varmış gibi davranmak bir vahada serap görmek gibidir. FETÖ ile IŞİD ile Suriye Yönetimi ile veya benzeri güçler ile nasıl bir kardeşlik içinde ortak siyaset güdebilirsiniz? Bunun mümkün olmadığını başımıza gelen felaketler öğretiyor. Tekrar yeni felaketlerle karşılaşmamak için gerçekliği, bilimin de yardımıyla doğru okumak gerekir. 

        Ülkemize yönelik ibretlik felaket FETÖ darbe girişimi oldu. İktidar yöneticilerinin aynı menzile gittiklerini düşündükleri Müslüman görünümlü gizli örgüt, doğrudan onların canlarına ve devletin kendisine kastetti. O teröristlerle kardeş olamadığımızı, dinin insanları nasıl uyuttuğunu, gizli amaçlar için kullanılmasının tehlikeli boyutunu anladık. Bir devlet sisteminde laikliğin ve liyakatin (uzmanlık ve ehliyetin) ne kadar önemli olduğunu gördük. 15 Temmuz darbesinden sonra, bizim bizden başka dostumuzun olmadığı ortaya çıktı. Tankların karşısına çıkarken en güçlü silah Türk bayrağı idi. Türk olmanın ve Türk bayrağının altında yaşamanın kıymeti başımıza gelen musibetlerden sonra anlaşılmaya başladı. Özellikle darbe sonrası başlatılan nöbetlerde Türk bayrağı adeta bir kalkan veya sıcak bir yuva gibiydi. Şimdiye kadar neden ihmal ettiklerini düşündüler mi bilinmez, ama malum kesimlerin Türklükle yüz yüze gelmelerini Türk milliyetçileri buruk bir tebessümle karşıladı. Türk bayrağı tahrik unsuru, Türk’üm derseniz bölücülük olur, Türkiye yerine başka bir isim bulalım saçmalıklarından sonra ne söylenebilir ki? Bu millet diye saklamaya çalıştığınız Yüce Türk milleti, etnik kökeni ne olursa olsun bir üst kimlik olarak, kendisini bu milletin ferdi olarak hisseden herkesi kucaklamaktadır. Sadece yapmanız gereken Türk milletinin tarihî ve sosyolojik hakikatine saygı ile yaklaşmak ve bu hakikate uygun davranmaktır. Ne mutlu Türküm diyene…

Türk Yurdu Ocak 2017
Türk Yurdu Ocak 2017
Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele