Ahmed Yesevî

Aralık 2016 - Yıl 105 - Sayı 352


        Ahmed Yesevî, Orta Asya’daki siyasi ve iktisâdi yapının hızlı değişime uğradığı bir dönemde yaşamıştır (1093-1166). Melik Şah’tan sonra Aşağı Türkistan ile Horasan’ı birleştiren Sultan Sencer’in ölümünün ardından ortaya çıkan Selçuklulardan kalan boşluğu Harzemşah Devleti doldurmuştur. Bir müddet sonra Yesevî’nin yaşadığı bölgeye Selçukluların himaye ettiği Karahanlılar hâkim olmuştur. Karahanlılar da önceki yönetimler gibi ilim adamlarının çalışma sahalarını genişlettiler. Böylece Doğu Türkistan ve Orta Asya’da önemli kültür merkezleri kuruldu. Orta Asya İslam kültürü bu dönemde önemli sayılacak derecede gelişmeler göstermiştir. Ahmed Yesevî de bu ortam içinde ilmî ve tasavvufî gelişmesini sağlamıştır. (Köprülü, 2003: 219; Arnold, 1343: 223-224). 

        Ahmed Yesevî hakkında detaylı bilgiye sahip olmamız için biraz gerilere gitmek gerekmektedir. Horasanlı bir Türk olan Eba Müslüm’ün öncülüğünde İranlılarla Türkler, ortak düşmana karşı inançta ve siyasette birleşerek, Ehl-i Beyt’e ve kendilerine zulmeden Emevi hanedanını ortadan kaldırıp Abbasileri iktidara taşımışlardır.

        Abbasiler döneminde ordu ve devlet kademelerinde önemli görevler üstlenen Türkler, Kerbela kırımından sonra kendilerine sığınan Ehl-i Beyt’in mazlumlarına derinden bağlılık duydular. Bu diyalog neticesinde Müslüman Türk’te Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi doruk noktasına ulaşmış bulunuyordu. (Altınok, 1998: XIV-XV). 

        Bu sevgi dolayısıyladır ki, Türkistan tasavvuf okulundan yetişen Ahmed Yesevî’nin Vahdet’i Vücud’a dayalı tasavvuf anlayışı bu atmosfer içinde filizlenmiştir. Yesevî hikmetlerinden ikisini tamamen Hallâc’a ayırmıştır. (Altınok, 2013: 84).

        “Kul Hoca Ahmed, gecelerde kâim ol

        Taat kılıp gündüzleri saim ol

        Mansûr misâli Ene-l-Hak deyip daim ol

        Âşık olanın başı darda gider mi ki?”

        (Hoca Ahmed Yesevi Divan-ı Hikmet, 2009: 367).

        Ahmed Yesevî XI asrın ikinci yarısında Batı Türkistan’ın Çimkent şehrine bağlı Sayram (Akşehir) kasabasında doğmuştur. Babası çevrede tanınan ve soyca Hz. Ali evlatlarından Şeyh İbrahim adıyla bilinen bir zattır. Annesi Musa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Çocukluk yıllarında babasında dersler almış bu zaman içinde anne ve babasını kaybetmiş ve kız kardeşi Gevher Şehnaz’ın himayesinde büyümüştür. 

        Çocukken ablasıyla birlikte Sayram›dan ayrılarak Yesi şehrine yerleşen Ahmed Yesevî, hayatının önemli bir kısmını Kazakistan’ın Türkistan şehrinde geçirdi. Tahsilini o dönemin bilim ve kültür merkezi olan Buhara’da yaptı. Burada büyük gönül adamı ve eğitimci Şeyh Yusuf Hamedanî’ye intisap etti. (Erk, 1954: 77).

        Daha çocukken Hızır Aleyhisselam’ın delaletine mazhar olduğu bildirilen ve kırklar ile sohbet eden Ahmed, yedi yaşına kadar babası Şeyh İbrahim’den feyz almıştır. Babasının ölümünden sonra Hz. Peygamberin manevi işaretiyle sahabeden olduğu bildirilen Şeyh Arslan Baba, Sayram’a gelerek Ahmed’i irşad eylemiştir. (Hazini, 1995: 187; Hoca Ahmed Yesevi Hikmetler, 2009: 12-13). 

        Arslan Baba dört yüz sene, diğer bir rivayete göre de yedi yüz sene yaşamış daha sonra Türkistan’a gelerek Ahmed Yesevî’yi irşadla görevlendirilmişti. Çünkü; Hz. Peygamberin mübarek gazalarının birinde sahabe-i kiram aç kaldı ve Hz. Peygamberin huzuruna gelerek yiyecek istediler. Yüce Peygamberin duası üzerine Cebrail Aleyhisselâm cennetten bir tabak içinde hurma getirdi. Sahabeler hurmaları yerken o hurmalardan bir tanesi tabaktan yere düşünce; Cebrail Hz. Peygambere “Bu hurma sizin ümmetinizden Ahmed Yesevî adlı bir erin kısmetidir.” dedi.

        Hz. Peygamber ashabına dönerek “Bu görevi kim üzerine almayı ister?” dediğinde, Arslan Baba görevi üzerine alacağını söyledi. Hz. Peygamber o hurmayı Arslan Baba’nın ağzına attı. O anda hurmanın üzerinde bir perde meydana geldi ve Hz. Peygamber, Arslan Baba’ya Ahmed Yesevî’yi nasıl, nerede bulacağını tarif etti ve terbiyesi ile meşgul olmasını emretti.

        Hz. Peygamber’in duasının bereketiyle uzun yıllar yaşadığı bildirilen Arslan Baba daha sonra Türkistan’a gelerek Yesi şehrinde Ahmed’i okula gider iken buldu. Arslan Baba çocuğa selam verdi, çocuk selamı alıp iade ettikten sonra “Ey baba, emanetimiz hani?” diye sordu. Arslan Baba soru karşısında şaşırdı ve “Ey Veli çocuk sen bu olayı nereden biliyorsun?” dediğinde, küçük Ahmed; “Allah bana bildirdi.” diye cevap verdi. Arslan Baba çocuğun adını sordu ve Ahmed olduğunu öğrenince Hz. Peygamber’in emaneti hurmayı damağından çıkartarak Ahmed’e teslim eyledi ve bir müddet terbiyesiyle meşgul oldu. (Mevlanâ Safiyuddin, 1279: 17).

        Elimizde bulunan el yazma Hacı Bektaş Velî Menakıbnamesi’nde ise Arslan Baba Ahmed Yesevî ilişkisi şöyle anlatılmaktadır: Hz. Peygamber’in gazalarının birinde aç kalan sahabeye bir tabak içinde hurma getirilmişti. Hurmalar yenirken sahabelerden Selman, hurmalardan birini yere düşürdü. Bu sırada Cebrail Aleyhisselâm Hz. Peygambere “Bu hurma ümmetinizden Ahmed Yesevî’nin kısmetidir.” dedi. Hz. Peygamber ashabına dönerek şöyle hitabetti. “Bu hurma Selman’a emanettir. Selman’dan bu yolu sürenler Arslan’a ulaştıracak ve Ahmed Yesevî’ye teslim edecektir. Ahmed’den Lokman’a, Lokman’dan Hünkâr’a erişecektir.” Bu olayı Ahmed Yesevî bir dörtlüğünde şöyle dile getirir: (İdris, 1208: 16). 

        “Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;

        Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü;

        Allah’a hamd olsun, gördüm dedi, izim öptü;

        O sebepten altmış üçte girdim yere.”

        Türklerin mana sultanı Yesili ulu Şeyh Ahmed Yesevî’yi küçükken irşad eden Arslan Baba vefat ettiğinde pek çok Hurilerin kendisine ipekten kefen biçtiklerini ve yetmiş bin meleğin ağlaya ağlaya gelip onu cennete götürdükleri söylenir.

        “Azrail gelip Arslan Baba’mın canını aldı;

        Hûriler gelip ipek kumaştan kefen biçti;

        Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi;

        O sebepten altmış üçte girdim yere.”

        (Ahmet Yesevi (Hikmetler), 1992: 64).   

        Dörtlüğünün son dizesinde de belirttiği gibi, Hz. Peygamber 63 yaşında toprağa girdi. Bende bu yaştan sonra toprağın altında ibadetimi yapmalıyım diyerek, kendisine toprak altında bir hücre yaptıran Ahmed Yesevî’nin o günlerde meydana gelen bir olay, şöhretinin bütün Türkistan havalisine yayılmasına vesile olmuştu. Menkıbeye göre; Maveraünnehir ve Türkistan da Yesevî adlı bir hükümdar saltanat sürüyordu. Kışın Semerkand’da, yazları da Türkistan dağlarında yaşayan ve av meraklısı olan bu padişah, avlanmasına mani olan sarp Karacuk dağını ortadan kaldırmanın çarelerini arıyordu. Bilgi edinmeye meraklı olan bu padişah bir kitabı okurken “Benim ümmetlerim içinde öyle veliler vardır ki, bir nefesiyle dağları eritir. “Hz. Peygamberin sözü olduğu bildirilen yazıyı okuyunca oturduğu yerden irkiliverdi. Daha sonra kendi hükmettiği yerlerde ne kadar veli varsa hepsini topladı ve dualarıyla bu dağı ortadan kaldırmalarını istedi. 

        Bütün Türkistan evliyası, Hükümdarın bu arzusunu kabul ettiler ihram bağlayıp üç güne kadar dağın ortadan kalkması için duada bulundular fakat umulanın aksine yapılan dua ve niyazlar neticesiz kaldı. Sebebi araştırıldığında Şeyh İbrahim’in oğlu Ahmed’in henüz pek küçük olduğu için çağrılmadığı anlaşıldı. Derhal Sayram şehrine adam gönderip çağırdılar. Ahmed ablasına danıştı. Ablası dedi ki “Babamızın vasiyeti vardır. Senin meydana çıkma zamanın gelip gelmediğini belli edecek sır, babamızın mabedi içindeki bağlı duran bir sofradır. Eğer onu açmaya kâdir olursan git, senin meydana çıkma zamanın gelmiş demektir.” 

        Çocuk mabede gitti, sofrayı açtı ve meydana çıkma zamanının geldiğini anladı. Hemen sofrayı alarak Yesi şehrine geldi. Bütün evliya orada hazırdılar. Ahmed onlara sofrasındaki ekmeği bölüştürdü ve niyaz gösterdi, hep birlikte kabul edip Fatiha okudular. Evliyadan ve Hükümdarın ümera ve askerinden doksan dokuz bin kişi orada hazır bulunuyordu. Ahmed, babasının emaneti hırkayı giydi duasını etti ve birden bire gökyüzünden seller boşandı, her yer suya boğuldu, orada bulunan şeyhlerin seccadeleri dalgaların üstünde yüzmeye başladı. Bunun üzerine bağrışıp niyaz ettiler. Hoca Ahmed hırkasından başını doğrulttu, hemen fırtına kesilerek güneş açıldı. Baktılar ki, Karacuk dağı ortadan kalkmış, hazır bulunanlar onun ilim ve irfanını kabul edip tasdik eylediler. (Ahmed-i Yesevî Dîvân-ı Hikmet’ten Seçmeler, 2000: 9-10). 

        Ahmed’in adının ebedileştiğini gören Hükümdar, kendi adının da kıyamete kadar dünyada baki kalmasını Ahmed’den niyaz etti. Ahmed dedi ki: “Âlemde her kim bizim adımızı anarsa senin adın ile birlikte ansın”. 

        Yukarda belirttiğimiz gibi Ahmed Yesevî daha sonra zamanın önde gelen mutasavvıfı Şeyh Yusuf Hemadanî’ye intisap ederek ondan feyiz almıştır. Yusuf Hemadanî M. 1048 yılında Hemedan civarındaki Bozencird kasabasında dünyaya gelmiş, Herat’tan Merv şehrine giderken yolda M. 1140 yılında Bamyin’de vefat etmiş, daha sonra naaşı Merv şehrine nakledilmiştir. Kendileri Yesevi’ye, Hacegan ve Lokman Perende yoluyla da Bektaşi’ye silsilelerinin ser halkasıdırlar. (Şuşud, 1992: 12-13). Yusuf Hemadanî’yi Türkçe bilmiyordu sözleriyle adeta Araplaştırmaya çalışan bazı yazarlar, ne yazık ki onun Hemadanlı bir Türk olduğunu unutmuş gözükmektedirler.

        Şeyh Yusuf Hemadanî›nin vefatından sonra Abdullah Berki ve Hasan Andaki sırasıyla halkı irşad etmişlerdir. Üçüncü halife olarak halkı irşada başlayan Ahmed Yesevî, görevini dördüncü halife Abdülhalik Gücdüvani›ye bırakıp Yesi›ye dönmüştür. Vefat tarihi M. 1166 yılına kadar halkı irşada devam etmiştir. (Köprülü, 1991: 72).  

        Taşkent, Sir-i Derya ve Seyhun’un ötesindeki bozkırlarda yaşamakta olan göçebe Türk toplulukları arasında büyük nüfuz sahibi olan Ahmed Yesevî, İslam’ın temel esaslarını, şeriatın hükümlerini ve tarikatının adap ve erkânını Türk topluluklarına öğretmek gayesi ile oldukça sade bir dil kullanmıştır. Halk edebiyatından aldığı hece vezniyle manzumeler söyleyerek «Hikmet» adını verdiği bu manzumelerini kendi dervişleri vasıtasıyla en uzak bölgelerdeki Türk topluluklarına ulaştırmayı başarmıştır. (Barthold, 1973: 196-197).

        O bir Hikmetinin dörtlüğünde bu konuda şöyle der:

        “Bozkırın kumlarını göze sürdüm

        Bu yolda çalışıp candan geçtim

        Bu dünyada yüz bin cefa çektim

        Elhamdülillah vefasını gördüm işte.”

        Çalışarak emeğiyle geçinmeyi kendilerine prensip edinen Nişabur ve Horasan erenleri, Hz. Peygamberin yüce yolu olduğu kabul edilen Melâmet ekolünü benimsemişlerdir. Melâmet gerçekten Allah’a âşık olma ve sevgi yoludur. Sevgi ve hoşgörünün kaynağı Ahmet Yesevî Türkçe söylemeye ve konuşmaya özen göstermiş. Söylemiş olduğu hikmetleriyle de bu düşüncesini açıkça ortaya koymuştur. 

        “Hoş görmemekte âlimler sizin dediğiniz Türkçeyi

        Âriflerden işitsen açar gönül ülkesini

        Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa uygundur

        Anlamına yetenler yere koyar börkünü.”

        (Ahmet Yesevî (Hikmetleri), 1992: 14). 

        Bu Hikmetler Türkler arasında düşünce, dil ve inanç birliğinin kurulmasında önemli faydalar sağlamıştır. Bunun sonucunda da Ahmed Yesevî›nin şöhreti bütün Türk illerinde saygı ve hürmetle anılır ve bilinir olmuş, Yesevîlik, Türkler arasında gittikçe büyüyen ve yaygınlaşan bir tarikat hâlini almıştır.

        Türkistan-Yesi şehrinde kurulan bu müessesenin Türk ve İslâm dünyasındaki tesirleri o kadar derin ve uzun ömürlü olmuştur ki, bu şehrin adıyla Ahmed Yesevî’nin ismi “Hazreti Türkistan” olarak birlikte anılagelmiştir. (Kara, 1992: 242). 

        Hiçbir kimseden ulufe almayan alnının teri ve elinin emeği ile geçinen, yine zamanın batın ve zahir erbabının en üstünü olan, Türkler arasında Kara Ahmed ünvanıyla anılan Ahmed Yesevî’nin bir öküzü vardı. Bu öküzün sırtına bir heybe atar ve heybeye tahtadan kendi eliyle yaptığı kaşık ve kepçeleri doldurur, öküzü şehrin sokaklarına salardı. Öküz, şehrin sokaklarında sabahtan akşama kadar dolaşır, kaşık ve kepçe almak isteyenler parasını yine heybeye bırakırlardı. Şayet kaşık ve kepçe alıp da parasını vermeyen olursa, parasını alıncaya kadar öküz o kişinin peşini hiç bırakmazdı. Yesevî geleneğinde ise sanatı olmayan ve başkasının kazancıyla geçinen insan, Yesevî dergâhlarına alınmazdı.

        Yesevî dervişlerinden Hazini, şeyhi Seyyid Mansur’un hayatı, mesleği ve tasavvufî geleneği hakkında şu bilgiyi verir: “Moğol fetret devrinde Anadolu’da kıtlık had safhadadır. Geçinmek için çul dokur, kaşık yontar, kaşıktıraş lakabıyla anılır. Semerkand’a gider daha sonra da Buhara’daki Süleyman Gaznevî dergâhında yıllarca odunculuk ve suculuk yapar.” (Hazini, 1995: VIII).  

        Ahmed Yesevî, Melâmilik ekolünün esaslarını ele alarak, insanları kendi kendini tahlil ve tenkit etmeye davet etmiş. İçiyle dışı bir olmayanları, görünüş için ibadet edenleri eleştirmiş. Söylemiş olduğu hikmetleriyle de bu düşüncesini açıkça ortaya koymuştur:

        “Oruç tutup halka riya kılanları,

        Namaz kılıp tesbih ele alanları,

        Şeyhim deyip başka bina kuranları

        Son deminde imanından cüda kıldım.”

        Bu öğretiler ışığında Melâmetilikte tarihsel şöyle bir sıralama yapılır;

        1. Kur’an, Arabistan’da.

        2. Hadis, Şam’da.

        3. Fıkıh, Irak’ta.

        4. Tasavvuf, Basra’da.

        5. Akıl, Horasan’da.

        6. İman, Türkistan’da.

        7. Lisan, Kaşgar’da.

        8- Fütüvvet, Anadolu’da.

        Hz. Peygamberin M. 632’de vefatıyla birlikte yavaş yavaş Kur’an ahkâmından uzaklaşma başlamış, Emevilerin iktidarı saltanata dönüştürme döneminde Kur’an’la örtüşmeyen birçok hadis üretilerek saltanata dayanak yapılmıştır. Zamanla derinleşen siyasal anlaşmazlıklar hadis ve fıkıh yoluyla giderilemeyerek Müslümanlar birbirinin boğazına sarılmaya ve kanını dökmeye yıllarca devam etmiştir.

        Çekişmelerden bıkan bir kısım insan Basra›ya çekilerek yöneticileri sessizce protesto etmeye başlamışlar. Egemenilerle dinsel ve siyasal mücadeleyi olanaksız gören bu insanlar, kurtuluşu ruhun yücelmesinde görüp uzlete çekilerek tasavvuf okulunu kurmuşlar ve geliştirmişlerdir.

        Fütüvvet ehli diye adlandırılan Melâmeti Horasan Alp Erenlerinin kurmuş olduğu bu teşkilatların, zaman içinde Anadolu’ya yayılmış olması, Anadolu’da güçlü bir tasavvuf cereyanı meydana getirmiştir. Bu nedenle de Ahmed Yesevî’nin düşünceleri Orta Asya bozkırlarından başlayarak, Uzak Doğu ve Kafkas steplerine, Anadolu yaylalarına ve Balkan serhatlarına kadar etki etmiştir. (Gölpınarlı, 1992: 66).

        İslamiyet Orta Asya Türkleri arasında yayılmaya başladığı dönemlerde özellikle Horasan ve civarında gelişen tasavvuf okulunun mensupları her türlü mezhepsel farklılıkları bir kenara iterek, kişinin hangi mezhep mensubu olduğuna bakmaksızın o kişinin Allah’a Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a riyasız iman edip bağlılığını yeterli görmüşler. Bireysel ibadete dayalı ritüelleri kişinin kendi aklî hür iradesine bırakmışlardır. Bu okulun öncüsü Hoca Ahmed Yesevî bir dörtlüğünde konu hakkında düşüncesini şöyle açıklamaktadır:

        “Kul Hace Ahmed bendeyim diyip vurma sen laf;

        Riya ile kıldığın taatların hepsi güzaf;

        Şeriatte, tarikatte işin hilaf;

        Ahirette yalancıları üryan kılar.”

        Varlığın başı akıldır. (Sunar, 1974: 85). Aklı ön plana çıkartan Türkistan âlimleri arasında Abdullah bin Mubarek el-Türki hadis, tefsir ve fıkıhta; Süleyman bin Tarhan ve oğlu Muammer, hadis ve gazâlar ilminde; Ali bin Hasan, İbn Tarhan lâkabıyla, musiki-şinaslara ve kuşlara dair değerli eserleriyle tanınmıştır. Muhammed el Fergani Avrupa’da tercüme edilen eserleri ile Alfraganus adı ile kendisini kabul ettirmiştir. Şiir, edebiyat, matematik ve geometri ilimleri de yine Türkistan›da yükselmiş gözüküyordu. İslam hukukunda Özkentli Ahmed bin Tayyib ile Fârâb›da doğan büyük filozof Uzluk oğlu Fârâbi bu ilk devir Türkistan’ında ilim ve medeniyetin ne derece yükseldiğini göstermektedir. 

        120 yıl yaşadığı kesin olmamakla birlikte M. 1166’da vefat eden Ahmed Yesevî›nin okulunda yetişenler, başta Ahi Evran Veli de dâhil olmak üzere Orta Asya›dan Anadolu›ya gelerek göçebe Türk topluluklarını eğittiler. Esnaf teşkilatlarını örgütlemede ve devlet adamlarına öncülük etmede büyük başarı sağladılar. Başarı sağlayanlar içinde en belirginleri ise Hacı Bektaş Velî’dir. (Şar, 1991: 241).

        Yunus Emre, şiirlerinde Ahmed Yesevî’nin adını anmaz, fakat onun düşüncelerinde ve şiir söyleyiş tarzında etkilendiğine dair şu örneği vermek yeterli olacaktır:

        “Ahmed Yesevi 

        Aşkın kıldı şeyda meni 

        Cümle âlem bildi meni  

        Kaygum sensen tüni güni 

        Menge sen ok kerek sen.”

        (Ahmed-i Yesevî Dîvân-ı Hikmet’ten Seçmeler, 2000: 22; Ahmet Yesevî (Hikmetleri), 1995: 280; Hoca Ahmed Yesevi Divan-ı Hikmet, 2009: 128; Ahmed Yesevî, 2015: 112).

        “Yunus Emre

        Aşkın aldı benden beni

        Bana seni gerek seni

        Ben yanaram düni güni

        Bana seni gerek seni.” (Âşık Yunus Emre Divanı, 1327: 169; Gölpınarlı, 1981: 185; Yunus Emre Divanı, mcmlxxıv: 168).

        Türk kültür ve edebiyatımızın önde gelen simalarından biri olan Ahmed Yesevî, bu kültüre yatkın olan göçebe Türklere görüş ve düşüncelerini şiir anlatımı şeklinde aktarmıştır. Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i Hakaniye Türkçesi lehçesiyle yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’te kullandığı lehçe aynen Ahmed Yesevî tarafından kullanılmıştır. Eserinde kullandığı dilin halk kitleleri tarafından anlaşılır olması, özellikle göçebe Türkler arasında etkisinin sürekli artmasına ortam hazırlamıştır. (Ahmet Yesevi Divan-ı Hikmet, 1986: 39-40). 

        Ahmed Yesevî’nin kültür özelliklerini ve izlerini taşıyan eserleri onun Türk kültür ve düşünce tarihindeki yerini göstermek açısından önemlidir. Yesevîliğe dair en önemli kaynakların başında “Divân-ı Hikmet, Fakr-Nâme ve Mir’atü’l Kulûb” adlı eserleri gelmektedir. (Kenjetay, 2003: 23). 

        Eserlerinde İslâm dininin insanı eğitici ve terbiye edici esasları anlatılmaktadır. Bireyin yaratılış gayesi, kendine ve diğer yaratılanlara karşı görevlerinin neler olduğu bildirilmektedir. Dünya ve ahiret hayatının bir bütün olduğu yanı sıra, insanların bu dünyada yaptıklarının karşılığı olarak elde edecekleri nimet ve azaptan haber verilmektedir. Doğruluk üstünde çok duran Ahmed Yesevî, insanların ahlaki bakımdan nasıl olması gerektiğini eserlerinde derinlemesine işlemiş ve verdiği nasihatlerle yüz yıllar boyunca kitleleri etkilemeyi başarmıştır. (Eraslan, 1977: 63-82). 

        “Ahmed Yesevî, insancıllığı, maneviyat dünyasının çekiciliğini, gönüllerdeki duyguların temizliğini, doğruluğunu, insanın insana kötülük etmemesini şiirlerinde yüceltti. Hayattaki sosyal anlaşmazlıkları, hataları gördü ve daima olumsuzlukları eleştirdi. Başkasının hakkını yiyen insanları, kötü yolda olan dalkavukları, açık-gözleri acımasızca teşhir etti. Doğruluğa meyletmeyi, hakikatin önünde baş eğmeyi; namusun, insanlığın, temiz kalpliliğin ölçüsü olarak yüceltti. Yüksek değerleri öven Ahmed Yesevî, insanları adil, hayırsever, cömert, namuslu ve alçak gönüllü olmaya çağırdı. O, halka, iyiliğin yollarını öğüt vererek anlatmakla birlikte, temel insani değerleri bizzat kendi yaşamında da uyguladı. (Bodrogligeti, 1991: 1-11). 

        Divan-ı Hikmet’in destan tarzı mısraları yüzyıllar boyunca Türk illerinde Türk dilinin gelişmesinde ve yaşatılmasında öncü rol oynamış, dilden dile dolaşarak, yeni bulunan Hikmetleriyle halkın dinî ve millî bakımdan eğitilmesinde önemli başarılar sağlamıştır. (Mirhaldarağlı, 2001: 5-6). 

        Orta Asya’dan Anadolu bozkırlarını etkileyen Tasavvufi Halk Şiiri başta Âşık Paşa, Mevlanâ, Hacı Bayram Veli, Akşemseddin, Yunus Emre, Karacaoğlan ve Pir Sultan olmak üzere Anadolulu birçok şairi etkilemiştir.

        Ahmed Yesevî bir Hikmetinin dörtlüklerinde İslam âleminin bu günkü durumunu adeta görür gibidir.

        “Ahir zaman bilginleri zalim oldu

        Hoş geldin deyiciler bilgin oldu

        Gerçek Hakkı söyleyene düşman oldu

        Nasıl kötü zamanlar oldu dostlar.

        Dünya ehli halkımızda cömertlik yok

        Padişahlarda vezirlerde adalet yok

        Dervişlerin duasında kabul edilme yok

        Türlü bela halk üstüne yağdı dostlar.

        Müslüman Müslümanı eyledi katil

        Haksızı tutup haklıyı kıldı batıl

        Mürid pirine eylemedi hatır

        Halktan sevgi ve şefkat gitti dostlar.”

        (Hoca Ahmed Yesevi, 2009: 212).
Yazının devamını okumak için üye olun, abone üye için tıklayınız.
Türk Yurdu Aralık 2016
Türk Yurdu Aralık 2016
Aralık 2016 - Yıl 105 - Sayı 352

Basılı: 12 TL

E-Dergi: 5 TL

Sayının Makaleleri İncele