Mustafa Özcan: Öğretmen Eğitiminde Kendi Modelimizi Yaratmalıyız

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı olarak görev yapan Prof. Dr. Mustafa Özcan’la öğretmen yetiştirme, öğretmen yetiştirme kurumları, sorunları ve geleceği hakkında doyurucu bir söyleşi yaptık. İlgiyle okumanız dileğiyle… 


        - Eğitim kalitesini belirleyen en önemli etkenlerden biri şüphesiz öğretmen unsurudur. Sizce Türkiye’yi 21. yüzyıla taşıyacak bir öğretmenin nitelikleri nasıl olmalıdır?

        - Eğitim, hayatımızın çok önemli bir alanını kapsar. Eğitimin de orta direği, okulun ruhu öğretmendir. Türkiye, her zaman güçlü olması gereken zor bir coğrafyada bulunuyor. Eğer biz çocuklarımızı dünya ile konuşacak, dünya ile çalışacak şekilde yetiştiremezsek, bu coğrafyada tutunamayız, var olamayız. Yeni nesilleri dünya ile yarışacak düzeyde yetiştirmemiz için de önce öğretmenlerimizin çok iyi yetiştirilmesi, dünya ile yarışabilecek düzeyde eğitilmiş olmaları gerekiyor. Türkiye’deki öğretmenlerin şu anki hâliyle Türkiye’yi 21. yüzyıla taşıyacağını söylemek zor. Dediklerimi birkaç istatistiki veri ile desteklemek istiyorum. Türkiye’de öğretmen olmak isteyenlere iki sınav yapılıyor. Biri, Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS), diğeri de Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi (ÖABT). Elimizde bu sınavlara ilişkin son 3 yılın sonuçları var. KPSS’de öğretmen olacaklar; genel yetenek, genel kültür ve eğitim bilimleri olmak üzere 3 tane sınava giriyorlar. 2015 yılındaki sınavda, eğitim bilimleri alanında 80 soru sorulmuş, doğru cevapların ortalaması 38,9. Mesela genel kültürde yine 2015’te 60 soru sorulmuş, doğru cevap ortalaması 21, genel yetenekte yine 60 soru sorulmuş, doğru cevap ortalaması, 22. Bu durum bir defa bilgi bakımından öğretmenlerin yeterli olmadığını gösteriyor. Gelelim şimdi öğretmenlik alan bilgisi testine ki, bu çok daha önemlidir. Bu sınav, öğretmenlerin öğrettikleri konulara ilişkin testin sonuçlarını gösteriyor. 16 alan için öğretmenlere sınav yapılıyor. Bu sınavda herkese 50 soru soruluyor. ÖSYM tarafından doğru cevap ortalamaları yayımlandı. Bunların içinde insanı ürperten sonuçlar var. Mesela, biyolojiden 50 soru sorulmuş, doğru cevap ortalaması, 12.8. Mesela kimyadan 50 soru sorulmuş, doğru cevap ortalaması 14. Bu insanı çok endişeye düşüren bir durum. En yüksek ortalama Türkçede var. O da 30. Yani 50 sorudan, 30’unu bilmişler ki, bu bizim ana dilimiz. Öğretmenliğin temel şartlarından birisi öğrettiği konuyu bilmesidir. İnsan bilmediğini öğretemez. Bu rakamlar bize gösteriyor ki, bizim öğretmenlerimiz öğretecekleri konuyu bilmiyorlar. Bilgi çağı öğretmeni böyle olmamalıdır. 50 soru sorulmuşsa, bunların en azından 40’ını, 45’ini doğru cevaplaması gerekir. Hâlbuki ortalamalar 10- 15 arasında değişiyor. Öğretmenin birinci temel vasfı budur. İkinci temel vasfı da nasıl öğreteceğini bilmesidir. Bir öğretmen önce konuyu bilecek, ikincisi nasıl öğreteceğini bilecek ki, bu da eğitim bilimleri ile ilgili soru, onu da demin söylemiştim. Öğretmenlerimiz, 80 sorudan 38 soruyu cevaplayabilmiş. Bu durum bize gösteriyor ki öğretmenlerimiz ne öğreteceğini bilmiyor, nasıl öğreteceğini de bilmiyor. Ancak bu teste giren öğretmenleri de suçlamıyorum. Sistem böyle kurulmuş. Eğer ben de böyle bir sistemden mezun olsaydım, benim de böyle bir test sonucu karşıma çıkacaktı. Bunların dışında bir de öğretmenlerin mesleki erdemlere sahip olması gerekir. Öğretmenlerin adil ve demokratik olması, bütün çocuklara eşit davranması gerekir. Bir diğeri öğretmenler çevreci olmak zorundadır. Çevre bilincinin çocuklarda yer etmesi için öncelikle öğretmenlerin bunu yaşaması ve öğretmesi gerekir. Özet olarak, öğretmenlerimizin bilgili, becerili ve erdemli olması gerekiyor. Maalesef bu konularda ciddi eksiklikler var. Bir öğretmen kalitesi sorunu yaşıyoruz. İnsanın kendi milletine mensup öğretmenlerin iyi yetişmediğini söylemek insana acı veriyor ama maalesef gerçek bu.  

        - Öğretmen yetiştirme konusunda önerdiğiniz “Okulda Üniversite” eğitim modeli hakkında bilgi verebilir misiniz?

        - Okulda üniversite modeline geçmeden önce, benim Türkiye için önerdiğim öğretmen eğitimi modeli hakkında bilgi vereyim. Öğretmenlerin durumlarını tanımladım, peki Türkiye’de öğretmen eğitimi nasıl olmalı. Benim konuya ilişkin önerim, öğretmen eğitimi mutlaka yüksek lisans düzeyinde verilmelidir. Lise ve ortaokul öğretmenleri kendi alanlarında tezli yüksek lisans yaparak mezun olmalıdırlar. İlkokul öğretmenleri tek bir konuyu okutmadığı için, onlar da eğitim bilimleri alanında tezli yüksek lisans yapmalıdır. Söylemek istediğim birinci model bu. İkinci model ise, Türkiye’nin şöyle bir gerçeği var. Biz sadece eğitim fakültelerinden öğretmen almıyoruz, bir de formasyon eğitimi dediğimiz bir uygulama var. Formasyonla öğretmen olunabilir. Dünyada bunun çok güzel örnekleri var. Biz de bunu yapabiliriz. Ama mevcut formasyon eğitimi yanlıştır, yetersizdir ve hemen durdurulmalıdır. Dünyada bu uygulamaların nasıl yapıldığını öğrenmek amacıyla dünyadaki en başarılı eğitim fakültelerini araştırdım. Finlandiya, Amerika, Japonya, İngiltere, Fransa, Singapur, gibi dünyadaki gelişmiş ülkelerdeki öğretmen yetiştirme sistemlerini inceledim. Mesela Amerika’da, öğretmen eğitimi veren birkaç türlü program var. 4 yıllık eğitim fakülteleri var, 5 yıllık eğitim fakülteleri var. Bir de formasyon eğitimi veren programlar var mesela, University of California Berkeley de eğitim fakültesi var, ama öğretmen eğitimi yüksek lisans düzeyinde ve formasyon eğitimi olarak var. Öğretmenlik yapılabilecek bir alanda herhangi bir fakülteyi bitirenler başvuruyor, yeterli bulunanlar mülakata alınıyor, mülakatı da geçenler iki yıllık programa alınıyor. Bu iki yıl uygulama içinde sürüyor. Yani öğretmen olmak isteyenler okullarda görevlendiriliyor. Mesela Singapur örneğine baktığımızda, 4 türlü öğretmen eğitimi programı var. Bunlardan bir tanesi formasyon eğitimidir ve iki yıl sürer yani üniversite mezunu olup da öğretmen olmak isteyenler başvururlar bu programa elemelerden geçip, mülakatı da başarırlarsa, programa alınırlar. Sonra öğretmen oluyorlar. Benzer uygulamalar, Hollanda’da İngiltere’de, Almanya’da da var. Türkiye’de de yapılması gereken budur. Fen edebiyat fakültesi mezunları, dil tarih mezunları vs. gibi bir öğretmenlik alanında lisanı olan arkadaşlarımızın öğretmenlikle ilgili programa başvurmaları için, kendi alanlarında yüksek lisans yapma şartı getirilmelidir. 

        Konuya ilişkin bir de MEB ile ilgili önerim var. Şu anda Türkiye’de 900 binden fazla öğretmen var ve bunların hepsinin mesleki gelişime ihtiyacı var. MEB’in mevcut öğretmenlerin yüksek lisans yapmasını teşvik edici bir program hazırlaması gerekiyor. Teşvik programı, maaş artışı şeklinde maddi bir teşvik olarak gerçekleşebilir. Okulda üniversite modeline gelirsek, bu model diğer önerdiğim modellerin bir benzeridir. Öncelikle isminin nereden geldiğini belirteyim. Kendi bulduğum bir isim, okulda üniversite demek, üniversiteyi okula taşımak demek. Burada kastımız şu, eğitim fakültesini öğretim üyeleri, öğretmen adayları, araştırma projeleri ile işbirliği yaptığımız uygulama okullarına taşıyoruz. Üniversite sınıfları bir meslek eğitimi vermek için yapay bir ortamdır. Bir meslek icra edildiği ortamda öğrenilir. Okulda üniversite modeli, bu topraklarda bin yıldır uygulanan çırak kalfa usta modelinden yola çıkılarak, bu modelin örgün eğitim ile birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu sistemde, öğretmen eğitiminin ilk iki yılı üniversitede veriliyor. Bu arada öğretmen adayları okullara gitmeye başlıyorlar ama iki yıl üniversite temelli bir eğitim veriliyor. 3. Sınıfa geldikleri zaman, biz bu öğrencileri seçtiğimiz deneyimli başarılı öğretmenlerin yanına öğretmen yardımcısı olarak yerleştiriyoruz. Yani 3. Sınıfta, her sömestr için, öğretmen adayları, öğretmen yardımcısı olarak haftada 25 saat kadar okulda bulunuyorlar. Her gün sabah öğleye kadar okula gidiyorlar. Öğretmen yardımcılığı yapıyorlar Ondan sonra üniversiteye geliyorlar. Tabi biz teorik dersleri mümkün olduğunca 1. ve 2. sınıfta vermeye çalışıyoruz. Uygulamayı 3’e ve 4’e kaydırdık. 3. sınıfta yardımcıyken, daha doğrusu çırak iken öğretmeni gözleyecekler. Onun dersi nasıl anlattığına bakacaklar. Bir de o sınıftaki ihtiyacı olan çocuklara, küçük gruplara kısa süreli dersler verecekler. Yani sınıfın tamamına öğretmenlik yapacak şekilde hazırlanacaklar. 3. sınıf çıraklık dönemi olarak adlandırabiliriz. 4. sınıfa geçtiklerinde kalfalık dönemi başlıyor. Kalfalar nasıl ustasının gözetiminde o mesleği uygulamaya başlarsa, bizim öğretmen adaylarımız da o sınıftaki usta öğretmen gözetiminde, aynı zamanda üniversiteden giden görevli uygulama öğretim üyesinin gözetiminde sınıfın tamamının sorumluluğunu alacaklar. Bu modeldeki bir başka özellik de stajlar üniversitenin takvimine göre değil, okulun takvimine göre oluyor. Yani okul deneyimi uygulamaları, okulun açıldığı hafta başlayacak, okulun bittiği hafta bitecek. Öğrencilerimiz bu süreçte, öğretmen yardımcısı olarak bulundukları okullarda öğretmenleri gözleyecek, öğretmenler toplantısına katılacak, velilerle görüşecek, tamamen bir öğretmen gibi sürecin içerisinde yer alacaktır. Biz mezun olduktan sonra artık acemi öğretmen olmamasını istiyoruz. Bir başka özelliği bizim modelimizin, öğretmenlik deneyimi olmayan öğretim üyelerinin eğitim fakültelerinde görevlendirilmemeleridir. Bu modele göre, her öğretim üyesinin en az iki yıl kendi alanına göre ilkokul veya ortaokulda öğretmenlik yapmış olması gerekir. Ancak bilindiği üzere birçok iyi yetişmiş ama bu konuda deneyimi olmayan öğretim üyesi var. Onlarla ilgili şöyle bir çalışma yapıyoruz. Onları MEB’in okullarına yerleştiriyoruz orada kısmı zamanlı olarak öğretmenlik yaptırıyoruz. Her 2 yılda bir bizim yardımcı doçentlerimiz bir sömestr geri dönüp, okulda deneyim yeniliyorlar. Öğretim görevlilerimiz gittikleri okulun sorunlarıyla ilgili araştırma yapıyorlar. Bu araştırmalar, çeşitli akademik alanlarda yayımlandı. Bir de şunu eklemek istiyorum. MEB ile birlikte öğretmen eğitimi veriyoruz. Oradaki başarılı öğretmenlerden kısmi zamanlı olarak öğretim görevlisi olarak faydalanıyoruz. 

        - Türkiye’de öğretmenlik mesleğine ilişkin “Hiç olmazsa öğretmen olsun.” algısının değiştiğini düşünüyor musunuz? Eğitim fakültesine girişte öğrenciler için teşvike gerek var mı?

        - Evet, gerek vardır. Mesela Finlandiya’da eğitim fakültesi öğrencilerine asgari ücret tutarında ödeme yapılır. Bu durumun benzeri Singapur için de geçerlidir. Bizim de en iyileri öğretmen eğitimine seçmemiz için bunu yapmamız gerekir. Öğretmen maaşları buna göre düzenlenebilir. Öğretmen yüksek lisans yapmışsa özlük haklarının da ona göre iyileştirilmesi gerekir. Hiçbir şey olamazsa öğretmen olsun algısı maalesef hâlen devam ediyor veya tamamen atama kaygısı ile diğer mesleklerde iş bulamam öğretmenliğe geçersem iş bulurum diye öğretmenlik tercih edilebiliyor. Bunlar çok yanlış şeyler. Öğretmenlik herkesin yapabileceği bir meslek değildir. Çok anlayışlı, bilgili olmayı, sürekli kendini yenilemeyi gerektirir. Bu nedenle öğretmenlik mesleğine girmek isteyenlerin özenle seçilmesi ve onların bu mesleğe yönelik teşvik edilmeleri gerektiğini düşünüyorum.

        - Öğretmen yetiştiren kurumlar olan eğitim fakültelerinin müfredat programı, akademisyen yeterliliği, kullanılan öğretim yöntem ve teknikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

        - Eğitim fakültelerinin uyguladığı müfredat YÖK tarafından hazırlanmıştır. 2007 yılında en son değişiklik yapılmıştır ve acilen değişmesi gerekir. Öncelikle çok gereksiz dersler var. Örnek vereyim Amerika’da 130- 136 kredi ile mezun olunur. Türkiye’de ise bu rakam en az 146 kredi olup, 170 krediye kadar çıkmaktadır. İkincisi, uygulama çok az bir dönem boyunca haftada bir gün uygulama var. Boğaziçi Üniversitesi’nde ortalama 9 hafta gidilebiliyormuş. Ama 9 defa gittiğinde de sabahtan akşama kadar uygulama yapmıyor, öğretmeni gözlüyor. Bazı yerlerde ise onu bile yapamıyor, öğretmen evraklarınızı imzalayayım gidin, diyormuş. Bunun gibi kabul edilemez uygulamalar var. Hâlbuki bu çocuklar öğretmen olacaklar, en iyi yerlerde bile işte 9 defa gidiyorlar. Toplam uygulama 2 -  5 arasında, yani 10 saat ders veren yok bunların arasında. Tabi mutlaka ders vermek gerekmez, öğretmeni gözlemek de bir eğitimdir. 10 defa gitse, her gittiğinde 5 saat orada kalsa, toplam 50 saat yapar. Bizim uyguladığımız modelde bu 2000 saat. Eğitim fakültelerindeki uygulamaların bir şekilde iki yıla çıkarılması gerekiyor ki, dünya standartlarını yakalamış olalım. Akademisyen yeterliliği konusunda da sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Ben eğitim fakültesi dekanı olarak bunu söylüyorum. Çünkü çoğu öğretmenlik yapmamış akademisyenler. Onların bilimsel yeterliliğine saygı duyuyorum. Ama öğretmenlik bir meslektir, uygulama ile öğrenilir. Öğretmenlik yapmamış bir akademisyenin, öğretmen eğitimi vermesi yanlıştır, bu yanlıştan Türkiye’nin hemen dönmesi gerekir. Şöyle bir şey düşünün tıp fakültesinde profesör ama hiçbir hasta muayene etmemiş, öğretmen yetiştiren akademisyenlerin tamamının öğretmenlik deneyimi olması gerekir. Eğer deneyimi yoksa onları işten atalım demiyorum. Onlara belirli bir süre verelim, bu deneyimi kazansınlar Türkiye’de o kadar çok okul var ki, hem deneyim kazanırlar hem de bu okullara katkı sağlamış olurlar, Öyle fildişi kulesine çekilerek ben bilim adamıyım diye, hiç öğretmenlik yapmadığı hâlde eğitim fakültesinde öğretim üyeliği yapması, bu ülkenin çocukları için üzüntü vericidir.

        - Gereksiz dersler var dediniz hocam, bunlar nelerdir, bu dersler nasıl düzenlenmelidir? 

        - Evet, gereksiz dersler var. Eğitim tarihi var, Türk eğitim tarihi var, eğitime giriş var, özel eğitime giriş var, bazı derslerin birleştirilmesi gerekir. Mesela sosyoloji, eğitim sosyolojisi ve eğitim tarihi birlikte okutulabilir. Bunları eğitimin sosyokültürel temelleri altında birleştirmek gerekir. Çünkü gerçek hayatta disiplinler böyle birbirinden bağımsız değildir. Eğitim sosyolojisi, eğitim ekonomisi, eğitim tarihi, eğitimin hukuki temelleri, bunlar eğitimin toplumsal temelleri diye bir ders altında birleştirilebilir. Bunların hepsi birbiriyle ilişkilidir. Ama bunların hepsini ayrı ayrı okuttuğunuz zaman liste kabarıyor. Bir de her dersin mutlaka uygulaması yapılmalıdır. Ezberlenerek bir meslek öğrenilmez, mutlaka uygulamasının yapılması gerekir. 

        - Batı ülkelerine bakıldığında öğretmenlikle ilgili uygulamalı eğitimin en az iki yıl olduğu görülmektedir. Türkiye’de bu durumun sadece son sınıf ile sınırlı kalması hakkında ne düşünüyorsunuz? Teori ağırlıklı eğitim verilmesi sorun oluşturmakta mıdır?

        - Batı ülkelerinin hepsinde, öğretmen eğitimi iyi demek yanlış olur, iyi uygulamalar da var, kötü uygulamalar da var. Mesela Amerika’da 1.400 küsur tane öğretmen eğitimi programı var. Orada farklılaşmaya izin verildiği için, iyiyi de kötüyü de görebiliyorsunuz. İngiltere’de birkaç model var. O modellerden bir tanesi iki yıl sürüyor. Bunların içinde bir tanesi var ki, hepsinden farklı onun da hakkını teslim etmek gerekir. Finlandiya, son yıllarda 1980’lerden beri ortaya çıkan öğretmen eğitimi sorununu ilk defa gören ve bu sorunu ilk defa çözen ülkedir. Öğretmen eğitiminde reform arayışı var ve bu arayış, 1980li yıllardan beri devam ediyor, hâlen bir sonuca ulaşılamadı. Türkiye’de de son 10 yıl bu arayışla geçti diyebilirim. Ama doğru düzgün bir reform yapamadık. Finlandiyalılar 1978 yılında bir karar aldı. Bütün öğretmenler kendi alanında tezli yüksek lisans yapmak zorundadır, dediler ve 1978 yılında uygulama başladı. O tarihten bu yana Finlandiya’da ortaokul ve lise öğretmenleri kendi okuttukları alanda tezli yüksek lisans yaptıktan sonra öğretmen olabiliyorlar. İlkokul öğretmenleri de eğitim bilimleri ile ilgili alanda yüksek lisans yapıyorlar. 

        - Hocam bu konuda Finlandiya’ya giden farklı ülkeden uzmanlar, bunu kendi ülkelerine uygulamaya çalıştıklarını, ama yeterli verimi alamadıklarını, bu durumun Finlandiya’ya özgü dinamiklerden kaynaklandığını söylüyorlar.

        - Mutlaka öğretmen eğitimi her ülkenin kendine özgü şartlarına göre oluşur. Yani her kültür kendi eğitim sistemini yaratır. Bizim kültürümüzün nasıl bir musikisi, bir mutfağı varsa, giyim tarzı, misafir ağırlama tarzı varsa, bir de eğitim tarzı vardır. Eğitim millîdir doğrudur, ama eğitimin bir de evrensel boyutu vardır. Yani iki kere iki dört eder, dünyanın her tarafında böyledir. Öğretme işinin teknik boyutu vardır aynı zamanda. Bu konuda Finlandiya’nın küçük bir ülke olduğu, bunu yapmasının kolay olacağı söylenir, Amerika’da büyük o zaman. Bu durumu nasıl açıklayacağız. Bir yerden bir şey almak değil mesele. Başkaları öğretmen eğitimi sorununu nasıl çözmüş, bunu bilmemiz gerekir ki, kendi sorunumuzu çözerken, belki onlardan bir şey alabiliriz. Bizim başka ülkeden model almamız gerekmez. Türkler kendi modelini yaratmalıdır. Hele eğitimde özellikle öğretmen eğitiminde Türkiye’nin çok büyük bir deneyimi var. 1848’lerden beri öğretmen eğitimi yapıyoruz. Öğretmen okulları, köy enstitüleri, yüksek öğretmen okulları vs. örnekleri var. Ben bu deneyimlerden de yola çıkarak, Türklerin öğretmen eğitimini çok iyi yapabileceğine inanıyorum. Hatta bu konuda dünyanın diğer ülkelerine örnek olabiliriz. 

        - KPSS’nin öğretmen eğitimi sürecinde bir sorun oluşturduğunu düşünüyor musunuz?

        - Bu konuda suni bir problem yaratılıyor. Bir insan sınava girer veya girmez beni ilgilendirmiyor ki, ben öğretmen eğitimcisiyim. Benim görevim karşıma gelen öğrenciye öğretmen eğitimini vermek. Öğrenci öğretmen olmak istiyorsa, önce o programın gereklerini yerine getirmesi gerekir. KPSS kursuna da akşam gitsin, başka zaman gitsin. Ama ben teorik konuşuyorum, bir de realite var. Bu çocuk bu sınava girecek, o zaman ne yapılabilir. Öğretmen eğitim programına öğrenciler için KPSS hazırlık dersi konabilir. Ben buna karşı da değilim. Ama esas sorunu şöyle çözmek gerekiyor. Öğretmen adaylarına öyle bir eğitim vermeliyiz ki, KPSS hazırlığı için kursa gitmelerine gerek kalmadan, bu testi geçmeliler. KPSS’de sorulan sorular zaten, genel kültür ve eğitim bilimleri ile ilgili, sorun şuradan kaynaklanıyor, eğitim fakültelerinde eğitimin kalitesi düşük olduğu için, çocuklar bu sınavlarda zorlanıyor. Biz eğer öğretmen eğitimi programlarında kaliteli bir eğitim verirsek, o sınavları geçmek çok kolay olacaktır. Önemli olan eğitim fakültesinin kalitesini yükseltmektir. 

        - Sınavın gerekliliğine inanıyor musunuz?

        - Evet, sınavın gerekli olduğunu düşünüyorum. Öğretmenlerin kalitesini kontrol etmek açısından, bilginin ölçülmesi gerekiyor. Öğretmenlerin öğretecekleri konu ile ilgili alan bilgilerini bilmemiz gerekiyor. Amerika’dayken de test veriyorduk öğrencilere ama bu testler süreç içerisinde uygulanıyordu. Türkiye’de de o iki testi verebiliriz. Ama dönemin sonunda değil. Biz Amerika’da şöyle yapıyorduk, orada sistem farklı olduğu için önce tabi genel kültür derslerini alıyor, sonra öğretmen eğitimi programına girmek isteyince, bir giriş testi veriyorduk, öğretmenlikle ilgili bir de programı bitirince çıkış testi var. Yani orada da test vardı fakat programa girmiş bir öğrenci, öğretmenlikle ilgili testleri veremezse o alandan yine mezun olurdu, ama öğretmenlik sertifikası alamazdı. Test olmalıdır, ben buna karşı değilim ama testi doğru yerde vermek lazım. Mesela öğrenci daha mezun olmadan, o testleri uygulamak lazım, eğer yeterli değilse, o zaman çocuğa sen öğretmen olamazsın denir. O zaman çocuk ne yapacak başka mesleklere yönelecek. Ama biz her şeyi bitiriyoruz, çocuğa sen öğretmensin diyoruz, ondan sonra da bir test veriyoruz, bu olmaz. Süreç içerisinde bu testler uygulanmalı. İkinci bir yol da tabi eğer sistem düzeltilemezse, eğitimin kalitesini artırmak, çocukların bu testi verecek şekilde hazırlanmasını sağlamak. Ama her halükârda testlerin mezun olmadan verilmesini öneriyorum. 

        - Öğretmen atamalarında yeni getirilen mülakat yöntemi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Aynı durum eğitim fakültelerine öğrenci seçerken de kullanılabilir mi?

        - Mülakat konusu Türkiye’de maalesef hassas bir konu. Mülakat yapılsın dediğimde, genelde itiraz ediliyor. Ancak benim ağrıma giden bir konu var. Biz eskiden bunu yapıyor muyduk, yapıyorduk. Ben 1965 yılında Mersin Öğretmen Okuluna mülakatla girdim. 1972 yılında da Eğitim Enstitüsüne mülakatla girdim. Hiçbirimizin aklına bu hoca adam kayırdı diye gelmedi, O günden bugüne ne değişti, o zaman Türk milletinin ahlaki değerleri tamdı, şimdi mi bozuldu. İkincisi, Singapurlular, Finlandiyalılar, Japonlar mülakat yapıyor, Türkler mi yapamıyor. Bunu yapmamız lazım, yapmayı bilmiyorsak, öğrenmemiz lazım. Bu konudaki endişeleri de anlayabiliyorum. Türkiye’de adam kayırma ve partizanlıktan kaynaklı güven sorunu var. Bu endişeyi gidermeli, bu mülakatı yapmalıyız. Mülakatı adil yaparsak, herkes size güvenirse, hiçbir sorun çıkmaz. Şöyle düşünün Türkçe konuşamayan bir insan öğretmen olabilir mi. Mesela sabırsız, tahammülsüz bir insan öğretmen olamaz. Öğretmen olacak bir kişi anlayışlı olmalı, kendini başkalarının yerine koyabilmeli. Tabi bunların hepsi mülakatla anlaşılmaz ama mülakatın bir hikmeti olmasaydı, dünyanın en gelişmiş ülkeleri bu mülakatı yapmazdı. Eğer bunu yapamıyorsak, öğretmenlik ilgi ve yetenek testi geliştirmemiz lazım. Son karara gelirsek, ben mülakatı savunduğum için, hükümetin aldığı karara hayır diyemeyeceğim. Hayır dersem, kendimle çelişkiye düşerim, ama önerilerim var. Bu mülakat jürilerinde, çeşitli gruplardan insanların olması gerekir. Sadece bir sendika üyesi veya bürokratın yer aldığı jüri olmaz. Akademisyen de olur, Milli Eğitim Bakanlığındaki şube müdürü de olur, herhangi bir yerdeki başarılı bir okul müdürü de olabilir. Mülakatı, kamera kaydına alırsınız, ileride haksızlığa uğradığını iddia eden olursa, bilirkişiye gönderirsiniz. Ben Türklerin bu işi yapabileceğine inanıyorum yeter ki kendimize güvenelim.  

        - Öğretmenler iş yaşamında (hizmet içi eğitim, kurslar, geziler vb.) çeşitli çalışmalar ile kendilerini geliştirebilecek imkânlara sahip mi? 

        - Öğretmenleri maalesef öğretmen olduktan sonra biraz kendi başına bırakıyoruz. Bu çok yanlış bir şey. Çünkü öğretmenlik mesleği sürekli insanın kendini yenilemesini gerektirir. Hele bir de bilgi çağı dediğimiz bir olgu var. Her öğrenci sınıfa herhangi bir konuyu o öğretmenden daha fazla öğrenip gelebilir. Çünkü bilgiye erişim o kadar kolay ve o kadar ucuz ki, diyelim edebiyat öğretmenisiniz ve yarınki konunuz Karacaoğlan, bir öğrenciniz Karacaoğlan hakkında sizden daha fazla şey bilip sınıfınıza gelebilir. Bilgiye erişim artık herkes için mümkün. Bunun için, öğretmenlerin bilgisayar ile erişilebilen bilgiden daha fazlasını bilmesi gerekir. Öğretmen konunun uzmanı olacak, o konuyu yorumlayabilecek, Fatih İstanbul’u niye almıştır, Karacaoğlan bu türküleri niye söyledi. Diyelim İstiklal Marşı’nı anlatıyorsunuz. Mehmet Akif bu marşı neden yazdı. Çocuk, İstiklal Marşı ile ilgili bilgiyi öğrenir de bilgiye ruh katacak, renk katacak öğretmenin yorumudur. Bilgisayarda olandan daha fazlasını verebilmek için öğretmenin o konunun uzmanı olması gerekir. Evde ders çalışıp, sabah o konuyu sınıfta anlatma olmaz. Öğretmen o konuyu evde çalışma ihtiyacı duymamalı, o konuyu yemeli, yutmalıdır. O bilgiyle oynayabilmelidir. Bu da en az yüksek lisans düzeyinde eğitimi gerektirir. Yabancı ülkelerde nasıl yapılıyor, birkaç örnek vereyim: Amerika’da, öğretmenlerin sözleşmeleri bir veya iki yıllıktır. Ama şöyle bir şey söylenir öğretmenlere matematik öğretmenisiniz ve bir yıllık sözleşme imzaladık sizinle denir ki, her yıl kendini geliştirmen için mesleki gelişim için en az 15 kredilik bir çalışma yapman lazım. 15 kredi, bu 5 tane üniversiteden ders almanız gerektiği manasına gelir. Ya da 3 veya 5 ders alır diğerleri için konferansa gidersiniz, sosyal etkinlikte bulunursun, hizmet içi eğitim faaliyetlerine katılırsın. Yani başka türlü sözleşmesi yenilenmez. Öğretmenin de kendini geliştirmesi gerekir ki, bunun bir standardı yok. Eyaletler arası farklılık gösterir. Ama mutlaka kendini geliştirmesi istenir, bu konuda zorunlu tutulur. Türkiye’de böyle bir şart yok. Kendisini yenilemesi gibi bir talep yok ya da kendisini yenilerse maaşında artış sağlayacağımızı, terfisini kolaylaştıracağımızı söylemiyoruz. Bu yanlış bir şey öğretmenleri mutlaka kendilerini yenilemeye zorlamalıyız. Bunun için teşvik etmeliyiz. 

        - Öğretmen istihdamı sürecinde sözleşmeli-  kadrolu öğretmen ayrımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Konu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

        - Gelişmiş ülkelerde böyle bir sistem var. 26 yıl Amerika’da kaldığım için orayı biliyorum. Bende sözleşmeli çalıştım. 26 yılın 22 yılında tam zamanlı öğretim üyesiydim. Sözleşmemiz 1 veya 2 yıl olurdu. İşten atılmak gibi bir kaygımız yoktu. İşini iyi yaparsan, seni niye atsınlar. Hiç kimse de bunu siyasi amaçlar için kullanmazdı. Çünkü Türkiye’deki sistem şunu gösterdi bize. Öğretmenin atamasını yapıyorsunuz, sonra 20 sene, 30 sene çalışıyor mu, çalışmıyor mu hiçbir kontrol yok. Siz iş yeri sahibi olsanız, kendi iş yerinizde çalışmayan bir insanı barındırmak ister misiniz? Öğretmen görevini yapmıyorsa, diğer mesleklerde olduğu gibi sözleşmesini yenilemezsiniz. Şunu anlıyorum Türkiye’de bir güven sorunu var, herkes bu konulara endişe ile bakıyor, ama Türkiye’nin bunu öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her insan aynı kalitede değil, öğretmenlerin çoğu mutlaka çok iyi çalışıyor, ama arada çürük elmalar çıkıyor. Bu sözleşmeli öğretmen konusunun özellikle Türkiye’deki belirli bölgelerde öğretmen ihtiyacının karşılanması için yapıldığını düşünüyorum. Başta Doğu bölgeleri olmak üzere, ülkenin bazı yerlerinde öğretmen sıkıntısı yaşanmaktadır. Ülkenin böyle bir şeye ihtiyacı var. İşin siyasi boyutu beni ilgilendirmiyor. Benim mesajım pedagojik, ideolojik değil. Mutlaka Türkiye’nin her bölgesinde öğretmen olması gerekiyor. Öğretmen oraya atandığı gün oradan nasıl ayrılacağını, düşünmemeli, bu vatanın her köşesinin bizim vatanımız olduğu bilinciyle hareket etmeli. 

        - Batı’daki öğretmen eğitimine yönelik süreç ile Türkiye’yi karşılaştırdığınızda var olan benzerlikler, eksiklikler vb. unsurlar hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

        - En önemli eksikliklerden bir tanesi uygulamanın azlığı, bu kabul edilemez. Haftada bir gün uygulama yapılarak öğretmen olunamaz. Bir mesleğin öğrenilebilmesi için, uygulamada geçen süre iki yıldır. Türkiye’de hani iki yıl değilse, bir buçuk yıl olsun, hadi bir yıl olsun. Yok maalesef. Benim zamanımda bu bir sömestirdi. Tam zamanlı staj yaptık. Ben Mersin’de okudum demiştim. Okul bize gerekli erzakı, aracı verdi. Toroslarda bir köye gidip, staj yaptık. Daha evvelden de okullara gidip, uygulamalar yapmıştık. Birisine görev verseniz, Türkiye’deki öğretmen eğitimi sistemini bozun deseniz, ancak bu kadar bozabilir. İkincisi öğretmen eğitimi programlarının sadece YÖK tarafından belirlenmesi, bu üniversitelere bırakılabilir. YÖK şunu söyleyebilir. Öğretmenler şu niteliklere sahip olmalı, şunları yapabilmelidir. Gerisini biz yapabiliriz. Var olan programa esneklik getirilmeli. Program, durgun, statik, yüklü bunun değişmesi gerekiyor. Öğretmen eğitimine öğrenci seçerken, en büyük sorunlarımızdan biri o. Bir test puanı ile eğitim fakültesine öğrenci alınmaz. Mülakat yapılmalı, eğer mülakat yapamıyorsak, öğretmen ilgi ve yetenek testi vermeliyiz. Bir başka konuda ders yöntemi ile ilgili, Türkiye’de okuma ezberleme sınavda soruları cevaplama uygulaması var. Bu yanlıştır. Bizim yaparak yaşayarak öğrenme yöntemlerini kullanmamız gerekiyor. Yapılandırmacı öğrenme yöntemi olarak da ifade edebileceğimiz bu yöntem modern, kalıcı öğrenmeyi sağlayan, bilgiyi bizim uzvumuz hâline getiren öğrenmedir. Öğretmen eğitiminde bunun mutlaka benimsenmesi gerekiyor. 

Türk Yurdu Ekim 2016
Türk Yurdu Ekim 2016
Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele