Türkiye’nin Eğitim Politikası

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350


        Eğitime Dair Çok Şeyler Yapılmaktadır 

        Dünden bugüne geldiğimizde şunu ifade etmek mümkündür: Eğitim önem verilen bir alandır. Özellikle iki binli yıllardan bu yana eğitim için azımsanmayacak ölçüde kaynak harcanmaktadır. Bütçenin en büyük payı eğitim için ayrılmaktadır. Yeni okullar yapılmakta, öğretmen sayısı artmakta, müfredatlar değişmektedir. Teknoloji kullanımı yaygınlaşmakta, ders kitapları yenilenmektedir. Ulusalar arası eğitim kurumlarıyla bağlantılı faaliyetler yürütülmekte, ortak programlar düzenlenmekte, diplomalar verilmektedir.

        Türkiye’de Eğitime Karşı Türkiye’nin Eğitimi 

        Kısacası eğitime dair Türkiye’de bir şeylerin yapıldığı yadsınamaz. Ancak yüzleşmemiz gereken gerçek şu ki; Türkiye’de eğitim adına yapılanlardan Türkiye’nin eğitimi diyebileceğimiz ürünler, renkler, sonuçlar çıkmadı. Enderun Osmanlı’nın okuluydu, Ahilik Selçuklu medeniyetinin kurumuydu. Millet mektepleri, köy enstitüleri de yeni kurulan Türkiye’nin okuluydu. Şimdiki mesele ise; işte Türkiye’nin eğitimi, okulu budur diye gösterebileceğimiz bir kurumun olmamasıdır. 

        Bu durumda öncelikle belirtelim ki; yüzüncü yılına hazırlanan Türkiye için özgün bir eğitim sistemi yaratılmak durumundadır. Yeni yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına doğru dünyaya Enderun gibi karizmatik, köy enstitüleri gibi manifesto niteliğinde bir “Türk Eğitimi-Türk Okulu” imgesini sunabilmek gerekir.

        Türkiye’nin eğitimi yaratılamazsa Türkiye’de eğitim ölür. Bu ise Türkiye’yi uluslararası sermaye çevrelerinin ve siyasal güçlerin kendi amaçlarını gerçekleştirmek için eğitimsel faaliyet yaptıkları bir ülke hâline getirir. Kendi sınırları içinde öznesinin başkası olduğu eğitim faaliyetlerinin gerçekleştiği bir ülke olmaktansa kendi sınırları içinde eğitim adına gerçekleştirilecek çalışmaların öznesi olan bir ülke olmak daha önemlidir. Bu bilinç temelinde Türkiye’nin eğitim için yarının ne olacağı belli olmayan bir “piyasa” ve çok şeyin düzensiz bir şekilde alınıp satıldığı bir “bitpazarı” hâline gelmemesine dikkat edilmelidir. 

        Eğitim hızla hem kamuda hem özel sektörde para kazanılan bir alan hâline gelmektedir. Böyle olduğu için özellikle kamuda projelerin biri bitmeden diğerine başlanmaktadır. Aynı şekilde özel sektörde de eğitim ve okul açma çalışmaları “doğru yatırım” seçeneği olarak cazip hâle gelmektedir. Devlet olsun özel olsun fark etmez eğitim için tasarlanan birçok projenin çıkış noktasının maalesef para kazandırmak veya kazanmak olduğunu söylemek abartı olmaz. Bu teamülün değiştirilmesi gerekir. Bunun için kamuda eğitim için yapılacak çalışmaları daha mütevazı bir şekilde gerçekleştirmek önemlidir. Dıştan bakıldığında iyi görülen iddialı projelerin, şayet bir rant hareketliliği yaratıyorsa eğitime dair değerleri bozabileceği hesaba katılmalıdır. Buna dikkat edilmezse projeler zaman içinde ihtiyaç olduğu için değil de rant üretmek için geliştirilen biçime dönüşür. Bu kapı açıldığı zaman projelerin ardı arkası kesilmez. Şimdilerde projelerle ilgili maalesef böyle bir durum söz konusudur.

        Aynı şekilde kamunun dışında eğitim sunmak, okul açmak isteyen kişi ve kurumların temel ilham kaynağı, özelliği olan özgün eğitimler sunmak, okullar yaratmak olmalıdır. Kamu okullarından sunduğu konfor, donanım vb. imkânların dışında farkı olmayan özel okulları Osmanlı’nın son dönemlerinde ilk açılan özel okullar gibi kendine özgü iddiası ve özelliği olan Türkiye’nin okulları hâline getirmek gerekir. 

        Millî Eğitim ve Millî Okul İdeali 

        Eğitim; toplum olmaya, ülke olmaya ulus olmaya mahsus bir süreçtir. Eğitim, her ne kadar bireyin kendisi için dert ettiği bir süreç de olsa, devleti, milleti, toplumu ilgilendirecek şekilde üst değerleri ne ölçüde kazandırdığı açısından değerlendirilmelidir. Yani eğitim ne kadar millîdir sorusu her daim sorulmak durumundadır. İşte bu soruyu son yılları dikkate alarak sorduğumuzda görünen şudur ki; Milli Eğitim Bakanlığı çevrelerinde ve koridorlarında en fazla bireyselliğin, faydacılığın ve küreselliğin önemli olduğu dile getirilmektedir. Bilhassa küreselleşmenin ne kadar önemli olduğunun hep vurgulana gelmesinin gölgesinde eğitimin “millî” olma vasfı maalesef tahrip olmaktadır. Eğitim sisteminin ve okulların bu hâliyle sağlam bir toplum ve ulus bilinci yaratması beklenemez. Bu nedenle önümüzdeki yıllar için eğitimin evrensel gelişmelerle çelişmeyecek şekilde millîleşmesi, önem verilmesi gereken bir husus olmalıdır. Belirli bir amaç ve değer etrafında her an gerekli olan ve gelecekte de gerekli olan birliktelik ve dayanışma ruhunu eğitim ve okuldan daha fazla kazandırabilecek bir kurum yoktur.

        Eğitimin Çerçevesi

        Milli Eğitimin yüzyılı aşkın bir zamandır belli dönemlerde yaşanan değişimlerle birlikte oluşan belli bir çerçevesi bulunmaktadır. Bu çerçeve Maarif Nizamnamesinden, Maarif Teşkilatına Dair Kanun, Tevhit-i Tedrisat Kanunu, 1948 Programı ve son olarak Milli Eğitim Temel Kanunu’na kadar yapılan birçok düzenlemenin yansımalarını içermektedir. Eğitimin temel ilkeleri ve amaçları, eğitim kurumlarının yapılanması ve işleyişi büyük ölçüde bu düzenlemelerle şekil bulmuştur. İlginç olan şudur ki, bu çerçeveye özellikle son yıllarda kayda değer bir ekleme yapılmamıştır. Hatta tarihi bir birikim ve tecrübe ile meydana gelmiş olan bir millî eğitim çerçevesi yokmuş gibi hareket edilmektedir. Yaşanan her bir dönem için temel alınan ilke ve değerlerin lanse edilmesi doğalken yeni bir dönem olma iddiasını taşıyan son devirlerde eğitime dair açık ve güçlü bir perspektif geliştirilememiştir. Bu yüzden içinde yaşadığımız dönemin ve gelecek yılların belirgin özellikleriyle paralel nitelikte güçlü bir eğitim söyleminin geliştirilmesi ve dile getirilmesi gerekmektedir. Nasıl ki tebaa olmayla başlayıp İttihatçı-Meşrutiyetçi Osmanlı olmaya ve cumhuriyetle birlikte vatandaş-yurttaş olmaya uzanan süreçte kabul edilen idealler eğitim sistemlerine ne kadar yansıdıysa bugün de geleceğe dair tasavvur edilen gelecekteki Türkiye idealini yaratmak için eğitim sistemine de rol verilmek durumundadır. Ancak bilinmelidir ki; Türkiye’deki eğitimin ana çerçevesi Ali Suavi, Prens Sebahattin, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Emrullah Efendi, Mustafa Satı, Ziya Gökalp, Vasıf Çınar, Mustafa Necati ve Hasan Ali Yücel gibi otoritelerin fikirleriyle şekil buldu. Bugünkü sorun ise Türkiye’deki eğitime dair çerçeve geliştirmeye ve bunun için elit bir çevreye duyulan ihtiyaçla ilgili bir bilincin olmamasıdır. 

        Yeni İlkokul, Ortaokul ve Lise Yapılanması

        Felsefi olarak problemli olarak değerlendirdiğimiz son dönemlerde atılan bir adımın hakkını teslim etmek gerekir. 2012 yılında yapılan yasal düzenlemeye dayalı olarak ortaya çıkan ilkokul, ortaokul ve lise kademelerine dayalı dörder yıllık okul yapılanması aslında gecikmiş olmakla birlikte son derece isabetli ve doğrudur. Okul sistemleri kurulalı beri zaten böyle olan üç aşamalı okul yapılanmasının 1998 yılında alınan talihsiz bir kararla bozulması ne kadar yanlış olduysa tekrar asıl çerçeveye dönülmesi için bu kadar beklenmesi de gereksiz bir zaman kaybı olmuştur. Bu şekilde nihayet dünyadaki üç okul evresine dayalı yapılanma ile tekrar paralellik sağlanmıştır. İlköğretimin ilkokul ve ortaokul şeklinde ayrışmasının zaman içinde pedagojik olarak da doğru ve yerinde bir adım olduğu görülecektir. Yeni kurulan yapı, kendine özgü bir ruhu, felsefesi, programı ve karakteri olan bir ilkokul ve ortaokul kademesi yaratılabilirse daha da sağlamlaşmış olacaktır. 

        Ortaöğretim kademesinde lise türlerinin tek çatı altında toplanması yani bütün liselerin Anadolu lisesi hâline gelmesi de ortaöğretimde zaman içinde oluşan A tipi, B tipi, C tipi okullar gibi bir sınıflamayı bertaraf edecek nitelikte olmuştur. Yükseköğretime geçişte kullanılan ve ortaöğretim sistemini adeta bloke eden katsayı ve ağırlıklı başarı puanı uygulamasına son verilmesi de gecikmiş bir adım olmuştur. 

        Meslek Liselerinin Dönüşümü 

        Bu meyanda MEB’in birkaç düzenleme daha yapması gerekir. Öncelikle meslek liselerinin statüsünün değiştirilip ortaöğretime devam eden, etmeyen herkese açık bir şekilde beceri kazandıran ve sertifikalar sunan mesleki eğitim merkezleri hâline gelmesi bu kurumları daha işlevsel kılacaktır. Ortaöğretim çağındaki herkes Anadolu Lisesi adıyla bilinen liselere kayıt olmalı; bu arada kendi isteğiyle ve devam ettiği okul idaresinin yönlendirmesi ile uygun görülen her öğrenci mesleki eğitim merkezlerine gidebilmeli ve imkânlar elverdiği ölçüde modüller hâlinde eğitim görmelidir. Yani meslek liseleri, lise olmaktan çıkartılıp mesleki eğitim amacıyla beceri ve donanım kazandıran merkezler hâline gelmelidir. 

        Öğretmen Liselerinin İşlevsizleşmesi

        Benzer bir adım da öğretmen liseleri için atılmıştır. Öğretmen yetiştirme sistemi içinde hiçbir yeri olmayan ve genel liselere devam eden öğrencilerin eğitim fakültelerini tercih etmeleri hâlinde kendileri için dezavantaj yaratan Anadolu öğretmen liselerinin kapatılması doğru olmuştur. 

        Bu iki okul türüyle ilgili yapılacak bu düzenleme ortaöğretimi kendi içinde daha tutarlı hâle getirecektir. Ancak sistem kendi içinde bu şekilde tutarlı hâle geldikten sonra sayısı en fazla elliyi geçmeyecek şekilde üstün potansiyelli çocuklara hitap eden mevzuatı ve programı ayrı olan “seçkin” okular açılmak durumundadır. 

        Herkesin Öğretmen Olması 

        Okul ve okulumsu yapıların rolü ve etkisi bu denli değişmişken gelecekte ailelerin öğretmenlik rolünü daha fazla oynayacakları bir döneme doğru gitmekteyiz. Zaten artık öğretmenlerin hazırlanması ve yetiştirilmesi için kurulu yapılar da işlevsizleşmektedir. Eğitime dair eğitim fakültelerinin ufuk açıcı, aydınlatıcı, yol gösterici bir öngörü, perspektif hatta bilgi bile ortaya koyamaması tesadüf değildir. Öğretmenlik adıyla tanımlanan bir mesleğin ağırlığında ve sınırlarında sarsıcı gelişmeler olabilir. Bu problem durumuna zaten yetersiz olan eğitim fakültelerinin yetişmesi mümkün değildir. Bunun için öğretmenliği bir tutum olarak görüp ileride herkesin mesleği ne olursa olsun öğretmen olacağını hesaba katarak ortaöğretim kurumları programlarına öğretmenlik adıyla dersler konmalıdır. Bu bütün yükseköğretim programlarında da devam etmeli; nasıl ki dil, tarih, matematik gibi temel kültür dersleri verilmekteyse aynı şekilde öğretmenlik konulu dersler olmalıdır. Bu öngörümüzün sadece Türkiye için değil bütün dünya eğitim sistemleri için geçerli olduğunu belirtmek gerekir

        Kamu Okulu Gibi Özel Okul,

        Özel Okul Gibi Kamu Okulu

        Türkiye’nin özellikle sağ iktidarlarının özel okulların yaygınlaşmasını hedefledikleri hâlde bunun bir türlü gerçekleşememiş olması da önemli bir eğitim konusudur. Önümüzdeki yıllarda özel okulların hızla yaygınlaşacağı beklenebilir. Önümüzdeki beş on yıl içinde şuan yüzde üçlerde olan özel okullaşma oranları yüzde beşlere ve onlara doğru çıkabilir. Ancak bu konuda bir nokta gözden kaçmaktadır. Özel okullara dair sağlanacak gelişmelerin ve adımların, eğitimin finansmanından yönetilmesine kadar çok geniş bir alanda belirli bir tutarlılık içinde sağlanması ve atılması gerekmektedir. Özel okul ve kamu okulu bir bütünün parçası olarak düşünülmelidir. Sayıları artan özel okulların aynı zamanda bir kamu okulu gibi işlev görmesi, bu arada kamu okulunun da bir özel okul gibi olması gerekmektedir. Bu anlamda özel okulların ücretleri kesinlikle sınırlı olmalıdır; bu okullar asla para kazanılan okullar olarak doğmamalı ve gelişmemelidir; bir özel okul kurmak birkaç eğitimcinin dahi devletin yapacağı özendirmelerle gerçekleştirebileceği bir iş olabilmelidir. Bu arada eğitim için bütçeden ayrılan kaynak özel bir vergilendirme kapsamında toplanmalı; kamu okullarında okuyan herkes çalışma hayatına atıldığı zaman aldığı eğitim yılı oranında cüzi de olsa eğitim vergisine tabi tutulmalıdır. Bu şekilde okul ister özel olsun ister kamu fark etmez dinamik bir şekilde işler. Böylece her okul, hem özel okul hem de kamu okulu olarak anlamlandırılmış olur.

        Özel Okula Karşı Ekol Okul

        Eski okullarımız özelliği olan ekol okullardı. Aynı şekilde özel okullarımızda öyleydi yani özelliği vardı. Şemsi Efendinin 1870’lerde açtığı “Şems’ül Mekatip”, Satı Beyin 1915 yılında Selanik Fevziye Mektebi İdare Heyeti ortaklığı ile İstanbul’da açtığı “Yeni Mektep” adlı okulları bulunmaktaydı. Tevfik Fikret de “Yeni Mektep” adıyla bir okulun hayalini kurmaktaydı. Aynı şekilde Halide Edip de 1913 yılında ilkini Erzurum’da açmayı hayal ettiği “Turan Okulları”nın ülkenin her bir yanına yayılmasını düşlemekteydi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu da, Şemsül Mekatip, İçtimai Mektep adlı okulların açılmasına öncülük etmişti. Selim Sırrı’nın da meşrutiyetten sonra özel bir Jimnastik Mektebi kurduğu kaydedilmektedir. Belirli bir eğitim görüşüne dayalı olarak kurulmuş olan bu “özel” okulların hâliyle her birinin özgün bir yönü vardı. Yani her bir özel okulun dayandığı bir eğitim ekolü bulunmaktaydı. 

        Böyle bir başlangıca rağmen uzun zamandır kendine özgü ayrı bir felsefesi ve perspektifi olan “özel okul” Türkiye’de maalesef hayat bulamamıştır. Gerçi yüz yıla yakın tarihe sahip kendi adıyla simgeleşmiş olan köklü devlet okullarının bile gittikçe birbirine benzeyerek kaybolup gittikleri göz önünde bulundurulursa özel okulların da kendi ekollerini yaratamayıp birbirine benzer kurumlar hâline gelmiş olmalarını mazur görmek gerekir. Ancak yine de birbirine benzeşerek “genelleşmiş” hâle gelen özel okulların, ruhunun, yapısının ve içeriğinin farklılaşarak “özelleşmiş” okullar şekline dönüşmesi gerekir. İşte o zaman “Türkiye’deki özel okullar”, sadece küresel sistemin bir parçası hâline gelmez aynı zamanda “Türkiye’nin özel okulları” olur. “Türkiye’deki eğitim” ile “Türkiye’nin eğitimi” (Türk Eğitimi) arasında nasıl bir fark varsa aynı şekilde “Türkiye’deki özel okullar” ile “Türkiye’nin özel okulları” (Türk Özel Okulları) arasında da fark vardır. 

        Yaşayan Klasik Eğitim 

        Bilgi kazandırma, ezber yöntemi, bilgili, idealist, otoriter öğretmen gibi bileşenleri olan klasik okul Aydınlanma dönemini takiben bilhassa Rousseau’nun öncülüğü ile epeyi esnetilerek yenileştirildi. Öğrenmenin ve öğrenenin daha fazla merkeze alındığı bir sisteme geçiş tabiî ki iyi oldu, ancak bunun hâlâ çok fazla dillendirilir olması eğitimi kendi içinde biçimselleştirdi. Eğitimi sığlaştıran ve teknikleştiren bu eğilimin Türkiye’de de özellikle kendini muhafazakâr olarak kabul eden Ak-Parti hükümetleri döneminde daha da arttığını belirtmekte yarar vardır. Oysa böyle bir eğitim tarzı Meşrutiyet ve erken cumhuriyet dönemlerinde de gündeme gelmiş ve Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde mizah konusu olmakla birlikte Muallim Cevdet’in “Mektep ve Medrese” adlı kitabında eğitimi yozlaştıran bir tarz olarak şiddetle eleştirilmiştir. Benzer eleştiriyi Nurettin Topcu’nun “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı eserinde de görmek mümkündür. Dolayısıyla eğitimin içeriğini sığlaştıran, ruhunu zedeleyen yöntem odaklı arayışlar ve söylemler bir tarafa disiplin ve otorite odaklı klasik eğitim paradigması göz ardı edilmemelidir; komplekse gerek yok; eğitim için ezber dahi yerinde ve zamanında yapılmalıdır. 

        Okula Dair Yeni Anlamlandırma

        Sınırları ve rolleri daraltılması gereken geleceğin okuluna yeni ve farklı işlevler yüklenmelidir. Okullar, bilgi merkezi, laboratuvar, oyun alanı olarak anlamlandırılmalıdır. Okula klasik öğretim hedefleri yerine yeni işlevler yüklenmeli. Örneğin her çocuğun üç çocukla ortak bir şey yapması sağlanmalı; çocukların ailelerinin birlikte bir şey yapması sağlanmalı; her çocuğun belirli kitapları okuması sağlanmalı. Her çocuğun bir fidan dikmesi sağlanmalı; her çocuğun birine yardım etmesi sağlanmalıdır. Bu anlamda okulda “üretim” odaklı çalışmaların yapılması sağlanmalı; örneğin okulda ekmek pişirilmeli ve halka dağıtılmalı veya tasarruf amacıyla her öğrenciye birer cam şişe toplatılmalı. Okul ve öğrenci üzerinden ülke genelinde veya il, ilçe, kasaba genelinde bir ihtiyacı karşılamak için birer lira toplanarak bir meblağ oluşturabilmelidir. Bu şekilde öğrencinin, okul ve çevre üzerinden gerçek anlamda katma değer yaratacak bir oluşuma tanık olunması sağlanabilir. Bu sayede öğrenci, aile, çevre, toplum, bölge ve ülke genelinde bilgi düzeyinde kalmayan davranışa dönüşen etkileşimler kurulmuş olur. Bu öneriler, müfredata konulacak dersler ve yapılacak ekler şeklinde ele alınmamalı; okulun öğrenciyi gerçek anlamda çevresiyle ilişkilendirmesini sağlayan bir mekanizma yaratma girişimi olarak değerlendirilmelidir.

        Diğer taraftan okulun var olan işlevleri de benzeri kurumlara dağıtılmalıdır. Mesela yazılı ve görsel medya ile sistemli bir çalışma yürütülerek bilgi, değer ve beceri kazanımı ile ilgili hâlihazırda oynamış oldukları rolleri daha etkinleştirmeleri için projeler geliştirilmelidir. Aynı şekilde müze, bilim merkezleri gibi yerlerde sürdürülen eğitim rolü daha sistematik bir şekilde etkinleştirilmelidir. Bu anlamda toplum merkezleri de eğitim adına daha etkin kılınmalıdır. Görülüyor ki, eğitim rolünü daha önce de ifade ettiğimiz gibi oynayan yeni kurumlar bulunmaktadır. Eğitimi okulun dışında ortaya çıkan yeni kurumlar bağlamında yeniden değerlendirmek, anlamlandırmak ve ona göre yeni bir eğitim-öğrenme sistemi tasavvuru yapılmak durumundadır. 

        Milli Eğitim Bakanlığı Demokratik Rejimi

        Son olarak ifade etmek istediğimiz husus Milli Eğitim Bakanlığı’nın yapısıyla ilgilidir. Türkiye’deki Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir sistem olarak kuvvetler ayrılığı prensibinin üç unsuru hesaba katılarak yapılandırıldığı ileri sürülebilir. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı sisteminde bakan ve ona bağlı müsteşar ve yardımcıları, icra görevi yapan genel müdürlükler bir yürütme organı gibi çalışmaktadırlar. Talim ve Terbiye Kurulunun MEB sistemi içindeki rolü yasama işlevini yerine getiren bir organ gibidir. Diğer taraftan Teftiş Kurulu da tüm Bakanlık düzeyinde sürdürdüğü denetim rolü ile adeta yargı işlevini yerine getirmektedir. Yılların birikimi ve tecrübesi ile çalışan bu sistemin temelleri Tanzimat sonrası sağlam bir eğitim sistemi kurma ideali ile atılan adımlarla Osmanlı birikimine ve yenileşme çabalarını çok iyi dönüştüren Cumhuriyet idealizmine dayanmaktadır. 

        Ancak 2014 yılının Şubat ayında TBMM’de yapılan bir düzenleme ile TTK’nın bir karar organı olmaktan çıkarılıp danışma kurulu olması sağlanmıştır. Yasal düzenleme açık bir şekilde MEB’de belli ölçülerde var olagelen kuvvetler ayrılığı teamülünden kuvvetler birliğine geçişi yaratmıştır. Güç birliğine geçişin MEB’i daha merkeziyetçi bir hüviyete dönüştürebileceği dikkatlerden kaçmamalıdır. Yetki ve sorumlulukların bugüne göre daha fazla merkezde toplandığının düşünüldüğü cumhuriyetin ilk yıllarında MEB’in bir ölçüde gücü paylaşmak anlamına gelebilecek şekilde Talim ve Terbiye Kurulunu bir karar organı olarak yapılandırmış olması takdire şayan bir durumdur. Aynı şekilde sivilleşme ve demokratikleşme yolunda mesafeler alındığı ileri sürülen bu dönemde MEB’in gücünün müsteşarlık ekseninde toplanmasını öngören bu değişiklik için de şaşırtıcı demek doğru olur. 

        Türkiye’deki eğitime dair son değerlendirmelerimiz şudur: Türkiye, okullaşma oranları, okul, öğrenci, öğretmen sayısı gibi maddi unsurlar açısından belli bir doyum noktasına ulaşmış durumdadır. Bu gelinen noktayı bir başarı olarak görmekle birlikte yeterli bulmamak gerekir. Ve eğitimi maddi unsurlar temelinde ele almaya devam etmemek gerekir. Eğitimdeki gelişmeleri nicel yönüyle değerlendirmek ve buna göre gelecek tasarlamak yanıltıcı olabilir. 

        Eğitim sisteminin kökten değiştirilmesi artık geçerli bir model değildir. Köklü adımların eğitim sistemine getirdiği faydalar ne olursa olsun verdiği zararlar ve yol açtığı enerji kaybı da açıktır. Bu yüzden eğitim belli sorun alanları temel alınarak iyileştirilmelidir. Eğitim, son yıllarda geliştirilmiş olan “Eğitimde iyi örnekler” türünden çalışmalarla daha etkin bir şekilde iyileştirilebilir. 

Türk Yurdu Ekim 2016
Türk Yurdu Ekim 2016
Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele