Eğitim Öğretimde Birlik “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350


        1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na gelmeden önce Türk eğitim tarihine kısaca göz atmak gerekir. Türklerde bilginin -hâlen değişik şekilde devam eden- sözlü nakillerle yayıldığı bilinen bir husustur. Yalnız bu şifahî kültür naklinin gelişigüzel oluştuğunu söylemek isabetsiz olur. Çünkü Türklerde, Tanzimat’a kadar eğitim sistemi elit insan yetiştirmek üzerine dayalı idi. Elit insan; bilgili, donanımlı, cesur, güvenilir insandı. Sözlü bilginin kaynağı bu tip insanlardı. Bunlara genellikle alp unvanı ile anılırlardı. Alp insan tipine, daha sonraları, dinî (İslami) nitelik kazandırılarak devam edilmiştir.

        Türklerde, kâmil manada, ilk alfabe Orhun Yazıtları ile karşımıza çıkar (VIII. yy.). Yazıtlarda kullanılan dilin işlenmiş bir dil olduğunda şüphe bulunmamaktadır. İşlenmiş bir dilin millî bir alfabeyle yazıya geçirilmesi sözlü bir kültürle mümkün olamayacağı aşikârdır. Demek oluyor ki eski Türklerde teşkilatlı (örgün) eğitim sistemi bulunmaktaydı. Ancak bu sistemin kimliği hakkında bilgiye erişme imkânımız yoktur.

        Türklerde örgün eğitimin örneğini Karahanlılar (1065) zamanında görebilmekteyiz. Vakıf yoluyla kurulan bu eğitim-öğretim kurumunu, İslam dünyasının ilk örneği olarak değerlendirebiliriz. Vakıf yoluyla öğretim kurumlarını açmak Selçuklular zamanında yaygınlaşmıştır. Bağdat’ta kurulan Nizamiye Medresesi (1076), modern üniversitenin ilk örneği olarak kabul edilmektedir. Osmanlılar da Selçukluların açtığı yoldan ilerlemişlerdir.

        Medreseler, Türk eğitim sisteminin temelini oluşturmuştur. Burada yetiştirilen öğrenciler dinî, sosyal ve müspet ilimler konularında donanımlı insanlardı. Toplumda büyük itibarları vardı. Ancak Felsefe ve Mantık derslerinin Gazalî tarafından müfredattan çıkarılması, ilmî gelişmeyi sekteye uğratmıştı. Fatih zamanında kurulan Sahn-i Seman (Semaniye) da bu dersler tekrar müfredata eklenmişti. Fakat Kanunî’nin son zamanlarında medreselerden söz konusu dersler, tekrar müfredattan çıkarılmıştır.

        Medreselerde muhakemeyi geliştiren derslerin çıkarılması ve diğer bazı yönetim hataları sebebiyle bu kurumlar çağın gelişmesine ayak uyduramamış, çağın gereklerine cevap veremez hâle gelmişti. Zamanın tek ve mutlak süper gücünün en güvenilir kurumları olarak büyüklük kompleksine kapılmış, ülke dışında, hususiyle Batı’da meydana gelen gelişmeleri dikkate almamıştır. Gittikçe nakillere dayalı ezberciliğe saplanmıştır.

        XVIII. asra kadar savunmada olan Avrupa, bundan sonra teknolojik gelişmelerini de kullanarak Osmanlılara karşı harekete geçmişlerdir. Devlet gittikçe toprak kaybetmekte, ordunun başarıları özlenmekte, içte de huzur ve sükûn sağlanamamakta idi. Çeşitli ıslahat çalışmaları ile bu kötü gidişi durdurmak isteyen Osmanlı devlet adamları kalıcı bir tedbir getiremediler. Ancak II. Mahmud, çok zecrî tedbirlere başvurarak önemli adımlar attı. Fakat eğitim öğretim konusunda istenilen adımları atamadı

        Tedrisatta Kesret

        II. Mahmud’un medreseler üzerine gidememesinin çeşitli sebepleri olmakla beraber, iki önemli sebebi bulunmaktadır: 1. Yeniçeri Ocağı kaldırılırken ulemanın önemli bir kısmının desteğini alması, 2. Medreselerin halk üzerinde çok önemli etkisinin bulunması. Zaten attığı adımlardan dolayı halk arasında “Gâvur padişah” olarak anılmakta olup bir de medreseler üzerine yürüse idi, halkın çok önemli kesiminin karşı koyması mümkündü. Yeni kurulmakta olan ordu böyle bir kalkışma ile baş edecek durumda değildi. Ondan sonra gelen padişahlar da II. Mahmud gibi zecrî tedbirler alabilecek yapıdan ve cesaretten yoksundu. Ancak medreselerle ülkenin kalkınması, toparlanması, dirlik ve düzenliğin sağlanması da mümkün görülmemekte idi. Ayrıca medreseleri çağın gereklerine göre yeniden düzenlemek ve bu konuda başarılı olmak da çok zor, hatta imkânsızdı. Çünkü halkın geniş desteğini alan ve dinî duygulara hitap eden medrese mensuplarının direncini kırmak hiç de kolay değildi. Medreseleri devre dışı bırakmak için başka bir yol takip edildi.

        Avrupa tipi okullar açılmaya başlandı. Sosyal ve müspet ilim eğitimi Tanzimat ile açılmaya başlanan Nizamiye okullarının görev alanı oldu. Medreseler Şeyhülislamlığa bağlı iken, Batı tipi okullar Maarif Nezareti’nin çatısı altında toplandı. Bu fiilî durum, Türkiye’nin ikili öğretim sistemine geçişini göstermektedir. Böylece Türk öğretim sisteminde kesret, farklılık devri başladı.

        Yenileşme hareketlerine kadar azınlıklar (gayrimüslimler) din adamları tarafından mabetlerinde eğitim öğretim almaktaydı. Milliyetçi duyguların geliştiği on dokuzuncu asırda Batılılar tarafından da desteklenen modern okullar açtılar. Alt yapı ve öğretim kadrosu bakımından bu okullar, kısa sürede güçlü hâle geldi. Böylece Türkiye’de üçlü öğretim sistemine geçilmiş oldu.

        Cizvit tarikatı desteği ile Katolikler, vakıflar kanalı ile de Protestanlar, okullar açmaya başladı. Bunlara genel olarak “yabancı okullar” denildi. Amerika, Fransa, Avusturya, Almanya vd. ülkelerin okulları, özellikle Amerikan kaynaklı vakıfların okulları Osmanlı coğrafyasının her yerine yayıldı. Önceleri azınlıkları hedef alan yabancı okullara, zamanla Türk ve Müslüman aileler de çocuklarını göndermeye başladı. Artık ülke dörtlü eğitim sistemine sahipti. Yabancı ve azınlık okullarında devlet denetimi için çeşitli düzenlemelere başvurulmuş ise de bu konuda başarılı olunamamıştır.

        Millî Devletin Kuruluşu

        Birinci Dünya Savaşı’nda (Harb-i Umumî) Osmanlı Devleti yenik düşmüştü. Aslında bu savaş, görünür sebepleri ne olursa olsun, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını hedef almaktaydı. Nitekim, sadece imparatorluk toprakları değil, Türklerin anavatanı Türkiye de işgal edilmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın (Atatürk) etrafında birleşen Türk milliyetçileri, bu dayatmaları kabul etmemiş, millî bağımsızlık için mücadelesine devam etmiştir. Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanması sonucunda Lozan’da barış imzalanmıştır.

        Gelinen siyasi noktadan anlaşılacağı gibi imparatorluğun muhafazası mümkün değildi. Yeni Türkiye devletinin hilâfet yükünü taşıyacak gücü ve evsafı da kalmamıştı. Artık millî bir devlet kurulmalıydı. Öyle de yapıldı ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edildi.

        Türk millî devleti, üniter yapıda olacak ve Türklük şuuruna dayanacaktı. Aynı zamanda “istiklâl-i tâm” (tam bağımsız) niteliğine sahip olacaktı. Tam bağımsızlığın siyasette, hukukta ve iktisatta olduğu kadar eğitimde de olması son derece tabiî, hatta elzemdi. Tebaa ve ümmet anlayışından millet anlayışına geçmek için eğitimin millî devletin gereklerine göre düzenlenmesi gerekiyordu. Dört ayrı eğitim sisteminden yetişen ve birbirine zıt, hatta düşman nesiller yetiştiren bir eğitim sistemi ile millet şuurunun yerleştirilmesi, mümkün değildi. Ayrıca yeni rejimi, Cumhuriyeti sağlam temeller üzerinde kurmak gerekiyordu. İşte bu zaruretlerden dolayı 439 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıldı (3 Mart 1924).

        Tevhid-i Tedrisat Kanunu

        Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Kanunu) şu hükümleri taşımaktadır:

        1. Türkiye’deki bütün eğitim öğretim kurumları Maarif Vekâleti’ne (Millî Eğitim Bakanlığı) bağlanmıştır.

        2. Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti veya özel vakıflarca yönetilen bütün medrese ve okullar Maarif Vekâleti’ne bağlanmıştır.

        3. Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti bütçesinde yer alan okul ve medreselerle ilgili ödenek Maarif bütçesine aktarılacaktır.

        4. Maarif Vekâleti yüksek din uzmanı yetiştirmek üzere üniversitede bir ilâhiyat fakültesinin açılmasını sağlayacak, imam ve hatiplik görevlerini yerine getirecek elemanlar için de ayrı okullar açacaktır.

        5. Millî Müdafaa Vekâleti’ne (Millî Savunma Bakanlığı) bağlı bütün okullar ile Sıhhiye Vekâleti’ne (Sağlık Bakanlığı) bağlı Yetimler Yurdu Maarif Vekâleti’ne devredilmişlerdir.

        Hiçbir tereddüde yer vermeyecek bir şekilde Cumhuriyetin temel taşı olan bu kanunla ve kanunun uygulamaları ile ilgili bir değerlendirme de yapmak gerekir:

        1. Bu kanunla kapatılan hiçbir eğitim öğretim kurumu yoktur. Çok başlı, hatta kendi başına buyruk bütün eğitimle ilgili kurumlar Maarif Vekâleti’ne bağlanmış, böylece devletin denetimi sağlanmıştır. Öğretim kurumlarında gelenek önemlidir. Kurumların geleneklerine dokunulmamıştır.

        2. Askerî okullar 1925 yılında, eğitimin özellikleri dikkate alınarak, Millî Müdafaa Vekâleti’ne bağlanmıştır. Yalnız genel müfredat denetimi Maarifte kalmıştır. Bu karar, işin özelliği itibarıyla isabetlidir. Hatta sağlık ve tarım alanlarında ara eleman yetiştiren okulların da ilgili bakanlıklara devredilmesi yerinde olurdu. Nitekim ileri yıllarda bu yola gidilmiştir.

        3. Kanun metnini göz önüne almadan, hatta okumadan, yabancı ve azınlık okulları ile medreselerin bu kanunla kapatıldığını söyleyip yazanlar vardır. Bu konuda daha da ileri gidip tekke ve zaviyelerin (tarikatların) bu kanunla kapatıldığını söyleyenler bulunmaktadır. Gerçekle hiçbir ilgisi yoktur:

        a. Yabancı okulların ve azınlık okullarının kapatılması ile ilgili hiçbir hüküm yoktur. Yabancı okulların bir kısmı kanun çıktıktan sonra kendi kendini kapatmıştır. Aslında kapatılsa da bir isabetsizlik görülemezdi; çünkü bazı yabancı okullar devletin aleyhinde çalışan merkezler hâline gelmişti. Yalnız bir lise (Bursa Amerikan Kız Koleji), bu kanunla ilgisi olmaksızın, Hristiyanlık propagandası yapıldığı ve bazı öğrencilerin Hristiyanlaştırıldığı tespit edildiğinden, bizzat Atatürk’ün emriyle kapatılmıştır.

        b. Millî Mücadele sırasında ve öncesinde bütün ihanetlerine rağmen azınlık okulları kapatılmamış, Lozan Antlaşması hükümlerine göre çalışmalarına devam etmiştir. Ancak Müslüman olmayan nüfusun azalmasına paralel olarak, öğrenci bulunamamasından dolayı, bazı azınlık okullarının kapanması bu kanunla ilgili değildir.

        4. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılmamıştır. Kanun gereği işlevleri kalmadığı için bir genelge ile çalışmalarına son verilmiştir. Bütün hukuki ve siyasi düzenlemeler ideal hedef gözetilerek yapılır. Ancak uygulamada çok zaman bu hedeflere ulaşmada başarılı olunamaz. Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereğince din adamı yetiştirmek üzere İlâhiyat Fakültesi ve İmam Hatip okulları açılmıştır. Böylece hurafelerden arındırılmış, dini özü ile anlatacak donanımlı din adamları yetiştirilmek amaçlanmıştır. Ne var ki bu gayret bir surette akim kalmıştır. Sonuçta din eğitim ve öğretimi uzun bir süre kesintiye uğramış, hurafelerden temizlenmek istenen din, daha şiddetli bir şekilde hurafelere boğulmuştur. Kanaatimizce bu büyük bir hatadır. Bahse konu hatanın verilerini günümüzde açıkça görülmektedir.

        Sonuç

        Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ilgili tenkitleri de ele almak gerektiğine inanıyoruz. Kanun hakkında söylenen en önemli iddia “tek tip adam yetiştirmek”tir. Bunlara göre böyle bir hedef demokrasiye aykırıdır ve bunun için ülkemizde demokratik anlayış gelişememiştir. Bu iddiaların hiçbir geçerliliği yoktur. Şöyle ki:

        1. Her devlet ve millet varlığını korumak için vatandaşlarının belli bir amaç etrafında toplanmasını ister. Bu amaca ulaşmak için de eğitim ve öğretimin bütün araçlarından istifade eder. Bunun aksini gösterecek bir uygulama tarihte olmamıştır ve olması da eşyanın tabiatına aykırıdır. Günümüzde en liberal ülke olarak görülen ABD’de bile böyle bir uygulamaya izin verilmemektedir.

        2. Türk devletlerinde de durum böyledir. Medreseler, hakanların kurduğu vakıflar kanalıyla açılmıştır. İlk medrese Satuk Buğra Karahan tarafından açılmıştır. Nizamiye Medreselerin kuran Alp Arslan’dır. İlk Osmanlı medresesini açan Orhan Bey’dir. Osmanlılarda önemli medreseleri açan Fatih ve Kanunî gibi padişahlardır. Söz konusu hakanların kendi kurdukları vakıflar tarafından finanse edilen kurumları gözetim dışında bıraktıkları ileri sürülemez. Yönetim ve eğitim çalışmalarına müdahale etmemekle beraber, amaçları dışında çalışmalarına göz yumulduğu da düşünülemez.

        Osmanlılarda yürütmenin, devlete yönetici yetiştiren Enderun istisna olmak üzere, eğitim işlerine doğrudan müdahalesi görülemez. Osmanlıların amacı adelet dairesi içinde, dünya ve kamu düzeni olarak isimlendirilen “nizam-i âlem”i sağlamaktı. Bu düzeni zedeleyecek hiçbir faaliyete asla göz yumulmamıştır. Çünkü nizam-i âlem düşüncesi, Osmanlı devlet anlayışının ana ekseni idi. Bu bakımdan Osmanlılarda da eğitim öğretim sistemi Şeyhülislamlar ve kadılar marifetiyle devletin gözetim ve denetimi altındaydı.

        3. Eğitim ve öğretimin aklî temeller üzerine oturtulduğu, nakil ve ezberciliğin bulunmadığı, akıl yürütmenin öğretildiği bir ortamda tek tip adam yetiştirilemez. Ülkü birliğinin sağlanması için çalışılması ise bu sonucu değiştirmez. Kaldı ki böyle bir ortamda ülkü birliğini tam olarak sağlamak da o kadar kolay değildir.

        4. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün eğitim ve öğretim kurumlarının devlet denetimine alınması millî devlet olmanın gereğidir. Millî devlet, vatandaşlarının müşterek noktalarını öne çıkarır, farklıların devlet eliyle öne çıkarılmasına izin vermez. “Millî devletlerin çağı kapanmıştır”, diyenlerin hiçbirisi kendi millî devletlerinden vazgeçmiş değildir. Bu ifade yeni sömürgeciliğin küresel saptırmasıdır.

        5. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na, tek tip adam yetiştirildiği gerekçesiyle, muhalifler liberaller ile siyasî ümmetçilerdir. Amerikalıların, Lozan görüşmeleri sırasında en çok ilgilendirdikleri konu, yabancı okullar ile kapitülasyonlardı. Yabancı okullar devlet denetimine alınınca Amerikan okullarının çoğu kapanmıştır. Amerikalıların gerekçeleri de aynı idi. Siyasî ümmetçiler, millet fikrine ve millî devlete karşı oldukları için eğitimde devlet denetimini istememektedirler. Daha açık ifadeyle okulların medreseleşmesini dilemektedirler. Son günlerde İmam Hatip liselerinin –ihtiyaç dışı olarak- çoğaltılmasının altında bu amaç yatmaktadır. Uygulama bu şekilde devam ederse eğitim birliği derinden zedelenecektir. Vahdet-i vücud nazariyesinden mülhem, tedrisatta kesret ifadesi bunlara aittir. Devlet yönetimi Panteizm zevzekliğini kaldırmaz. Bu yol vahimdir ve vahametin örnekleri günümüzde açıkça görülmüştür.

        Tevhid-i Tedrisat Kanunu, sadece Türk millî eğitiminin değil, Türk millî devletinin de temel taşıdır. Türk vatandaşları arasında ülkü ve kültür birliğini sağlayacak yegâne dayanaktır. Bu temel zedelenirse altında hepimiz kalırız. Çünkü bu coğrafya dağınıklığı kaldırmaz.

        Tarih, ibret alınsa tekerrür etmez.

Türk Yurdu Ekim 2016
Türk Yurdu Ekim 2016
Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele