Cumhuriyetin İlk Yıllarında Tarih Öğretimi ve Millî Kimlik

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350


        Cumhuriyet’in ilan edilmesi ile birlikte, yeni devletin yasal temellerinin atılması ve bu yöndeki yasaların yeni devleti temel niteliklerini oluşturacak şekilde hızla çıkarılması ile devlet yeniden şekillendirilmiştir. Devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olarak ilan edilmesi ile birlikte saltanat ve hilafetin kaldırılması, Tevhidi Tedrisat Kanunu, Medeni Kanun, Harf İnkılabı ve diğer inkılaplar yeni devleti Batılı anlamda şekillendirmeye başlamıştır. Yeni devletin yeni insanını yetiştirmek için devletin okullarında verilen eğitimin, belirlenmiş olan yeni hedeflerle uyumlu hâle getirilmesi için eğitim sisteminin ve programlarının yeniden oluşturulması bir zorunluluk hâlini almıştır (Aslan, 2012).

        Türkiye’deki egemen eğitim ideolojisi, yirmili yıllarda, yeni Türk ulus devletinin inşası sürecinde şekillenmiştir. Bu ideoloji, Türk devletine yön veren ve toplum yaşamına damgasını vuran milliyetçilik ve Batı medeniyetinin kurumları, değerleri ve zihniyeti ile tamamen kabul edilmesi olarak ortaya koyması, eğitim ve kültür alanında gerçekleştirilen reformların da pedagojik sebeplere değil, sosyal, kültürel ve ideolojik sebeplere dayandırmasına neden olmuştur. Başta Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere yeni devletin kurucuları, yakından ilgilendikleri eğitimin rotasını çizecek ilkelerin belirlenmesinde etkin bir rol oynadılar. Kurucu önderlerin milliyetçilik tahayyülü yeni eğitim sistemini koşullandırdığı gibi, sözü edilen eğitim sistemi de Türkiye’de milliyetçiliğin egemenliğini pekiştirdi (Kaplan, 2013). 

        Cumhuriyeti ilk yıllarından itibaren ilk, orta, lise, meslek okulları ve yükseköğretimde ders programları, toplumun ihtiyaçları, sosyal ve ekonomik gelişmeler doğrultusunda şekillenmiştir. Bu nedenle okulların müfredat programları, yalnız hazırlandıkları dönemin kültür anlayışının değil; aynı zamanda, gençlerin hangi prensiplere göre yetiştirilmek istendiğinin de bir yansıması olmuştur (Boykot, 2011). Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yeni ve modern bir devlet yaratmak noktasında eğitime büyük önem verilmiş; eğitim alanında, ulus devlet olmanın bir gereği olarak da tarih öğretimi önemli disiplinlerden birini teşkil etmiştir. Okulların her kademesinde, tarih dersleri için müfredat programları hazırlanmış; Türk Tarih Kongreleri ve Maarif Şuraları, tarih öğretim esaslarının belirlenmesinde önemli rol oynamıştır.

        Toplumsal ve bireysel kimliği oluşturan ve besleyen değerlerin başında, tarihî bir geçmiş, sosyokültürel ve manevi değerler gelmektedir. Atatürk bütün bu değerlere son derece önem vermiş, bu değerlerin korunması, geliştirilmesi ve eğitimi için, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi gibi kurumları oluşturmuştur (Kuşat, 2003).

        Tarih Bilimi

        Tarih, milletlerin dolayısıyla insanlığın hafızasıdır. İnsanoğlunun bütün faaliyetleri tarihin konusu içerisine girer. “Tarih ilmi insanların zaman ve mekân çerçevesinde husule getirdikleri tekâmül hâdiselerini, bunların şuursuz iptidaî hâllerinde, tabiat eserleri yahut maşerî bir vücudun fertleri ve toplulukları sıfatıyla yaptıkları fiillerinde tecelli eylemeleri itibariyle ve maşerî hayatında mevzuu bahis ayrı hallerde rol ve ehemmiyetleri tayin ve tespit edilen psikofizik amillerin teşkil ettiği millî bağlılıklar çerçevesinde tetkik tasvir eder.” (Tosun, 2003).  

        Tarih, bize geçmişteki olayların nasıl cereyan ettiğini öğreterek hâli, dolayısıyla kendimizi ve insanlığı tanıtır, böylece geleceğin nasıl olabileceğine dair ipuçları verir. Tarih öğretimi, “Yurt sevgisinin beslenmesine yarayan en mühim amildir.” Tarih ilmi kişiye, içinde yaşadığı toplum ile canlı irtibatı olmazsa bir hiç olduğu gerçeğini telkin eder (Tosun, 2003).

        Tarih anlayışı bir devletin temel politikasının belirlenmesindeki en önemli mihenk taşlarından biridir. Özellikle yeni kurulan bir devletin tarihinin sınır ve prensiplerinin genel hatlarıyla çizilmesi, devletin hangi kimlikle ve hangi kültür sınırlarıyla yaşayacağının ve ileride nasıl politikalar belirleyeceğinin önemli göstergelerindendir (Hakim, 2009; 51). 

        Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada iktidarlar ve iktidar için uğraş verenler okullarda uygulanmakta olan tarih programlarını etkilemek ve yönlendirmek için yoğun bir mücadele ve gayret içinde olmuşlardır. Tarih eğitimine yüklenen birçok amaç vardır. Bunlar: Bugünün anlaşılması, İleriye bakış, Ulusal kimlik duygusu verilmesi, Hayal gücünün gelişmesi, Eleştirel düşüncenin gelişmesi, Ahlaki amaçlar, Objektif olabilme, Empati yapabilme, İyi vatandaş yetiştirme vs. bunlara daha birçokları eklenebilir. Tarihin disiplin dışı amaçlarından birisinin de ulusal kimlik oluşturmak olduğunu belirtmiştik. Ulusçu ideolojilerin kurulmasında tarihin bir araç olarak kullanılması ulusçu tarihçilik denilen bir kategorinin doğmasına neden olmuştur. Ulusun en çok kabul gören tanımlarından birisi Ernest Renan’in tanımıdır. Renan ulusu, ortak bir geçmişi olan birlikte yaşama arzusu gösteren topluluk olarak tanımlıyor. Renan’in tanımında ulusun en önemli öğesi ortak tarih olarak görülüyor. Uluslar geleceklerini ve yönlerini bu ortak tarih üzerinden tayin edecekler bu ortak tarih üzerinden belirleyeceklerdir (Şıvgın, 2009).

        Tarih Eğitimi

        Bir kültür devrimine girişilen cumhuriyet döneminde ulusal birlikteliği tarihsel bir tabana oturtmak uygarlıktan yoksun diye suçlanan Türk kimliğini ortaya çıkarmak ve yetişmekte olan kuşaklara özgüven aşılamak amacıyla o yıllarda hemen her ulus devlette yeğlenen bir  “Ulusal Tarih” anlayışının egemen olması kaçınılmazdı. Atatürk’e göre ulusu ulus yapan en önemli öğelerden biri tarih birliğidir. Bu nedenle Atatürk, Osmanlı döneminde önemsenmeyen Türk tarihinin araştırılması ve öğretilmesini Türk ulus kimliğinin oluşması için olmazsa olmaz bir şart olarak görmüştür. Bilindiği gibi Osmanlı millet anlayışı ümmet esasına dayanıyordu. Bu anlayışa uygun olarak Osmanlı Devleti’nde Tanzimat dönemine kadar yalnızca İslam tarihi, Tanzimat döneminden sonra da İslam tarihi ile birlikte Osmanlı tarihi kısmen de genel tarih okutulmuştur (Şıvgın, 2009).

        Cumhuriyetle birlikte bu anlayış eleştirilmeye ve bilimsellik temeline dayalı devrimin ilkeleri ile de uyumlu ulusal bir tarih yazmanın yolları araştırılmaya, tartışılmaya başlanmıştır. Atatürk’ün bu düşüncelerini hayata geçirmesi büyük ölçüde 1931’de Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’ni kurması ile olmuştur. Tarih birliğini ulus oluşumunda en önemli öğe olarak gören Atatürk, Türk tarihinin araştırılmasına incelenmesine büyük önem vermiş kendisi de bizzat bazı çalışmalara katılmıştır. Türk tarihi ile ilgili çok önemli çalışmalar yaptırmıştır. Türk tarihinin Osmanlı’dan önceki dönemlerini aydınlatmaya çalışmıştır. Kurum Atatürk’ün desteği ile liselerde okutulmak üzere 4 ciltlik bir tarih kitabı hazırlamıştır (Şıvgın, 2009).

        Tarih öğretimi meselesinin can damarını, tarih müfredat programlarının geliştirilmesi, hazırlanması ve öğretmen yetiştirilmesi oluşturmaktadır. Kimlik aktarımı olarak da ifade edebileceğimiz bu süreçte, resmî ideolojinin ana taşıyıcısı tarih öğretimi olmaktadır. Tarih programlarında benimsenen tarih anlayışı ve tanımı ile yakından ilişkili olarak; tarih öğretiminin amaçları, içeriği, yöntem ve teknikleri, öğretim araçlarına yaklaşımlar da şekillenmektedir (Safran, 2002: 1662). 

        Bilindiği gibi tarih öğretiminde geleneksel ve akademik olmak üzere iki temel yaklaşım vardır. Tarih eğitiminin “disiplin dışı amaçları” olarak da ifade edilen birinci yaklaşımın özü vatandaşlık eğitimi ve kimlik aktarımına dönüktür. Burada toplumsal ve kültürel değerler merkeze alınarak öğretilen geçmişle makbul vatandaşlar yetiştirmek hedeflenir. Böylece içinde yaşanılan toplumun kimliği öğrenciye aktarılarak aidiyet bağı kurulmaya çalışılır. Diğer yaklaşım ise öğrencilere bilimsel bakış ve üst düzey düşünme becerileri ve niteliklerinin kazandırılmasıdır (Yıldırım, 2014: 64).

        Tarih Programları

        Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarih ders kitaplarının içeriği rejiminin beklentilerine uygun (Aslan, 2012) olarak dönüştürülse de uygulamada beklenen sonuç alınamamıştır. Eski bakış açısı tamamen silinemediği için öğretmenlerin alışkanlıklarından vazgeçmemeleri olumsuzluklara yol açmıştır (Çapa, 2002: 85). Derslerin beklentileri karşılayabilmesi için bir süre daha beklenmesi gerekmiştir. Yusuf Akçura bu durumu şöyle açıklamıştır: “Osmanlı Devleti tarihe karışıp da yeni ve millî Türk Devleti kurulunca, mekteplerimizde Osmanlı devrinden kalma tarih kitaplarının derhal ve tamamen değiştirilmesi kabil olmadı. Tarih programları çabuk tebdil edildi ise de o programlara göre tarih kitapları o kadar çabuk tertip, tabı ve neşr olunamadı. Ancak seneler geçtikçe eski kitapların, milliyet, halkçılık esaslarına uygun olmak üzere, bir dereceye kadar ıslah edilmeye çalışıldığı veyahut bu esaslara göre yeni kitaplar yazılmaya uğraşıldığı görüldü. Fakat bu kitapları yazanlar da itiraf etseler gerektir ki, yapılan tadiller ve ıslahlar asıldan ziyade şekle, ruhtan ziyade maddeye aittir.” (Akçura, 1932: 596). Meşrutiyet döneminin ürünü olan bu kitaplarda genel tarih, Avrupalı tarihçilerin özellikle Fransız genel tarih kitaplarının çerçevesi içinde kalmış hatta pek az değişikliğe uğratılarak eleştirel bir süzgeçten geçirilmeksizin aynen aktarılmışlardır. Sonuçta “Mekteplerimizin... resmî ders kitapları olan bu kitaplarda Fransız tarihçilerin muayyen gayelerine göre yapılan inşai tarih hakim ve nafiz bulunmuş, “Türk mekteplerinde… dikkatsizlik eseri olarak, Avrupa’nın ve bilhassa Fransa’nın dünyaya nazarı tedris ve telkin olunmuştur.” (Akçura, 1932: 598). Türk tarihinin ihmal edilmesine ve Avrupa’nın Türkler hakkındaki yanlış yargılarının öğrencilere yansıtılmasına yol açan bu durum, 1924’teki düzenlemelerle bir ölçüde hafifletilmiştir (Aktaran: Aslan, 2012). İlerleyen yıllarda Türk kültürünün yeni nesillere kazandırılması noktasında, tarih derslerinin ayrı bir önem kazandığı görülmektedir. Nitekim 1939-1945 sürecinde uygulanan 1936 ilkokul müfredat programında tarih dersinin amaçları şöyle sıralanmıştır:

        • Türk çocuklarına Türk inkılâbının anlam ve öneminin kavratılması,

        • Bugünkü kültürün, uzun bir geçmişin ürünü olarak sunulması,

        • Türk milletinin dünya tarihindeki rolünün belirtilerek millî benliklerinin güçlendirilmesi,

        • Tarihi şahsiyetlerin oynadıkları büyük rolün gösterilmesi, insanların çevreleri üzerine nasıl tesir ettiklerinin ortaya konulması,

        • Türk milletinin gelecekteki millî ve insani sorumluluğuna dikkat çekilmesi

        Bu amaçlarda görüldüğü gibi, tarih dersleri, yeni nesillere birlik, aidiyet, zaman, yurt sevgisi duygularının kavratılması ve bu suretle kültürel mirasın aktarımının sağlanması noktasında önemli işlevler üstlenmiştir (Boykot, 2011).

        Tarih ve Millî Kimlik

        Kimlik, bir toplumda yaşayan bireylerin aidiyet duygularını tanımlayan, belirleyen; toplumun, sosyal sisteminin en temel ve en önemli kökenini teşkil etmektedir. Kimlik, bireylerin gerek kültürel gerekse yaşadıkları çevrelerdeki sosyal konum ve statülerinin karşılığı olan çok boyutlu, inanç, tutum, değer yargıları gibi yaşam biçimini sembolize eder (Yıldız, 2007: 9). 

        Ulus-devletleşme sürecinin aracı olan “millî kimlik” oluşumu, modern çağın ürünüdür. Daha doğru bir ifadeyle, bu süreçte devletin kimliği ile devleti oluşturan yurttaşların varsayımsal kimliği örtüşmüştür. Modern-ülkesel devlet olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni devlet formuna gelene kadar devletlerin uyruklarının kimliğini, kendisini tanımlama biçimine benzetme gibi bir problemi ya da uyruklarında olduğunu varsaydığı bir “ortak” kimlikle kendisini tanımlama ihtiyacı olmamıştır (Yıldız, 2007: 12). 

        Ulusal kimliği “kolektif kültürel kimliğin bir türü” olarak tanımlayan Smith, ulusal kimliği oluşturan temel özellikleri şöyle sıralar: 1. Tarihî bir toprak/ vatan ya da yurt, 2. Ortak mitler ve tarihî hafıza, 3. Ortak bir kitlesel kamu kültürü, 4. Topluluğun bütün fertleri için geçerli ortak yasal hak ve görevler, 5. Topluluk fertlerinin ülke üzerinde serbest hareket imkânına sahip oldukları ortak bir ekonomi.  Connor’ın vurguladığı ve psikolojik bir bağ olan ve ulusal kimlik duygusunun oluşumunda inşa edici bir rolü olduğu düşünülen “ait olma duygusu” da bu tanıma ilave edilebilir (Akt: Şimşek, Ilgaz, 2007: 194). 

        Vatan birliği, kültür birliği, dil birliği, tarih birliği, inanç birliği, modernleşme sonucu ortaya çıkan millî devletleri meydana getiren temel ögelerdir. Bu ögeler millî devletleri merkeziyetçi yapıya dönüştürmüş, devlette birlik, millette birlik, kültürde birlik sağlanmaya çalışılmıştır. Modernleşme sonucunda oluşan bu süreç yönetim biçimlerini ve inançları da etkilemiştir. Modern devletlerde yönetim süreçleri anayasal temeller üzerine oturtularak din temelli devletlerden demokratik ve laik devletlere geçiş süreçleri yaşanmıştır. Böylece başlatılan toplumsal dönüşüm hareketleri ile yeni bir millet oluşturma hedefi doğrultusunda hem yasal hem de kültürel süreç ve bilinçli siyasi çabalar gösterilmiştir. 

        Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluşundan itibaren toplumu, kulluktan vatandaşlığa, ümmetten milletleşmeye doğru giden süreçte birçok yasal ve toplumsal düzenleme yapmıştır. Bu düzenlemeler ile millî birlik ve bütünlük amaçlanmıştır. Eğitim sisteminde yapılan düzenlemeler, Türk Tarih Kurumunun, Türk Dil Kurumunun kurulması bu çabaların önemli yansımalarıdır. 

        Atatürk, Türkleri yeniden eski güçlerine kavuşturabilmek için onlara bir kimlik kazandırarak kendi varlıklarının bilincine varmalarını hedeflemiştir. Atatürk’ün “Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.” sözleriyle üstün vasıfları olan ve bu vasıflarıyla büyük işler başarabilecek bir millet olduğumuz bilincine varmamızı ve bu nedenle kendimize saygı (öz-saygı) duygumuzu geliştirmemiz gerektiğini arzulamıştır. Ünlü sosyolog Ziya Gökalp, geçmişteki milletlerde, millet ruhunun oluşmasının büyük bir ilerleme ve gelişmeye neden olduğunu gözlemlemiştir. Neticede dinin, ahlakın, hukukun, estetik, bilim, felsefe, dil ve ekonomik alanlarda gençleşmenin ve canlanmanın meydana geleceğini bütün bu alanlarda millî vicdanın oluşacağını ve artık böyle toplumların sömürge olmaktan kurtulacaklarını belirtmektedir. Ayrıca Gökalp, millî duygunun, milliyet düşüncesinin bir toplumu, mahkûm bir topluluk olmaktan kurtaran çok önemli bir enstrüman olduğunu vurgulamaktadır. Bugün Japonya’nın, Almanya’nın hızlı kalkınması ve modernleşmesinin en önemli nedeninin millî bir kimliğin etrafında heyecanlı bir birleşme olduğu belirtilmektedir (Kuşat, 2003).

        Yeni Türk Devleti’nin kurulmasıyla birlikte yapılan tarih çalışmaları, “Türk tarihi” açısından yeni bir dönem başlatacaktır. Çünkü Cumhuriyet öncesi tarihimizde Türkleri ve Türkiye’yi anlatan kitap sayısı çok az olmuştur. Bunun temelinde yatan birçok sebep bulunmakla beraber Meşrutiyet’e kadar, hatta Meşrutiyet döneminde dahi millî tarih anlayışı içerisinde yazılan eser pek görülmemektedir. Elbette ki bütün dünyada olduğu gibi Fransız İhtilali’nin getirmiş olduğu milliyetçilik anlayışı ve bu bağlamda Türkçülük hareketi ve fikri içerisinde bulunan aydınlar, daha sonra Cumhuriyet döneminde “millî tarih” anlayışının oluşturulması ve yapılan çalışmalarda önemli yer almışlardır. Fakat Cumhuriyet dönemine kadar Türkiye ve Türk tarihi hakkında detaylı, bilimsel ve millî tarih anlayışı içinde bir çalışma olmamıştır. Gerçi Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte bu alanda yapılan çalışmalar; bazı yönlerden eleştiriler almıştır. Ancak, ileride de değinileceği gibi o günkü toplumsal, tarihî gerçekleri dikkate almadan, bu alanda Avrupa’daki gelişmeleri göz önünde tutmadan ve özellikle bu çalışmalar sadece tarih disiplini içerisinde bilimsel kaygılarla değerlendirmenin eksik olacağı kabul edilmesi gereken bir gerçekliktir (Aslan, 2004: 83).

        Cumhuriyet millî eğitiminin genel amacı; “Türk milletini medeniyet safında en ileri götürmek ve yeni nesilleri Türk olmak haysiyetinin istilzam ettiği bu gayeye en kısa zamanda varmayı mümkün kılacak aşk, irade ve kudretle yetiştirmektir” (Tosun, 2003). Bu çerçevede Tarih dersi programlarıyla millî kültürün akarımı ile millî kimliğin oluşumu yoluna gidilmiştir. 

        Atatürk dönemi tarih eğitiminin ilk ipuçları, büyük ölçüde birinci evre olan “Türk Tarih Tezi Öncesi” dönemin bu programlarında somutlaşmıştır. Bu evre yeni devletin siyasal, hukuksal ve kurumsal yapısının oluşturulmaya çalışıldığı bir süreç olduğu için henüz kültürel ve toplumsal reformlara geçilememiştir. Tüm enerji devletin kurumsal yapısının oluşturulmasına verildiğinden henüz tarih eğitiminin köklü bir biçimde yeniden düzenlenmesi üzerinde yoğunlaşılamamıştır. Bu nedenle tarih programlarında yapılan düzenlemeler, tarih eğitimini Cumhuriyet ile uyumlulaştırmaya yönelik tadilatlar olarak kalmıştır. Genel olarak eğitim alanında yapılan düzenlemelerle, ümmetten ulusa geçişin sağlanması amaçlanırken, uluslaşmanın temel dayanakları tarih eğitimi yoluyla ulusal kültürün aktarılması biçiminde oluşturulmaya çalışılmıştır (Aslan, 2012:336).

        Tabii ki millî heyecanın ancak millî tarih şuuru ile kuvvetlenebileceğini bilen Atatürk, iktisadî ve siyasî istiklâle kavuşturduğu milletini manevi istiklâle de kavuşturmak için bu memlekette tarih araştırmalarının ve tarih eğitimine büyük önem vermiştir (Tosun, 2003).

        Millî devletlerce bugüne kadar uygulanan kimlik politikalarının belli başlı esasları olarak; eğitim ve kültür aracılığıyla toplumun diğer toplumlardan (ötekiler) farklı ve kendi içinde müşterek kılan özelliklerine vurgu yapmak, kültür ve tarih birliği sağlamak, bu maksatla tarih ve dil çalışmalarına verilen büyük önem ve bunların millî eğitim politikalarına yansıtılması ön plana çıkmaktadır (Köseoğlu, 2001: 43).  

        Millî sembol ve değerlerin toplumca içselleştirilmesi amacıyla eskiden beri var olan kolektif bellekte yer alan ama bu şekilde ele alınmayan olaylar, sembol ve tarihî şahsiyetler daha derin bir şekilde kitlelere mal edilmek istenir; özellikle millî eğitim ve kültür politikalarına, askerlik gibi araçlarla yansıtılarak, aydınlar seferber edilerek ve desteklenerek vatandaşların bir üst kimlik ile biçimlendirilmesine çalışılır (Smith, 2004).

        Afet İnan’ın yazdıklarına göre, Atatürk, millet tanımının içerisinde; tarih birliği, vatan birliği, dil birliği, soy birliği ve ülkü birliği gibi hususları alıyor, ancak milletin oluşmasında din faktörünü esas almıyordu. Onun açıklamalarından anlaşılana göre; o dine karşı değildir. İslam dinine de hayrandır. Cumhuriyet Türkiye’sinin dinsiz olması gerektiğini savunmaz. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin bir din devleti olmasını da istemez. Ona göre insanlar birbirlerinin inançlarına saygılı olacak, devlet halkın inancına, halk da devlet yönetiminde devletin işine karışmayacaktır(Kalafat, 2001).

        Kemalist millet tanımlamasının diğer umdelerinden kimlik konusunu yakından ilgilendiren husus kimliğin etnik boyutu idi. Millî devlet oluşum sürecini başlatırken, Türk özel ismi üzerinde ısrarla duran Kemalizm; Türk ırkı olmayanlar Türkiye halkı ve bu halkın içinden çıkmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer mimarlarının da kapsayacak bir tanım getirdi. Buna göre Türk; Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın adı idi. Türk olabilmenin yegâne şartı kişinin kendisini Türk hissedebilmesi idi. Bu his aynı kültürü paylaşmış olmaktan kaynaklanıyordu (Kalafat, 2001).

        Tarih bilimi, kültürün aktarımının ve millî kimliği kazandırmanın önemli araçlarından biridir. Her milletin tarihini meşrulaştırarak efsaneler, destanlar, belgeler ve kitaplar aracılığıyla varlığını devam ettirmesi söz konusudur. Bu noktada millî tarih dediğimiz tarih bilimi millî kimliği kazandırma araçlarından biri hâline gelmektedir (Yıldırım, 2014: 64).

        Türk Tarih Kurumunun kurulup, çalışmalarına başlamasından sonra 2-11 Temmuz 1932 tarihinde tarih araştırmalarında ve öğretiminde takip edilecek metodun tartışıldığı I. Türk Tarih Kongresi’nin açılış konuşmasını Maarif Vekili Esat Bey yapmış, tarih öğretiminin önemi, Cumhuriyete kadarki tarih öğretimimiz ve kongrenin amaçları hakkında değerlendirmelerde bulunmuştur. Esat Bey, konuşmasının sonunda tarih öğretiminin faydalarından da bahsederek, kongreye katılan tarih öğretmenlerine yol göstermiştir. “Ana baba ocağında olduğu gibi mektep sıralarında da çocuklarımızın dimağlarında ve kalplerinde sarsılmaz bir kanaat ve iman hâlinde yerleşmesi lâzım gelen Cumhuriyet devri ahlâk ve terbiye telâkkilerinin ve Cumhuriyet sistemimiz esaslarının derin ve şerefli mazimizden kök ve kuvvet aldığını ve ahlâk ve terbiyede millî his, millî ahlâk, millî terbiyenin ve Cumhuriyet sistemimizde millî vahdet ve millî hâkimiyetin ve ferdî hak ve hürriyetin esas teşkil eylediğini bu vesile ile de tekrarlamak isterim. Bunlar bizim medenî esaslarla daima tenmiye ve takviye edeceğimiz millî ve tarihî seciyelerimizdir” (Tosun, 2003).

        Günümüz Türkiye’sinin ve eğitim sisteminin önemli problemlerinden biri yine çocuklarımıza millî kimliği kazandırmada yaşanan sorunlardır. Siyasi partilerin ülke için ortak kararlar almada yaşadıkları fikir ayrılıkları Türk millî kimliğini belirlemede ayrı insan modelini oluşturmaya neden olmuştur. İdeolojik düşünce farklılıkları aynı soydan gelen aynı ülkeyi paylaşan insanları millî kimlik ve değerler konusunda çatışmaya düşürmüştür. Türk kimliği millî bir kimlik olarak tüm siyasi partilerin üzerinde uzlaşacakları vatandaşlık tanımı olmalıdır. Tarih ders programları aracılığı ile Türk millî kimliğinin oluşmasına katkı sağlayacak destanlar, deyişler, savaşlar, Tarih dersleri aracılığıyla öğrencilere yeniden öğretilmeli, soyu ve vatandaşların etnik kimliği belli olan bir devlet oluşturulmalıdır.

Türk Yurdu Ekim 2016
Türk Yurdu Ekim 2016
Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele