Selçuklu Tarihine Bir Kartal Bakışı

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        SELÇUKLU TARİHİNE BİR KARTAL BAKIŞI

        Târîh-i Güzîde’nin editörlüğü Târih-i Buhârâ’nın, Câmi'ü't-Tevârîh’in mütercimi; Türkiye Selçuklularında Ordu, Türk Kültüründe Silah adlı eserlerin müellifi Erkan Göksu tarafından yapılmıştır. Eserin tercümesini, Gazi Osman Paşa Üniversitesi Tarih bölümü son sınıf öğrencilerinden Ayşe Ayna, Bilal Şahin, Ayşe Alhan, Sevgi Kübra Akdemirel, Ayşe Tepe, Sibel Temiz hazırlamıştır.

        Erkan Göksu, Önsöz bölümünde kitabın tercüme ediliş hikâyesinden de bahsetmektedir. Şöyle ki: Tarih Bölümü’nde kendisinin verdiği Farsça derslerini alan öğrenciler, bitirme tezi için kendisine geldikleri zaman, onlara “Târîh-i Güzîde”yi taksim etmiş ve tercümeler için beklemeye başlamış. “Öğrencilerin azmi ve yapılan tercümeler şaşırtıcı, bir o kadar da sevindiriciydi.” diyen Göksu, kitabı yayımlatma fikrinin aklında olmadığını, fakat Tarih Bölümü’ndeki meslektaşı İsmet Türkmen’in teklifi üzerine kendisinde böyle bir fikrin uyandığını ifade etmektedir. Öğrencilerinin samimi gayretini, hem onları takdir etmek hem de ardından gelecek olan bu tür çalışmalara örnek olması bakımından kitaplaştırdığını ifade eden Erkan Göksu, çalışmayı yapan öğrencilerine teşekkür ederek bu bölümü sonlandırmaktadır. Burada değinmemiz gereken önemli bir nokta da Erkan Göksu’nun bu eseri rahatlıkla kendi adına yayımlatabileceğine rağmen öğrencilerinin adına yayımlatmasıdır. İlim dünyasında pek fazla örneğine rastlamadığımız -ilk de olabilir- bu tür bir çalışma, öğrencilerin emeklerini hiçe sayarak kendi adlarına kitap çıkartan âlimlere(!) de bir yol gösterici olacaktır diye düşünüyoruz. Çalışmanın bu yönüyle de ele alınması gerektiğini nacizane olarak sizlerle paylaşıyoruz.

        Erkan Göksu’nun Önsöz’ünden sonra Hamdullâh Müstevfî-i Kazvînî ve eserlerini bahis alan bir Giriş bölümü yer almaktadır. Târîh-i Güzîde’nin yazarı Hamdullâh Müstevfî-i Kazvînî, 1281’de Kazvîn’de dünyaya gelmiştir. Arap asıllı Şiî bir ailenin çocuğu olduğu belirtilen Hamdullâh’ın, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in tarafında yer alıp şehit olan Hürr b. Yezîd er-Riyâhî’nin soyundan geldiği ifade ediliyor. Bundan sonra hayatına dair birtakım bilgiler verilmektedir: İyi bir eğitim aldığı, bundan dolayı da Olcaytu zamanında kâtip olarak vazifelendirildiği anlatılıyor. Daha sonra da vazifelerine dair bilgiler verilmekte, kendisinin destekçisi olan İlhanlı veziri Reşîdü’d-dîn’in öldürülmesinden sonra gözden düştüğü ifade edilmektedir. Bir süre sonra Reşîdü’d-dîn’in oğlu Gıyâsü’d-dîn Muhammed’in vezir olmasıyla tekrar hizmete alınan Kazvînî, Muhammed’in vefatından sonra devlet hizmetinden ayrılmış ve 1340 yılında Kazvîn’de vefat etmiştir. Bu bilgilerden sonra Zafernâme ve Nüzhetü’l Kulûb adlı eserlerine dair bilgiler aktarılmaktadır.

        Kitabın giriş bölümünün sonunda Târîh-i Güzîde hakkında açıklamalar yer almıştır. Müellifin eseri Reşîdü’d-dîn’in oğlu Gıyâsü’d-dîn’e ithaf ettiği ifade ediliyor. Eserin altı bâbdan meydana geldiği belirtilmektedir. Bu bâblar sırasıyla peygamberler tarihi, eski İran tarihi, Hz. Muhammed ve halifeler tarihi, İslam devrinde İran ve Turan hanedanları tarihi, âlimler ve/şairler ve Kâzvîn tarihidir. Eserin ana kaynağı Reşîdü’d-dîn’in Câmi'ü't-Tevârîh’idir. Müellifin bunun dışında günümüze ulaşmamış eserlerden de faydalandığı ifade ediliyor. Ayrıca müellifin Câmi'ü't-Tevârîh’in bittiği 1310-1311 yılından sonra 1329-1330’a kadar geçen seneler arasına ilaveler yaptığından da bahsediliyor. Tercüme eserin asıl bahsi olan Selçuklular bölümü ise dördüncü bâbın altıncı faslında “Zikr-i Pâdişâhân-i Selçûkiyân” başlığı altında yazılmıştır. Selçuklulara dair olan bahsin üç bölüme ayrıldığı ve bu bölümlerin birincisinin Selçukluların ortaya çıkışından başlayıp Büyük Selçuklular ve Irak Selçuklularını konu edindiği, ikinci bölümün Kirmân Selçukluları ve son bölümünün de Anadolu Selçukluları hakkında bilgiler verdiği ifade edilmektedir.

        Eserin ve yazarın hakkında bilgiler verdikten sonra kitabın asıl mahiyetine giriş yapabiliriz. Yazar, Selçuklular bahsindeki dönemleri sultan isimleriyle tasnif etmiş ve her bir sultanın devrinde ne yaşandıysa, o sultanın ismi altında anlatılmıştır. Biz de bu eserde tebarüz eden bazı önemli hadiseleri, bu yazımızda size aktarmaya çalışacağız, umarız ki eserin hak ettiği ilgiyi görmesine bir nebze de olsa faydamız olur.

        İsrâîl(=Arslan Yabgu)’in Gazneli Mahmûd Tarafından Yakalanması

        Selçuklular otlak darlığı sebebiyle Türkistan’dan Mâverâü’n-nehr’e gelerek Nûr Buhârâ ve Soğd-i Semerkand’a yerleştiler. Sultan Mahmûd, Selçuklular ile Karahanlı hükümdarı Yûsuf Kadir Han’ın tesirinden de mütevellit arasını bozmuştur ve bir fırsat bularak Arslan Yabgu’yu esir almayı kendi devleti için uygun görmeye başlamıştır. Gazneli Mahmûd, Arslan Yabgu’yu bir yemeğe misafir etmiş ve ona yemek sırasında “Eğer sizden bir yardım istersek, kaç kişi yardıma gelebilirsiniz?” diye onun ağzını aramak maksadıyla bir soru yöneltmiştir. Arslan Yabgu da elindeki oku ona vererek “Bu oku aşiretime gönderirsem yüz bin atlı gelir.” diyerek ona cevap vermiştir. Bu soru-cevap böyle devam etmiştir ve Gazneli Mahmûd, Arslan Yabgu’nun verdiği cevaplardan kalabalık bir tebaası olduğu anlayarak ürkmüş ve onu tutuklayarak Kâlencer Kalesi’ne hapsetmiştir. Arslan Yabgu yedi sene bu kalede kalmış, bir vakit kurtulmayı başarsa da yine yakalanmış ve bu kalede vefat etmiştir. (s. 17-18-19-20.)

        Nizâmü’l-Mülk’ün Sivri Zekâsı

        Sultan Melikşah döneminde Selçuklular Melikşah’ın amcası Kavurd ile yaptıkları savaşı kazandılar ve Kavurd’u da esir aldılar. Savaştaki başarılarından dolayı çok yüksek bir nânpâre istediler. Eğer istekleri yapılmaz ise Kavurd’u devletin başına geçireceklerini vezire bildirdiler. Nizâmü’l-Mülk de durumu Sultan’a anlatacağını söyleyerek onları yatıştırdı. Sultan Melikşah ile konuşarak Sultanın amcasını boğdurttu. Sabahleyin askerler huzuruna geldiklerinde onlara “Bu gece Sultan ile meseleyi konuşmak mümkün olmadı. Çünkü amcası yüzünden çok üzgün idi. Zira amcası Kavurd hapiste sıkıntıdan yüzüğündeki zehri emmiş ve ölmüştür.” dedi. Sultanın taht için rakipsiz kaldığını anlayan askerler korkarak Sultana itaatlerini bildirdiler. (s. 39-40.)

        Yiğit Câmi’-i Ferrâş

        Sultan Alparslan’ın katili Harezmi Yusuf’u geberten Câmi’-i Ferrâş’ın bir sıkıntısı vardı. Ferrâş’ın oğlu bir gulâm tarafından öldürülmüştü. Bu gulâm Ferrâş’ın oğlunun öldürdükten sonra kendisini emin yerde muhafaza etmek için Halife’nin sarayına sığınmıştı. Halife de kendisine sığınan bu gulâmı korumaya almıştı. Ferrâş, Melikşah’ın Beytullah’ı ziyarete geldiğini duyunca huzuruna çıktı ve Sultan’a “Benim, senin babanın kâtiline yaptığımı sen de benim oğlumun kâtiline yap.” dedi. Sultan da o gulâmı teslim alıp öldürmesi için Câmi’i-i Ferrâş’a verdi. (s. 42.)

        Alevî-i Medenî

        Isfahân’da Alevî-i Medenî adlı bir âmâ adam yaşıyordu. Karanlık bir çıkmaz sokağın sonunda bir evi vardı. Akşam vakti o sokağın başında durur ve oradan geçen birinden kendisini evine bırakmasını isterdi. İnsanlar onu evine götürürlerdi. Eve yaklaşınca içerden kalabalık bir grup o kişiyi içeri çeker ve türlü işkencelerle öldürürlerdi. İnsanlar yakınların kaybolmasıyla endişeye kapılıyor, bununla birlikte onlara ne olduğunu da bilmiyorlardı. Sonunda bir kadın o evden bir şey istedi, evden iniltiler gelince içeride bir hasta olduğunu düşünen kadın ona dua etti. Ev halkı, durumlarının ortaya çıkmasından korkarak kadını evin içine çekip öldürmek istediler, ama kadın kaçarak kendini kurtardı ve durumu o bölgenin sakinlerine anlattı. Eve giden insanlar, Alevî-i Medenî’yi, karısını ve mülhidlerinden bir kısmını yakaladılar. O evde mahzenler, mezarlar ve kuyular bulundu. Birçok insan ya ölmüş ya asılmış ya da çarmıha gerilmiş, yarı ölü bir hâlde bulunmaktaydı. Râfızî ve Bâtınîler, Müslümanları öldürmeyi kendileri için bir şeref ve sevap sayıyorlardı. Alevî-i Medenî, karısı ve mülhidleri öldürüldü. Halktan yakınlarını tanıyanlar cesetlerini alarak defnettiler. (s. 65-66.)

        Sultan Muhammed ve Put

        Hindistan’a gaza niyetiyle giden Sultan Muhammed şiddetli bir savaşa girdi. Savaştan sonra Hindistan puthanesinden putların en büyüğünü dışarı çıkardı. Hintliler bu put için on inci vermeyi teklif ettiler, Sultan Muhammed bu teklifi kabul etmeyerek onlara şöyle dedi: “Sonra insanlar, ‘Âzer put yapar, Muhammed put satar (Put yapan Âzer, put satan Muhammed) derler. “O putu beraberinde Isfâhan’a götürdü ve onu hâkir göstermek için Sultanın hâbgâhı olan medresenin önüne bıraktı[1]. (s. 67.)

         


        [1] Kitabın editörlüğünü yapan Erkan Göksu’nun bu bölüme dair verdiği dipnottan anlaşıldığı üzere, Hint Seferlerini yapan Gazneli Mahmud’dur. Bir kez bile Hindistan’a sefer etmeyen Sultan Muhammed’in, Hindistan’a sefer ettiğine dair söylentiler onun cihada olan ihtimamındandır.


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele