Ulus İnşa Sürecinde Irkçı Tesirler

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

        Ülkemizde ulus inşasının kuruluş sürecinde, millî kimliğin kurgulanması ve millî birliğin muhafazası için “ırk” anahtar bir kavram olarak yer almıştı. Ulus inşası sürecinde Batı’daki bilimsel gelişmeler doğrultusunda millet ırkla özdeşleştiriliyordu. Nitekim millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nda “kahraman ırkıma bir gül” mısrasında da ifade ettiği üzere, millet ve ırk kavramları eşdeğer tutuluyordu. Ancak ırk kavramının algılanışı bizde böyle iken; Batı dünyasında aynı değildi. Dönemin konjonktürü gereği, ırk bağlamında Batı’da hemen her ülke tarihçisi kendilerinin diğerlerinden üstün olduğu açıklamaları içerisindeydi. Yönünü Avrupa’ya çevirmiş olan Türkiye’de ulusun inşa sürecinde Batı ülkelerindeki ırk eksenli yaklaşımlardan belli ölçüde etkilenmişti. Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulmuş bir devlet olarak milliyetçi bir anlayış çerçevesinde millî kimliğin oluşturulması ve yerleştirilmesini gerekli görüyordu. Ancak o günlerde Türklere atfedilen “sarı ırk” anlayışının bir uzantısı olarak Avrupa’da birçok kesimce geri, hatta “barbar” bir ülke olarak görülmesi, ulusal onur ve gurur açısından ırk konusuyla ilgilenmek durumunda kalıyordu. Sarı ırk kategorilendirmesine cevap vermek üzere iki savaş arası dönemdeki arayışlar, formüle edilmeye çalışılan resmi “Türk” milliyetçiliği ve ulusal birlik arayışlarını, antropolojik çalışmalar üzerinden şekillendirmeye yöneltmişti. Hâkim pozitivist paradigmanın da etkisiyle, milletin üstünlüğünün kanıtlanması için bilimsel bir açıklama geliştirilmesi zorunlu görülmüştü. Öncelikle muasır medeniyet seviyesini hedefleyen yeni cumhuriyetin, Türklerin Avrupalılar ile akraba ya da en azından onlar kadar mütekâmil bir ırktan olduğu ve Batılılar tarafından yapılan aşağılanmanın giderilmesi için çok önemsenmiştir. Bu amaçla var olan önyargıları yıkmak için bu konuda her türlü “bilimsel” araştırmalar, çalışmalar teşvik edilmişti. Bu çalışma da bu duruma biraz izah getirmeyi amaçlamaktadır.

        
19. ve 20. Yüzyılda Batı’da Öne Çıkan Bilimsel Bakış

        
Batı’da daha önceki iki yüzyıllık liberal yapılanmaya karşın 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren farklılıkların hiyerarşik bir derecelendirilmesine gidiliyordu. Ortaya çıkan gelişmeler doğrultusunda insana ilişkin bilimsel bakış açısında ırk vurgusu önem kazanmaktaydı. Bu durum yeni bir bilim dalı olarak antropolojinin ortaya çıkışına yol açmıştır. Aslında antropolojinin geçmişi Amerika’nın keşfine kadar uzanmaktadır. Buna Pasifikte keşfedilen diğer toprak parçalarının ve halkların da eklenmesi, Avrupa dışındaki insanlara yönelik ilgi ve araştırmaları yoğunlaştırmış ve bu da antropoloji bilimin doğuşuna ve gelişmesine neden olmuştu. Bütün bunlar, bilim insanlarında yeni düşünce yapılarını tetiklemişti. Fransız Devrimi’nin eşitlikçi ve demokratik fikir ve idealleri, 19. yüzyıla gelindiğinde neredeyse arka plana atılmış ve ırka dair bakışlar öne çıkmaya başlamıştı (Arsal,1932:349). Nitekim bir kültür tarihçisi ve diplomat olan Joseph Arthur de Gobineau “kuzey ırkları”nın üstünlüğü tezini ilk kez 19. yüzyılın ortalarında ortaya atmış ve ırklar arasında harmanlanmanın tehlikelerine dikkat çekmişti. Gobineau’ya göre, kültürün evrimi Hint-Germen ve Arilerden oluşan Alman halkı ırkları sayesinde oluşuyordu. Ancak bu ırklara mensup olanlar diğerlerini yönetebilirdi. Amaca ulaşmak için bu ırk grupları saf kalmalıydı (Galip,1932:136).

        
Benzer şekilde 1830’lu ve 1840’lı yıllarda ABD’de de bilimsel ırk kuramı giderek etkin bir konum elde etmişti. Samuel George Morton’un 1839’da 800 kurukafayı incelemesi sonucunda yayımladığı eserle, ırkların doğuştan eşit olmadığı fikrine varıyordu. Morton Amerikan yerlilerinin kafataslarını incelemiş ve Kafkas ırkına oranla entelektüel kapasitelerinin daha düşük olduğu sonucuna varmıştı (Galip,1932:102-Toprak, 2012 :34). Onun izinden giden ve köleciliği savunan Dr. Josiah C. Nott, siyah ve beyaz ırk ayrımını savunmuş ve beyazların doğuştan üstün olduklarını iddia etmişti. Bu nedenle de siyahların beyazlara boyun eğmeleri gerektiğini ileri sürmüştü.

         

        (Maksudyan,2005:139). Böylece ABD’de daha Darwinizm ortada yok iken, ırk teorisi etkin bir konum elde etmişti. Nihayetinde bu gelişmeler yeni yüzyılla birlikte, kültürel farklılıkların ırksal açıklaması yönünden güçlü bir bilimsel taban oluşturmuştu. Bu taban üzerine de fizik antropoloji ve Darwin’in biyolojik evrim kuramı egemen konum elde etmişti.

        
Antropoloji, şüphesiz Charles Darwin’le birlikte çağ atladı. Darwin’le birlikte yeni bir dil doğmuştu. İnsangillerin atalarının kalıntıları ile güncel beşeri değişiklikleri ilişkilendirmek ve böylece veraset çizgileri oluşturmak, Darwin’in antropolojiye getirdiği yeni bir boyuttu. İnsan verasetine ve kültürüne evrimci bir açıdan bakış, kilisenin gücüne karşı toplumun seküler bir çizgiye çekilmesinde önemli bir rol oynadı. Darwin’in yazmış olduğu Türlerin Kökeni adlı eseri, türler konusuna büyük bir ilginin doğmasına neden olmuştu. Darwin, hayvan ve diğer türlerin kendi aralarında farklılıklar gösterdiği gerçeğinin insan nesli içinde geçerli olması gerektiği düşüncesini getirdi. Buradan hareketle bu alanda “monogenesis” ve “poligenesis” olmak üzere iki farklı tez gündeme geldi. Bunlardan ilki insan türünün tek bir kökten kaynaklandığını, diğeri ise insangillerin atalarının değişik türleri olduğunu ve bu nedenle farklı insan türlerinin oluşabileceğini savunuyordu. Köken ile ilgili bu ayrım ırkların farklılığı anlayışını tetikledi ve doğmakta olan antropoloji için yeni bir tartışma ortamı yarattı. Ayrıca 19. yüzyılın etnoloji ve filolojideki gelişmeleri de antropolojinin kapsamını genişletmiş ve monogenesis ve poligenesis tartışmaları bağlamında dillerin tasnifinde de Ari, Hint-Avrupa ve Hint-Germen tanımları belirmişti (İnan, 1932: 22).

        
Daha sonra İngiltere’de Francis Galton (1822-1911) Sosyal Darwinizm’in temellerini atmıştı. Sosyal Darwinizm ise, var olan söylemin yeni bir versiyonu olarak gündeme gelmiş ve Amerika İç Savaşı sonrası yaklaşık yarım yüzyıl Amerikan entelektüel yaşamında egemen olmuştu. Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının yayımlanmasının sonrasında, Herbert Spencer ve onun Amerika’daki izleyicileri, ırk ayrımcılığının öne çıktığı bir evrede Sosyal Darwinizm’in egemen bir konum elde etmesine neden olmuştu. Buna göre, çevresel etkiler genetik kurgunun sonuçlarını etkilemiyordu. Toplumsal sınıflar genetik belirleyiciler sonucunda oluşuyordu. Antropolog Alfred Ploetz, öjeniliğin kurucusu Francis Galton’un izini sürerek, seçici cinsel ilişkiler ve bu arada sterilizasyon yöntemiyle ırkın daha da nitelikli bir düzeye çıkarılmasını savunmuş ve bu sürece “ırk hijyeni” adını vermiştir. Ona göre zayıf olanlar çocuk yapma konusunda caydırılmalı, hatta yasaklanmalıydı. Ploetz, hayvan çiftleşmelerinde olduğu gibi, belirli kıstaslarla hareket edilmesinden yanaydı. Seçici cinsel ilişki ve sterilizasyon sayesinde, dejenerasyon sonucu saflığını kaybetmiş kuzey ya da Nordik ırk yeniden kazanılabilirdi (Toprak, 2012: 50).Bu anlayış doğrultusunda kendini tehdit altında gören “üstün” ırkın çıkarlarını koruması son derece doğaldı.

        
Bu gelişmelerle birlikte ırk çalışmalarında 19. yüzyılın başlarında, kraniyometri devreye giriyordu. Çünkü antropososyolojinin temel varsayımı; insan ve eyleminin kalıtımsal beyin yapısının bir ürünü olduğu yönündeydi. Yani insan ırklarının zekâ ve karakter yönünden farklı edinimlerinin olduğu ve kafa indeksiyle beynin kapasitesinin ölçülebileceğiydi. 1842’de İsveçli Anders Adolf Retzius dolikasefal (uzun kafa) ve brakisefal (geniş kafa) tabirlerini icat ediyordu. 1861’de Paul Broca, Retzius’un ikili tasnifine mezosefali ekliyordu (İnan, 1932: 104). Böylece insan davranışı, ırkla toplumsal ortam arasındaki etkileşimin sonucu olduğu vargısına ulaşılıyordu. Buna göre bir toplumda doğal aristokrasiyi sistematik seleksiyonla yaratmak mümkündü. Tüm toplum belli bir doğrultuda dönüşüme uğratılabilir, en yetenekli yerel tipler çiftleştirilerek insanlık geliştirilebilirdi. Nihayet var olan insanlık, tek ve daha mükemmel bir ırka dönüştürülebilirdi. Bunun için dejenere, kusurlu ve yeteneksiz olanlar toplumdan dışlanarak tasfiye edilmeli, yerini de geliştirilecek üstün insan alabilmeliydi. Kişisel inisiyatif ve ahlaki baskıyla bu hedeflere varılamazsa, gerekirse devlet aracılığıyla sağlanmalıydı. Yani bilinçli bir biçimde en yetkin kişilerin cinsel üretkenliği özendirilerek devlet bu sürece müdahale edebilirdi. Batı’da gittikçe yaygınlaşan bu düşünceler öjeniğe zemin hazırlamıştı. Bu bağlamda amaca yönelik doğurganlığı yönlendirmek için toplum mühendisliği gerekli bir uygulama olarak devletlerin önünde beliriyordu (Toprak, 2012: 46). Bu şekilde artık devletin toplumun evrimine biyolojik müdahalesi söz konusuydu. Böylece toplumda istenmeyen kişiler için sterilizasyon ve iğdiş, gerekli hâle getirilmekte idi. Bu dönemde antropolojinin alt unsurlarından biri de arkeoloji idi. Fosil bulguların anatomik özellikleri biyolojik antropolojinin alanıydı. Bu bulgulardan yola çıkarak mekân ile ilişkiler, arkeolojik çalışmaları beslemekte ve böylece tarihöncesi toplumların yapıları ortaya konulmaktaydı.

        
Öjenik fikirler 1930’a varıldığında artık bir siyasal harekete dönüşmüştü. Antropososyoloji, Alman Nazizmi’ne büyük katkıda bulunmuştu. Nitekim geçmişin birçok antropoloğu Nazi dönemi literatüründe boy göstermiş ve Holokost felsefesinin tohumlarını atmıştı.

        
Ulus İnşası Sürecinde Ülkemizde Öne Çıkan Bilimsel Bakış

        
Türkiye’de eğitim kurumlarında bilimin “uhrevi” alandan “dünyevi” alana geçişi Tanzimat sonrasında başlamış ve Cumhuriyet’in ilk on yıllarına kadar sürmüştü. 19 yüzyılda Fransa’daki Grandes Ecoles anlayışıyla Harbiye, Mülkiye, Tıbbiye türü yükseköğretim kurumlarının kurulması, Batı eğitim kurumlarındaki kimi ders programlarının da Türkiye’de benimsenmesine neden olacaktı. Ancak bu geçiş sürecinde eskiyle yeni, geleneksel “uhrevi” ilim anlayışıyla “dünyevi” bilim görüşü bir arada sürdürülmüştü. Ders kitaplarının düzenlenişi de II. Abdülhamit döneminin sonuna, yani 1908’e kadar bu doğrultuda gerçekleştirilmişti. 1908’in bir devrim olarak algılanması Osmanlı topraklarında Fransız Devrimi’ne gönderme yapmayı gerektirmişti. Nitekim “Hürriyet, Musavat, Uhuvvet” ya da “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” ittihatçıların da şiarı olmuştu. II. Meşrutiyet’le birlikte “hürriyet”in ilan edilmesi, tarih anlayışında da bir dönüşümü sağlamış ve “pozitivist” tarihçilik kısa sürede benimsenmişti. Bu zamanda Meşrutiyet aydınları III. Cumhuriyet Fransa’sının izinden gitmişlerdi. Nitekim dönemin aydınlarına Emile Durkheim sosyolojide; Eugene Pierre siyasette; Charles Gide iktisatta; Charles Seignobos tarih alanında ana referans kaynakları olmuşlardı (Arsal, 1932: 341). Bu yıllarda her ne kadar eski ile yeni bir arada bulunsa da uhrevi alan din derslerine bırakılmış, giderek seküler nitelikte ders kitapları hazırlanmıştı. Ancak bu süreçte, tarihin bir alanı sorun oluşturmaktaydı. O da günümüzde “İlk Çağ” (Kurun-u evvel) diye nitelenen alandı. İlk Çağ’ın başlangıcı II. Meşrutiyet yıllarına kadar “uhrevi” alana hasredilmişti. Yani tarih bilimi “İlk Çağ”a ait tarih bilgilerini Kur’an’dan alıyordu. Dini metinlere dayandırılan ilk çağlar, insanlığın temellerini yaratılışa ve Nuh’un gemisine dayandırarak açıklamaktaydı. Osmanlı eğitim sisteminde ilk çağlarla ilgili bu bilgiler, ancak 19. yüzyılla birlikte ve özellikle de Lamarck ve Darwin’in “bilimsel” bulguları doğrultusunda değişmişti. Yani Osmanlı tarihçiliği 1908 sonrası Batı’nın, özellikle Fransız tarihçiliğinin etkisi altına girerek 19. yüzyıl Avrupa’sının temel düsturu olan, ilerleme ya da “terakki”yle birlikte “temeddün”e (evrime) ortam hazırlamıştı. Hâl böyle olmakla birlikte yine de ilk çağlar tarihçiliği “tarih-i mukaddes”le başlatılıyordu. Cumhuriyet’e kadar ders kitaplarında Hilkat ve Tufan insanlık tarihinin başlangıcı olup, ders kitaplarında kutsal kitaba gönderme yapılmaktan kaçınılmamaktaydı. Ancak Cumhuriyet’le birlikte “mukaddes” (kutsal) ve “temeddün”(evrim) üzerine kurulu iki farklı tarih anlayışı köklü bir dönüşüme uğradı (Akçura, 1932: 584).

        
Bu duruma Batı’da Dünya Savaşı sonrası esen din karşıtı rüzgârlar da etkide bulunmuştu. Kapitalizmin yükselme ve demokrasinin gelişme evresinde tüm dünyayı kasıp kavuran I. Dünya Savaşı, dini duyguların yıpranmasına neden olmuştu. İnsan yaratılışına ilişkin kutsal kitap kökenli anlatım zaman zaman tarih kitaplarında yer alsa da artık çoğu ders kitabı ilkçağ’a “temeddün” diye nitelediğimiz “uygarlıklar tarihi” ile başlıyordu. Bu kitaplarda yukarıda da ifade ettiğimiz üzere büyük ölçüde Fransız pozitivist tarihçi Charles Seignobos’dan esinlenerek hazırlanmıştı. Bu etki 1930’ların başında Türk Tarih Tezi’nin ortaya çıkışına kadar devam etmişti (Akçura, 1932: 595). 1930’larda yapılan değişikliklerle insanlığın beş altı bin yıllık tarihi “uhrevi” geçmişinden uzaklaştırılarak jeolojik devirlere bağlanmıştı. Türk tarihi bu bilgilerle 30’lu yıllarda daha da gerilere gitmiş, “tarih”i aşarak “tarihöncesi”ni kapsamıştı. Bunu da antropoloji ve arkeoloji sayesinde gerçekleştirmişti.

        
Tarih alanındaki bu gelişmelere karşın kıta Avrupa’sında 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında sosyoloji en çok rağbet gören bilim dalıydı. Auguste Comte başta olmak üzere Fransız sosyologları daha 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Genç Osmanlıları ve Jön Türkleri etkilemişlerdi. Sosyoloji, II. Meşrutiyet başlarından itibaren özellikle Selanik’te İttihatçıların organize olmaya başladığı bir evrede güç kazanmıştı. 1908 ile birlikte Durkheim, Osmanlı bilimine damgasını vurmuş ve ülkemizde de Ziya Gökalp onun temsilcisi gibiydi. Nitekim Cumhuriyet Türkiye’sinin de başlangıçta bilimsel omurgası sosyoloji idi. Ancak Durkheim’in insanlığın geleceğine umutla bakan söylemi I. Dünya Savaşı ile birlikte büyük yara almış ve I. Dünya Savaşı sonrası da tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Durkheim determinizmi terk edilmişti. Bu dönüşüm Gökalp’ın savaş sonrası yazdıklarında gözlenebiliyordu. Ziya Gökalp 1924 yılında ölmüş, onunla birlikte sosyoloji de geri plana çekilmeye başlanmıştı. Bu arada yaygınlaşmaya başlayan Bergson’un iradeci görüşleri de Durkheim’in determinizmini ikinci plana itmişti. Ne de olsa “Millî Mücadele” iradenin gücünü ortaya koymuştu. Bu yıllarda Mustafa Şekip Tunç Bergsonist görüşleriyle düşünce dünyasında etkili olarak bir ölçüde Ziya Gökalp’ın yerini alsa da bu durum kısa sürmüştü (Toprak, 2012: 184). Nitekim Durkheim sosyolojisinin kan kaybı ile Fransız III. Cumhuriyet’ine gönülden bağlı olan II. Meşrutiyet’in “Aydınlanmacı” anlayışı, Avrupa’daki kriz dolayısıyla 30’lu yıllarda terk edilmişti. Yani sosyolojinin Avrupa’nın sorunlarına çözüm getiremeyişi, Türkiye’de de gücünü kaybetmesine yol açmıştı. Bu duruma bir de 1929 Dünya Buhranı eklenmişti. Böylece cumhuriyet, 1929 Buhranı ve buhranın Avrupa’da yarattığı toplumsal çöküntüyle tam bir kırılma yaşadı. Bu kırılma ile sosyoloji yerini antropolojiye bıraktı ve Emile Durkheim’in yerini Eugene Pittard aldı. Diğer bir ifadeyle otuzlu yıllarla birlikte sosyolojiden antropolojiye geçilmiş oldu. Nitekim Atatürk 30’lu yıllarda ulus inşa sürecinde antropolojiye gönülden sarılmıştı.

        
Bütün bunlar Avrupa’daki gelişmeler üzerinden oluyordu. Bu süreç içinde çoğu Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkesinde öjenik ve ırk milliyetçiliği, bu arada biyolojik yasalar üzerine kurulu veraset, ulus-devletleri şekillendiren temel kaygılardı. Öjenik önlemleri savunanlar için devletin çağdaş bir yapıya kavuşabilmesi, ekonomik başarı ya da siyasal kurumlardan çok, sağlık politikalarına bağlıydı. Otoriter ve totaliter rejimlerde olduğu kadar demokrasilerde de öjenik yaygındı. 19. yüzyılın sonundan itibaren Almanya, Fransa, Britanya, Kanada, Amerika, İskandinav ülkeleriyle Latin Amerika’da ve son olarak devrim ertesi Sovyetler Birliği’nde de öjenik siyaset etkili oldu. Özellikle İskandinav ülkelerinde, Amerika’da ve Nazi Almanya’sında öjenizm bilimsel nüfus politikası olarak sunuldu. Bu politikanın önemli bir unsuru ise kısırlaştırmaydı. Bu açıdan ulusun “biyolojik sermayesi”ni korumaya yönelik önlemler alınması önemli görülüyordu. Bundan dolayı ırka dayalı bir milliyetçilik anlayışı yaygınlaşmaya ve benimsenmeye başladı. Irk milliyetçiliğinin benimsenmesi ile birlikte öjenik söylemde ulus-devletin tanımı da değişecekti. Son aşamada, öjenik ve ırk milliyetçiliği, devleti “civic” yasalarla yöneten pasif konumdan arındıracak ve biyolojik yasaları ön plana çıkaran koruyucu devlete dönüştürecekti. Dışarıdaki bu gelişmeler karşısında Türkiye’de 1930’lu yılların başında 20’li yıllarda gerçekleştirilen kurumsal yapılanmanın ve yasal düzenlemelerin ardından yeni bir yurttaş kimliği inşasını kaçınılmaz görmüştü. Nitekim yaşamının son on yılında Atatürk, Cumhuriyet’in “yeni insanı”nı bu yönde kurgulamaya gayret etmişti. Bunun için de nüfus politikası önemliydi. Zira Anadolu on yılı bulan savaşlar sonucu beş milyona yakın beşeri sermayesini yitirmişti. Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında nüfus yoğunluğu bakımından Anadolu çöl görüntüsündeydi. Bunun için Cumhuriyetin en önemli politikalarından biri sağlık politikası oldu. Nitekim bu politikalarla salgın hastalıkların önü büyük ölçüde kesildi. Anadolu’da bebek ve çocuk ölümlerinin oranı görece düşürüldü ve yaşam umudu yükseldi. Sağlık alanında bu politikalar siyasal söylemde ırk ıslahı “bilimi” veya mükemmel ve üstün insan toplulukları oluşturma anlamına geldi. Ama bu konuda Batı’da olduğu gibi bizde aşırılıklara kaçılmadı. Türkiye’de yaygın olan frengi için istenen evlilik muayenesi dışında, kısırlaştırma, seçilmiş kişiler arasında cinsel birliktelik, yabancılarla evlilikten sakındırılma, göç politikaları gibi “ırki saflaştırma”ya yönelik girişimler hiçbir zaman olmadı (Toprak, 2012: 60). Durum böyle olmakla birlikte, iki bilim dalı olan sosyoloji ve antropolojinin konumu Türkiye’de iki farklı uluslaşma kuramının sanki birer metaforu gibiydiler. İlkinde ulus yoktan var ediliyor, ikincisinde ise geçmişin derinliklerinde “ırksal” bir köken aranıyordu.

        
30’lu yıllarda gerçekleştirilmeye çalışılan bu değişikliklerle bilim artık din dışı bir eksene oturtulmuştu. Tarihçilik bu dönemde Darwinist bir çizgiyi izlemiş, insanlığın evrimi Türk kimliğinin oluşturulmasıyla özdeşleştirilmişti. Daha 1932 yılında, Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Şevket Aziz Kansu “dünyada insanın bir tekâmül mahsulü olduğu”nu ve bu “tekâmül silsilesinin hayvanlardan insana kadar geldiği”ni vurguluyordu. Bu bakış açısının hâkim olmasıyla Darwinist Türk Tarih Tezi, eğitimin tüm evrelerinde egemen oluyordu. Bu açılımla tarih anlayışı çok daha geniş bir bağlamda yorumlanmakta, tarihöncesi arkeolojik çağlar da tarih kapsamına alınmaktaydı. Bu dönemde tarihçi Herbert George Wells, antropolog Eugene Pittard ve dilbilimci Carl Brockelmann tarafından yapılan çalışmalar, Türkiye’de geleceğe yönelik temel normları belirliyordu. Bu düşünürlerin etkisiyle 30’lu yıllarda artık farklı bir “Aydınlanma” anlayışına yöneliniyordu. Tarihin yerini arkeoloji, sosyolojinin yerine antropolojinin almasıyla, kültür alanındaki savunma hatları on binlerce yıl geriye çekiliyordu (Toprak, 2012: 14).

        
Buna bir de Batılı bilim insanlarının ırk konusunda Türkleri, “mensup olmadıkları” beşer gruplarına zorla sokmak istemeleri eklenmesi, ülkemizin uygarlık konumu açısından sorun oluşturmuştu. Bu bakımdan Batı’daki bu “bilimsel” tarifin değişmesi gerekli görülüyordu. Zira birçok Batılı için Türk tarihi hâlâ Osmanlılar ile başlıyordu. Oysa la-dini anlayış gereği, Atatürk’ün öncülüğünde 30’lu yıllarda gündeme gelen Türk Tarih Tezi, Türk tarihini Osmanlılarla değil, neolitik devirde Orta Asya’dan başlatıyordu. Bu konudaki yaklaşım arkeoloji ve antropoloji aracılığıyla temellendirilecekti. İşte bu gelişmeler ışığında Gazi, Durkheim sosyolojisinden uzaklaşarak, antropolojiye ilgi duymuştu. Nitekim 30’lu yıllarda bu yapıyı kurgulamaya yönelik olarak Atatürk’ün bizzat öncülük ettiği beş kongre toplandı. Bunlardan ikisi tarih, üçü dil kongresiydi. Her iki tarih kongresinin başlıklarında “tarih” sözcüğü olsa da son aşamada ilki antropoloji, ikincisi ise antropoloji ve arkeoloji kongresiydi. Her iki kongrede de “ırk” sorunu gündemdeydi. Atatürk’ün girişimiyle toplanan Birinci ve İkinci Türk Tarih Kongreleri’nde tarih romantik bir çizgiye oturtulmuş oldu. Kongreler de hemen hemen her konuşmacı fizik antropolojiye, tarihöncesine ve öntarihe gönderme yapma çabası içindeydi. Zira Batı dünyasında Türklere yeni bir imaj kazandırmanın ancak bu iki bilim dalındaki çabalarla mümkün olabileceğine inanılıyordu. Böylece Batı’nın aşağıladığı Türk “ırkı” antropoloji ve arkeoloji sayesinde “aklanacak”tı.

        
Kongrelerden sonra ortaya çıkan yeni bakış açısıyla oluşturulan anlayış, tarih kitaplarında görüleceği gibi artık Türklerin anayurdu uhrevi Mezopotamya değil, dünyevi Orta Asya idi. Yeni bakış açısıyla Türkler Yontma Taş Devri’ni MÖ 12.000 yıl önce geçirmişlerdi. Avrupalılar ise ancak 5.000 yıl sonra bu devri yaşayabilmişlerdi. İnsanlar henüz ağaç ve kaya kovuklarına sığınırken, Türkler Orta Asya’da kereste ve maden uygarlıklarını meydana getirmiş, hayvanları ehlileştirmiş, çiftçiliğe başlamışlardı. Bunların hepsi Avrupa’dan çok daha önce idi. Cilalı Taş Devri’ne rastlayan Buzul çağı nedeniyle birçok Türk kabilesi göçe başlamıştı. MÖ 7.000 yıl kadar önce çiftçilik çobanlığı ilerleten ve altın, bakır, kalay ve demiri keşfeden Türkler Orta Asya’dan ayrıldıktan sonra “mukaddes yurt” edindikleri Anadolu’da Eti, Mezopotamya’da Sümer, Elam ve nihayet Mısır, Akdeniz ve Roma uygarlıklarının temellerini atmışlardı (İnan, 1932: 35). Bu anlatışlarla Cumhuriyet’in tarih anlayışı Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla yeni bir evreye girmiş oldu. Bu gelişmelerle 1930’lu yıllarda tarih ders kitapları sil baştan ele alınarak, zaman ekseninde çok daha gerilere giderek ve Avrupa tarihine sınırlı ölçüde yer verilerek düzenlendi. Ali Reşad’ın temsil ettiği liberal ulusçuluğu ve önemli ölçüde Avrupa merkezli “Aydınlanmacı” tarih anlayışını savunan yaklaşım bir kenara bırakılarak, İslam ve İslam medeniyetleri dışlanarak, tarih binlerce yıl geriye, tarihöncesine çekilerek, Orta Asya kökenli Türk tarih anlayışı öne çıkarılmış oldu (Akçura, 1932: 606).

        
Birinci Tarih Kongresi ile Türkiye artık Batı’dan uzak, Asya kökenli “Aydınlanmacı” anlayışı inşa sürecine girmişti. Zaten Batı kaynaklarına göre geçmiş zamanlarda Anadolu topraklarında tarihe iz bırakacak uygarlıklar yaşamıştı. Bu uygarlıkların beşeri unsurları üzerine kurulacak yeni bir tarih açılımı alternatif bir “Aydınlanma” anlayışını gündeme getirmiş ve Anadolu’nun ören yerleri de bu uygarlıkları kanıtlayacak zengin bir birikime sahip olduğunu yapılan çalışmalarla gösterilebileceğine inanılmıştı. Bu nedenle geçmişin maddi uygarlığı arkeoloji; beşeri kimliği ise antropoloji sayesinde gün ışığına çıkarılma arayışına girişildi. Bu amaçla arkeoloji ve antropoloji 30’lu yıllardan itibaren Türkiye’de hızla gelişecek bilim dalları oldu (Maksudyan, 2005: 101). Böylece Türk tarih tezi ile tarih anlayışında köklü bir dönüşüm yaşanarak, tarih anlayışı “laik” bir eksene oturtulmuş oldu. Bu konudaki çalışmaları daha sistematik ve bilimsel bir temele oturtmak için gerekli olan kurumlar -Türk Tarih Tetkik Cemiyeti, Türk Dil Tetkik Cemiyeti ve Tarih, Dil ve Coğrafya Fakültesi- kuruldu. Bütün bu gelişmelere karşın Cumhuriyet’in ilk yıllarında fizik antropolojinin gündeme getirdiği ırk sorunsalı ülkemizde Avrupa’da olduğu gibi etnik bir tabana oturmuyordu. Çünkü Cumhuriyet kendisini nüfus bakımından türdeş görüyordu. En azından söylemde türdeşlik ön planda yer alıyordu. Nitekim etnik etmen, Şevket Aziz Kansu’nun çalışmalarında da yoktu. Şevket Aziz Kansu’ya göre, Misak-ı Millî’den devralınan coğrafya Türklerle meskundu ve bu kitle sayısal olarak ağırlıklı olarak brakisefaldi. İnsanlar Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik ayırıma değil, sadece brakisefal, mezosefal ve dolikosefal türü fiziki tasnife tabi tutuluyorlardı. Brakisefal bir Kürt ya da Laz, dolikosefal bir Türk’e oranla devlet katında daha “mütekâmil” idi. Kafatası ölçümleri ırkları ayırmak için güçlü bir etmen olmasına karşın toplumsal bağlamda bir değer ifade etmiyordu. Ayrıca bu işin yol göstericisi olan Eugene Pittard’ın ırk kavramı da etnik olmayıp, antropolojik bir içeriğe sahipti. Anadolu’da yaşayan tüm insanlar, -Kürt, Ermeni, Rum olsun- aynı ırkın mensuplarıydı. Bu insanlar farklı din ve dile mensup olabilirlerdi. Ama ırkları aynıydı. Göçler sonucu Anadolu’ya yerleşmişlerdi. Ortak vasıfları brakisefal olmalarıydı. Eugene Pittard bunların hepsine Türk diyordu (Toprak, 2012: 173). Son aşamada erken Cumhuriyet’in “ırk sorunu” “defansif” olup, içe değil, dışa dönüktü. Batı’daki önyargılara, kalıtımsal mitlere karşı direnişi simgeliyordu. Türklerinde Avrupalılar gibi “uygar” bir “ırk”tan geldiği iddiasındaydı. Bu amaçla Atatürk’ün direktifleriyle, 1937 yılında Afet İnan’a o güne kadar dünyanın en büyük antropolojik anket çalışması -64.000 kadın ve erkek üzerinde bir anket uygulaması- yaptırıldı. Devletin de destek verdiği bu çalışma antropoloji dünyasında anket ve sonuçları itibarıyla büyük bir ilgi uyandırmıştı. Türk, Kürt, Rum, Ermeni ayrımı gözetmeksizin ülkenin dört bir yanında geniş bir örneklem üzerinde yapılması nedeniyle, anket ortalama olarak “Türkiye Türkleri”nin antropolojik yapısını göstermişti. Varılan sonuca göre Türkiye sekenesi aşağı yukarı %75 brakisefaldi. Bu veriler ışığında bir “Türk” tipi ya da özellikleri ortaya konulmuştu. Varılan bulgular sonucunda Reşit Galip Türk insanını; “Uzun boylu, uzun, beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlüydü ve göz kapakları çekik değildi. Ufki açıdan “Türk”, beyaz ırkın en güzel örneklerinden biriydi.” şeklinde tanımlıyordu (Galip, 1932: 159). Şevket Aziz Kansu’da Türk insanını; “Ortalamanın üzerinde bir boy(167,59cm), brakisefal bir kafa, ince uzun bir burun, ortalama denilen bir ebatta kulaklar”a sahip insanlar olarak tanımlamaktaydı. Ayrıca Kansu’ya göre; Türklerde “Mongol gözü” yoktu. Sayılan bu özellikler, “Avrupai denilen Alp adamının tipi”nin aynısıydı. Arada hiçbir fark yoktu (Kansu, 1932: 277). Türk insanı böylece önce fizik antropoloji bağlamında Avrupa camiasına dâhil oluyordu.

        
Afet İnan’a göre de Anadolu’da yaşamış insanların vasıfları neolitik Eti devrinden beri aşağı yukarı aynıydı. Avrupa’da mezolitik çağa son verenler Asya neolitikleriydi. Asya bu rolü üstlenmeseydi, Avrupa binlerce yıllık göçebe avcılıktan kurtulamazdı. Avrupa, uygarlık açısından Ön Asya’ya borçluydu. Coğrafi yönden Asya’ya bağlı olan Avrupa, aynı zamanda maddi varlığın esas temelleri açısından da Asya’ya bağımlıydı. Avrupa topraklarında göçebe insanlardan başka bir uygarlık bulunmadığı hâlde, Asya’da yerleşik hayat kurulmuş ve gelişmişti. Kısacası, uygarlık safhaları, Asya’da ve Avrupa’da aynı tarih devrelerine rastlamıyordu (İnan,1932:30,35). Yani Avrupa’nın uygarlaşmasında Anadolu’nun göz ardı edilemeyecek bir önemi vardı. Afet İnan, Avrupa’ya yeni uygarlığı öğretenlerin, o zamana kadar Avrupa’da yaşayan insanlardan olmadığını birçok kez vurguluyordu. Yine İnan’a göre; Avrupa’ya göç eden neolitik brakisefaller, çok güçlü olasılıkla Anadolu’dan geçmişlerdi. Kısacası Asya ile Avrupa’nın ilk ilişkileri brakisefallerin eseri idi. Bunda dönemin antropolog ve arkeologları hemen hemen hemfikirdiler. Böylece Türk antropologlar ve arkeologlar Anadolu’nun tarihöncesi zamanlardan beri Türklerin mensup oldukları beyaz ırkın Alpin koluyla meskûn olduğunu ve buradaki halkların Orta Asya’daki Türk anayurdundan gelmiş olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Yaptıkları çalışmalarla Anadolu’nun en eski sakinleriyle Hitit, Selçuk ve Osmanlı Türklerinin aynı antropolojik vasıfları gösterdiklerini vurguluyorlardı (Maksudyan, 2005: 61).

        
Eugene Pittard 1937’deki İkinci Tarih Kongre’sinde Türk Tarih Tezi ile örtüşen bir konuşma yaparak, Türklerin geçmişte Eti adını taşıdıklarını, birkaç bin yıl sonra da Selçuk, Osmanlı ve Türk ismiyle anıldıklarını vurgulamış ve göç yollarından da yola çıkarak Türk tarihinin Avrupa’nın tarihi olduğunu ileri sürmüştü. Pittard’a göre Avrupa ile Orta ve Batı Asya’nın tarihi bir bütündü. En azından antropolojik açıdan bu böyleydi. Orta ve Batı Asya ile Avrupa’nın uygarlık tarihi Anadolu toprakları üzerinden bütünlük arz ediyordu. Bu tespitin yanı sıra Şevket Aziz Kansu’nun uluslararası dergilerdeki yazıları sayesinde de Türklerin ağırlıklı olarak brakisefal kafa yapısına sahip “ileri” bir ırka mensup oldukları görüşü en azından antropoloji dünyasında yer etmiş ve ardından Afet İnan’ın 64.000 kişi üzerindeki yaptığı araştırma da bu konuda her türlü tereddüdü giderecek nitelikte olmuştu. Bundan böyle Türklere atfedilen “sarı ırk” ve “mongoloid” söylemi Batı literatüründe zayıflamış oldu. Böylece antropolojik veriler ışığında, en azından fizyolojik açıdan Anadolu insanı da Avrupalılar gibi “ileri” ırklara mensup olduğu “bilimsel” olarak gösterilmiş oldu (Toprak, 2012: 182).

        
Bu çalışmalarla birlikte, Türk Tarih Tezi ve Türk Dil Tezi birlikte yürümeye başladı. Buna göre, ilk kültürü yaratan Orta Asyalı halk, ilk kültür dilini de işlemişti. Oradan kopup dört tarafa ve beş kıtaya yayılan göçlerden bazıları bu kültür dilini bütün hazinesiyle beraber götürmüştü. Bu bakış açısı doğrultusunda harf devrimi sonrası dil devrimi de gündeme gelmiş oldu. Dil konusunda da benzer tezler ileri sürüldü. Göçün Orta Asya’dan başladığı ve göç edenlerin Türk kabileleri oluşu göz önüne alındığında Türk dilinin bir anadil olması doğaldı. Etimolojinin yanı sıra tarih ve coğrafya incelemeleri de Türk dilinin bir anadil olduğu sonucuna götürüyordu. Türkçedekilerle aynı anlamı taşıyan birçok sözcüğün diğer dillerde de bulunması değişik yörelerdeki şehir ve nehir gibi coğrafi isimlerin sözcük oluşumu açısından Türkçeyle uyumluluğu ileri sürülen varsayımın kanıtı olarak sunuluyordu..

         

        Sonuç

        
1920’li yıllarda anayasal bir vatandaşlık anlayışıyla inşa edilen Türk kimliği 30’lu yıllarda antropolojik bir inşa etkisine girmişti. Irk temelli tarih anlayışının kıta Avrupa’sında öne çıkması ve ırk bağlamında hemen her ülke tarihçisi kendilerinin diğerlerinden üstün görmesinin etkileri bizde de görülmüştü. Nitekim Harp Okulu Marşı, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız.” diye başlıyordu. Keza, Onuncu Yıl Marşı da “Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız; tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.” dizelerini içeriyordu. Bu zamanda ırka dair temel sorun içe dönük değil, dışa dönüktü, yani Batı’ylaydı. Zira o günlerde yapılan ırk tasnifine göre Türklerin “sarı ırk” kategorisine dâhil edilmişti. Batı’nın emperyal düşüncesi, Osmanlı sekenesini uygarlıktan yoksun, fütuhattan başka bir kaygısı olmayan, yağmacı bir toplum olarak nitelemekte; bu nedenle de Anadolu’dan dışlanması gerektiği anlayışındaydı. Bütün bu açıklamalara cevap bulmak için Türk Tarih Kurumu bünyesinde tarihöncesine yönelik arayışlar, antropoloji ve arkeoloji bilimini ön plana çıkarmış ve Anadolu halkı bu bilim dalları kapsamında bir bütün olarak değerlendirilerek, Batı’daki “bilimsel” ithamlara cevap bulunmaya çalışılmıştı. Ancak bu iki bilim dalının bu alandaki katkısı diğer bilim dallarını da etkilemiş ve onlarda da içerik farklılaşmasına yol açmıştır. Sözgelimi bu zamana kadar Türkiye’de tarihçiliğin geçmişi coğrafyadan kopuktu. Antropoloji’nin “göç” sorunsalı coğrafyanın önemini akademik çevrelere kabul ettirmiş oldu. Bu arada Avrupa’da revaçta olan fiziki antropolojinin bulgularının Asya’yı işaret etmesi ve uygarlığın beşiğinin doğuya doğru kayması Türkiye’deki sosyal bilim dünyasının da içerik değiştirerek bu yörüngeye girmesine yol açmıştı. Antropolojik bulgulara dayanan Türk Tarih Tezi kimi kez abartılı boyutlar taşısa da, aslında yapılan, alternatif Aydınlanma arayışı idi. Alternatif aydınlanma arayışı da Türk Tarih Tezi’ni ortaya çıkarmıştı. Antropoloji dünyasının saygın bilim insanlarının bulgularından yola çıkılarak kurgulanan Türk Tarih Tezi, bir anlamda bağımsızlık savaşının ve ardından gelen Batı’yla ilgili düş kırıklığının kültürel sonucuydu. Kurgulanan tarih anlayışı yeni bir kimlik inşa sürecinin önemli yapıtaşlarından biri olmuştu. Türk Tarih Tezi Ankara’nın Anadolu’ya tutunma, bu topraklarda yaşayan insanların geçmişine gönderme yaparak uygar kimliğini kanıtlama ve çağdaşlığa açılımın özlemini ifade ediyordu. Böylece Batılıların Anadolu’dan sürmek istedikleri Türklerin, bu toprakların gerçek sahipleri olduğu ifade ediliyordu.

        
Sonuç olarak bugünkü bilgilerimiz doğrultusunda Türk tarih ve dil tezlerinin bilimsellikleri tartışılsa da bu tezler on yıl gibi kısa bir sürede antropoloji ve tarihöncesi arkeoloji sayesinde bilim dünyasında Anadolu halkı ve Türklerle ilgili önyargıların Batı dünyasın da kırılmasını sağlamıştı. Türklerin kökeninin sarı ırka mensup olduğuna yönelik Avrupa’daki genel kanı çürütülmüş ve bilim çevrelerinin geniş bir kesimince bu tezlerin en azından anlamlı olduğu sonucuna varılmasını sağlamıştı. Diğer bir ifadeyle Türk tarih ve dil tezleri sayesinde Anadolu insanı bilim dünyasında “sınıf atladı” ve Avrupa insanıyla aynı kefede tutulmaya başlandı.

         

        --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        * Prof. Dr., Gazi Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü
Kaynaklar
Akçura, Yusuf(1932), “Tarih Yazmak ve Tarih Okutmak Usullerine Dair”, Birinci Türk Tarih Kongresi-Konferanslar Müzakere Zabıtları-, Devlet Basımevi İstanbul
Arsal, Sadri Maksudi(1932), “Tarihin Amilleri”, Birinci Türk Tarih Kongresi-Konferanslar Müzakere Zabıtları-, Devlet Basımevi İstanbul
Galip, Reşit(1932), “Türk Irk ve Medeniyet Tarihine Umumi Bir Bakış”, Birinci Türk Tarih Kongresi-Konferanslar Müzakere Zabıtları-, Devlet Basımevi İstanbul
İnan, Afet(1932), “Tarihten Evvel ve Tarih Fecrinde”, Birinci Türk Tarih Kongresi-Konferanslar Müzakere Zabıtları-, Devlet Basımevi İstanbul
Kansu, Şevket Aziz(1932),“Türklerin Antropolojisi”, Birinci Türk Tarih Kongresi-Konferanslar Müzakere Zabıtları-, Devlet Basımevi İstanbul
Maksudyan, Nazan(2005), Türklüğü Ölçmek-Bilim kurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğin Irkçı Çehresi 1925-1939, Metis Yayınları, İstanbul
Toprak, Zafer(2012), Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, İstanbul


Türk Yurdu Mayıs 2015
Türk Yurdu Mayıs 2015
Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele