Son Devrin İslamcı Siyasetinin Türkçülükle İmtihanı

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        SON DEVRİN İSLAMCI SİYASETİNİN TÜRKÇÜLÜKLE İMTİHANI

        Türkiye Cumhuriyeti’nin son yıllarda içine düştüğü bir dizi siyasal buhran, şayet yakın tarih biraz dikkatlice incelenmiş olsa daha az sancıyla çözüme kavuşturulabilir görünmektedir. Elbette geçmişte olup biteni sadece incelemek sorunları çözmeye yetmez. Meseleleri anlamak, hadiselerden ders almak ve sıkıntıları da çözmeye azmetmiş olmak gerekir. Lakin Türk siyaseti, nicedir bir arayış içinde olduğu görüntüsünde bir türlü kurtulamamaktadır.

        Çoktandır derin yaralarımızın olduğu aşikârdır. Artık iyileşmesi zor olan yaralarımız var. Bazen kabuk bağlayan, iyileşmeye yüz tutan, tam iyileşti derken kaşınan ve kaşıdıkça yeniden kanatılan yaralar...

        Son zamanlarda siyasi cenahça kaşınarak kanatılan en büyük yaramız, ne olduğumuzu bilememe olarak görünür olmuştur. Ne olduğumuzu bilmediğimizden ne olduğumuzu söyleyenlere de kulak vermeyişimiz, yaralarımızı daha da bir azdırmıştır. Ancak devran bizi öyle bir noktaya sürükledi ki, inkâr ettiğimizi ikrar etmeye, yapmaktan imtina ettiğimizi yapmak durumunda kaldık. Yaşadığımız hayır mıdır, şer midir? Şimdilik kestiremiyoruz. Zaman her derde deva elbet. Bekleyip göreceğiz. İşin nereye varacağını merak ederken, günümüz ümerasının siyaseten geldiği noktanın dündeki durumuna şöyle bir göz atmak, bugünü anlamamıza yardımcı olabilir.

        Kabaca ele alırsak; Türk siyaseti, yüz yılı aşan bir süredir, esasta birbirinden tamamen kopuk olmayan üç farklı yaklaşımdan birinin öne çıkarılmasıyla yol almayı denemektedir. Merhum Yusuf Akçura’dan beri “üç tarzı siyaset” olarak kavramlaşan “İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık”, hem tarihî seyir hem de savunulan ilkeler itibarıyla bir bütünün pencereleri mesabesindedir. Lakin bizde geçmiş, gereğince tetkik edilmediğinden bütüncül bakış genelde ihmal edilir. Bize göre yakın tarihte ortak bir derde sahip olan ümera ile ulemayı çözüm arayışında farklılaştıran saik, yoğurt yiyişle alakalıdır. Elbette uzlaşmaz ve uylaşmaz bazı karşıtlıkların var olmadığını iddia etmiyoruz. Amacımız gittikçe daha çok ihtiyaç duymaya başladığımız ortak noktalara da sahip olduğumuzu hatırlatmaktır.

        Tarihî seyir itibarıyla siyasette tutulan üç tarzın Batıcılıktan İslamcılığa, İslamcılıktan da Türkçülüğe doğru evrildiği unutulmaması gereken bir hakikattir. Ancak kaçırılmaması gereken asıl nokta, her üç tarzın da birçok açıdan iç içe olduğu gerçeğidir. Öne çıkışlar, daha çok ihtiyaca mütealliktir. Öyle ki, Osmanlı Türk Devleti’nde II. Mahmut’tan itibaren Batıcı, II. Abdulhamid’le İslamcı, Mustafa Kemal’le de Türkçü değerler dizisinin daha çok öne çıkarıldığı görülmektedir. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, her üç tarzın da birbirlerini hiçbir zaman bütünüyle dışlamadığıdır.

        Üç tarzı siyasette bütünlük meselesi birçok yönden ele alınabilir. Bize göre birkaç ciltlik kitap olabilecek genişlikte olan bu meseleyi bu yazımızda günümüz Türk siyasetinde son zamanlarda iyice belirginleşen İslamcı ve Türkçü yakınlaşmadan bahisle İslamcılıktan Türkçülüğe geçiş ekseninde sınırlandırarak kısaca açmak istiyoruz.

        Meseleyi açmaya başlamadan önce günümüzde İslamcı görünen çevrenin Türkçülüğe karşı takındığı olumsuz tavrın ciddi bir akıl tutulmasından kaynaklandığının altı çizilmelidir. Zira geçmişte siyasette İslamcı tarzı öne çıkaran ümera ile ulemanın, birkaç uç noktada yer alan idrak fukarası dışarda tutulursa, Türklükle ciddi bir sıkıntısı yoktur. Meseleye yaklaşım esasen devrin icapları ve dağılmaya yüz tutan devletin kurtarılması muvacehesindedir.

        İslamcı tarzın öne çıkardığı ilk ilke İslam birliğidir. Fikrin genelde İslamcı olarak kabul edilen Cemaleddin Efganî tarafından ileri sürüldüğü ve dönemin devlet ricaline de telkin edildiği sıkça yazılır çizilir. Efganî hakkındaki malumat muhteliftir. İslam âlemini uyandıran bir hareket adamı olduğunu düşünenler de vardır, ajan olduğunu iddia edenler de. Biz burada bu iddiaların doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgilenmiyoruz. Dikkat çekmek istediğimiz asıl husus, Efganî’nin İslamcı yaklaşımın önüne milliyetçi hareketleri koymuş olmasıdır. Bir başka ifadeyle Efganî, İslamcı olduğu kadar milliyetçidir de. Dahası o, İslamcı olmadan önce milliyetçidir. Çünkü onun nazarında milliyetçi olmadan İslam birliğinin vuku bulma şansı yoktur. Bu nedenle Pakistanlı büyük âlim Fazlurrahman, Efganî’nin İslam ülkelerinde İslam birliği kadar milliyetçi hareketleri de yönlendirdiğini söyler. II. Abdulhamid’in Efganî’nin İslam birliği fikrine daha sıcak baktığı milliyetçi yaklaşımına ise biraz mesafeli durduğu iddia edilir. Bu iddia doğru olabilir. Zira II. Abdulhamid’in derdi, devleti ayakta tutmaktı. Devletin sınırları içinde yer alan etnik unsurların ayrıştırıcı olabilecek bir milliyetçi anlayışa yönelmelerini engellemek istemesi, anlaşılabilir bir hamledir. Biz burada yapılan tercihin gerekçesini tartışmaya açmadan II. Abdulhamid’in Türklükle veya Türk olmakla sorunu olan bir padişah olmadığının altını kalınca çizmek istiyoruz.

        Bizce Osmanlı Türk Devleti’nin Türkçülük meselesinde geç kalmış olması, bize çok ağıra mal olmuştur. İslamcı tarzın öne çıkarılmasıyla da maalesef, arzulanan başarı elde edilememiştir. Devlet ağır darbelerden ve ihanetlerden sonra Türkçülüğün öne çıkarılması gerektiğini idrak edebilmiştir. Bugünün iktidarının kavramakta zorlandığı yer de burasıdır. Oysa tutunduğu tavrın geçmişine vakıf olsa, sorunlar böylesine çözümsüz hâle dönüşmeyecektir.

        İslam birliğini hedefleyen Efgânî, dönemin milliyetçi eğilimlerini Osmanlı Türk Devleti ümerası ile ümeraya yön veren bazı ukalaya göre daha doğru okumuş görünmektedir. Büyük bir ihtimalle Efganî, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Ağaoğlu gibi tarzı siyaset olarak Türkçülüğü benimseyen ulemayı ciddi oranda etkilemişti. Tabii ki, unutmamamız gereken husus, adını saydığımız Türkçülerin İslam’la sorunlu olmadıklarıdır. Türkçü oldukları kadar İslamcıdırlar. Çünkü mesele dinî bir tartışmadan öte siyasi, kültürel ve ilmî bir dönüşümle irtibatlıdır.

        Günümüzde İslamcı ve Türkçü olarak ayrışan ulemanın Osmanlı Türk siyasetinin son dönemlerinde ortak kanaatlere sahip oldukları ve birlik kurabildikleri görülmektedir. Mesela bugün “Sırat-ı Müstakîm” ekibinin genelde İslamcı bir tavırdan yana olduğu kabul edilir. Ama II. Meşrutiyet’ten sonra tavırlarını açıkça belli eden Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi milliyetçi ve Türkçü kişilerin “Sırat-ı Müstakîm” ekibi içinde yer almış oldukları gerçeği göz ardı edilir. Bu durum, İslamcıların Türk dünyasıyla yakından ilgilendiklerini gösterdiği hâlde bugünküler Türk kelimesini kullanmaktan korkar hâle gelmişlerdir. Sorun tarihi seyri sağlıklı bir okumaya tâbi tutamaktan ileri gelmektedir.

        Başlangıçta daha çok siyasi bir tercih olarak tartışılan mesele, Şeyhülislam Musa Kazım’ın (1858-1919) “İslâm Mecmuası”nda “İslam ve Terakki” adını verdiği bir yazı yayımlaması ile farklı bir mecraya doğru sürüklenmeye başlamıştır. Din ile siyasetin siyasi kaygılarla karşı karşıya getirildiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Devrin ümera ile bir olan ukalası, birliğin sağlanabilmesi adına Türkçülüğü kavmiyetçilik olarak yaftalamıştır. Öyle ki, Şeyhülislam Musa Kazım, yayımladığı yazısında “Bir millet adavetten, husumetten, gıybetten, bühtandan, yalandan iddiayı cinsiyet ve kavmiyetten şiddetle men edilmezse o millet arasında uhuvvetten eser bulunamaz ve binaenaleyh öyle bir milletin yaşaması da kabil olmaz” demektedir. Bunun üzerine Nüzhet Sabit, “Takib ve Tenkid” mecmuasında Şeyhülislâm Musa Kâzım’ın “iddiayı kavmiyet ve cinsiyetin şedîden memnûiyeti (yasaklanması) hakkında izahat vermeği memleket için pek nâfî (faydalı)” bulur ve “milliyet fikirlerine münevver bir cereyan vermeyi şiar” edinen “İslâm Mecmuası”na bir takım sorular yöneltir. Tevcih edilen suallere adı geçen dergiden bir cevap gelmeyince devreye Babanzade Ahmed Naim girer. Ahmed Naim 1914 yılında “Sebilürreşad”da “İslamda davayı kavmiyet” başlığını taşıyan uzunca bir yazı kaleme alır. Ahmed Naim, cevabi yazısında Türkçüleri “halis Türkçü” ve  “Türkçü-İslamcı” diye ikiye ayırarak “halis Türkçülerin aşılamaya çalıştıkları fikrin açık bir dinsizlik ülküsü” olduğunu iddia eder. Halis Türkçüleri muhatap almadığını asıl muhatabının İslamcı-Türkçüler olduğunu ima eder. Kimdi bu İslamcı Türkçüler? Ahmed Nâim, o dönemde “İslam Mecmuası”ndan çok “Türk Yurdu”nda yer alanları kastetmektedir. Özellikle de Ziya Gökalp başta olmak üzere, Yusuf Akçura ile Ahmed Ağaoğlu’dur. Ahmed Naim, sonuç olarak Türkçülüğün dinin önüne geçirilmemesi gerektiğini ifade ederek Türkçülüğü karşı olmamakla beraber mesafeli durur.

        Osmanlı Türk Devleti’nin son kertesinde yapılan “Türkçülük mü, İslamcılık mı tercih edilmeli?” tartışmalarında Türklüğe karşı takınılan olumsuz tavrın altında yatan asıl gerçek siyasi mülahazalardır. Siyaseten Türkçülük tercih edilirse, devletin daha çabuk dağılacağından korkulmuştur. Neticede ümera bazı ulemanın desteğiyle İslam birliği adına Türklüğün geri plana itilmesini daha kurtarıcı olduğunu sanmışlardır. Ancak azınlıkta kalan üç beş izan fukarası hariç Türklük kesinlikle inkâr edilmemiş, Türklüğe düşman olunmamıştır. Aslında Türklerin gerek ümera olsun gerek ukala, çoğunun aklına Türk oldukları pek gelmemiştir. Lakin Osmanlı’nın bir Türk Devleti olduğu gerçekti. İstesek de istemesek de Türklük unutulacak bir mesele değildi. Öyle de oldu. Yaşadıklarımız, Türk olduğumuzu bizlere hatırlattı.

        Osmanlı Türk Devleti’ne yön verenlerin Türklüğün bin yıldan beri Müslüman olmakla özdeşleştiğini fark edemeyerek meseleyi Batılı değerler dizisinin etkisinde kalarak Türklüğü kavmiyetçilikle özdeşleştirmeleri, Türklüğü sorun olarak gören çıkıntı İslamcılığı doğurmuştur. Türksüz İslam hayal edenlerin unutmamaları gereken gerçek, Osmanlı Türk Devleti’nin son kertesinde benimsenen İslamcı siyasetin başarısız olmuş olduğudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla öne çıkan Türklüğün de İslam’ı dışlamadığıdır. Batı’ya karşı olan ilgimizin ise, birçok endişeye rağmen, hiçbir zaman azalmadığı da akıldan uzak tutmamak gerekir.

        Sözü bir sualle bağlayalım: Türk siyasetinde son zamanlarda iyice belirginleşen İslamcı-Türkçü yakınlaşması, kadim geleneğe yeniden dönüşü mü haber veriyor dersiniz?


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele