Big-Bang’den Homo Sapiens’e

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        BİG-BANG’DEN HOMO SAPİENS’E

        Felsefe hiçbir zaman salt kendi yöntem ve argümanları ile ateizmi temellendiremedi. Ancak Aydınlanma ile beraber tabiat bilimlerinde kaydedilen ilerlemeler ve ardından yaşanan Endüstri Devrimi’nin sonuçları, ateist felsefeye elverişli aletler sunmaya başladı. Çünkü bu gelişmelerin ardından bilim ve bilim adamı doğaya karşı zaferler kazanmaya başladı. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilimsel gelişmeler iktidarı eline aldı ve bilimin, dolayısıyla bilim adamının iktidarını sağladı. Bu iktidar hâlen devam ediyor. Ayrıca bilim adamının başarıları geride bıraktığımız yüzyılda ve bu gün bilimin bir din muamelesi görmesi sonucunu da yarattı. Çünkü bilimin gücü, uygarlık dediğimiz yaşama biçimini yaratarak kudretini bize gösterdi, göstermeye devam ediyor. Buna bağlı olarak bilimin ya da bilim adamının kabulleri ve önermeleri kutsallık muamelesi görüyor ve hatta kutsal sözlermiş gibi kabul ediliyor.

        Milliyet gazetesinin 5 Mart 2013 tarihli nüshasında, dünyaca ünlü tıp adamımız Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, gazeteci Meral Tamer’in bizim de çok değerli bulduğumuz “Konu, bilimde yeni bir sıçramaya gelmişken genetikteki ve diğer bilim alanlarındaki baş döndürücü gelişmeler, insanlığın geleceği için umut mu, yoksa endişe kaynağı mı? Çünkü bilim adamları da insan ve insanların tarih boyunca ellerindeki gücü kötüye kullandığını hatırladığımızda, ister istemez bilimin yarattığı müthiş güç insana emanet edilebilir mi?” sorusuna ilginç ama oldukça cüretkâr ve iddialı şu cevabı veriyor: “Çok ilginç bir soru. Türkiye’de bu güne kadar konuşulduğunu hiç duymadım. Bu sorunun cevabı da yine bilimde. Bilim artık insanların en kökte yatan inançları ile rekabet hâlinde… Biyoloji mutfağa girecek yakında. Onbeş-yirmi yıl sonra garsona ‘Oğlum getir şuradan tuz biber.’ deyip şu oturduğumuz masada bir hayatı gözünüzün önünde oluşturabileceğiz. Ama öte yandan da bilimin merkezi Amerika’da bile metafizik tartışmalar, insanlarla dinozorların aynı dönemde yaşadığını öğretmeye çalışan programlar almış yürümüş durumda. Yukarıda daha güvenilir bir otorite olduğu düşüncesi var. Ben bu korkunun nedenini anlayabiliyorum. Bilimin her şeyiyle insanları kontrol eder hâle gelmesi fikrinden korkuyorlar. Oysa evrim artık laboratuvarda, gözümüzün önünde, en önemlisi yakında bizim kontrolümüzde olacak. Vücudumuzda neandertal genleri olduğu bile artık bilimsel olarak kanıtlandı. Ama hâlâ evrim diye bir şey yok, insan bu hâliyle yaratılmıştır, tasarlanmıştır düşüncelerini duyabiliyoruz.” cevabını veriyor. Ne kadar cüretkâr ve iddialı! Evrimi eline alan, kontrol eden ve yeniden düzenleyecek olan insan. Yani Tanrı-insan! Ve katıksız bir ateizm. 

        Fizikçilerin evrenin oluşumuna dair son ve üzerinde neredeyse ittifak edilmiş bulunan Big-Bang teorisi, Darwin’in evrim teorisine yeni bir temel sağladı. Aslında Big-Bang teorisine kadar ateizmin fideliğini yapan evrim teorisi, bilimsel bir temele asla sahip olamamıştı.[1] Darwin’in Türlerin Kökeni isimli kitabı yayımlandığında (1859), evrenin başlangıcına dair evrimcilerin ellerinde herhangi bir teori yoktu. Zaten evrim teorisi de evrenin başlangıcını değil, canlı hayatın başlangıcını ve evrimini açıklama iddiasında olan bir teoriydi. Ama tek bir hücreden türlerin oluşumuna kadar tüm canlı hayatın nasıl bu hâliyle oluştuğunu açıklamaya çalışan bu teori, ilk canlı hücrenin nasıl ortaya çıktığına dair bir şey söylemiyor; ilk canlı hücre için “her nasılsa olmuş” demekten başka bir çare bulamıyor, bu hücreden canlı hayatın doğal seçilim ve uyum yeteneği ile bu günkü (ve yok olan dünkü) türleri yarattığını iddia ediyordu. Darwin’in canlı hayatın başlayışı ve evriminden pek tabii olarak insan türü de nasibini alıyor; insan maymunun evrimleşmiş türü oluyordu. Darwin’e ve sonraki evrimcilere göre dış görünüşü, bazı hareketleri ve genetik yakınlıkları itibarıyla şempanzeler bizim kuzenlerimiz oluyorlardı.

        Doğal olarak Darwin’in ileri sürdüğü bu teori kendi döneminde ve hâlâ bugün bilim muhitinde çok ciddi tartışma ve dalgalanmalar yarattı, yaratmaya devam ediyor. Aslında bu çok tabii bir gelişmeydi. Çünkü Darwin’in teorisine göre, başlangıcı tesadüfen her nasılsa olmuş bir hücreden ibaret olan hayat, son aşamada türsel atası maymun olan insanı mükerrem ve müşerref bir varlık olmaktan çıkartıyor, onu aklı ve zekâsı ve hayatta kalma bakımından üstünlükleri de olsa nihayetinde bir hayvana indirgiyordu. Kaldı ki teoriye göre-ki tartışmanın asıl kısmını bu oluşturuyordu- insan bu hâliyle bir yaratıcının değil, her nasılsa oluşmuş bir canlı hücrenin yine tesadüflerle yürüyen bir evrimleşme sürecinin ardından bu günkü formunu ve içeriğini kazanmış bir hayvan oluyordu. İnsan Darwin’den önceki bazı filozoflar tarafından tanımlanan “animal rationale”den “homo sapiens”e evrimleşiyordu. Hakkını teslim etmek gerekir; Darwin aslında doğrudan Tanrı yoktur dememişti. Çaktırmadan Tanrı’ya gerek yok demişti.

        Esasen Darwin’in evrim teorisine kadar ateist felsefe ve felsefeciler hep olageldi. Ancak bunlar hem az sayıda idiler hem de genel felsefe ve filozoflar içerisinde öyle çok önemli bir yer işgal etmediler, edemediler. Felsefe genel olarak bir tanrı fikrinden ve gerekliliğinden hiçbir zaman kendini kurtaramadığı gibi, aksine tanrısız felsefe olamayacağının felsefesini yapageldi. Aristo’dan bu yana olgular üzerinden felsefe yapan, zaman zaman pozitivizmin kokusunu veren filozoflar dahi tanrı olmadan varlığın olamayacağını seslendirdiler hep. Evrim teorisi ile birlikte felsefe, kendisini üzerine inşa edeceği bir açıklama buldu. Bu tarihten sonra pozitivist/materyalist/ateist felsefe kendilerine göre bilimsel bir açıklamaya sahip oluyordu.

        Evrim teorisi, bir teoriydi. Bir teorinin bilimsel olması için olmazsa olmaz şartı olan gözlem ve deneyle kanıtlanamıyordu[2], ama yine de teori çok büyük bir etki yarattı ve elan yaratmaya devam ediyor. Ve teori günümüz ateizminin yegâne silahı olarak gittikçe artan bir şekilde insanların zihnini iğva ediyor. Üstelik bu bir teori; hatta Big-Bang teorisi ile kıyas edildiğinde teori bile değil.[3]

        Stephan Hawking, teori konusunda şöyle diyor: “Kuram sadece bizim kafamızda var olur ve başka bir gerçekliğe sahip değildir. Bir kuram iki gerekliliği yerine getiriyorsa iyi bir kuramdır. Sadece birkaç keyfi öge içeren bir modele dayanarak geniş bir gözlem grubunu doğru biçimde betimleyebilmek ve gelecekte gerçekleştirilebilecek gözlemlerin sonuçları hakkında kesin tahminler yapabilmek zorundadır… Bir fizik kuramı nihayetinde bir hipotez olması anlamında her zaman belli bir geçiciliğe sahiptir. Onu asla kanıtlayamazsınız. Deney sonuçları bir kuramı kaç kere doğrularsa doğrulasın, bir dahaki sefere sonucun kuramla çelişmeyeceğinden emin olamazsınız. Öte yandan bir kuramın yanlışlığını kuramın öngörüsüyle çelişen tek bir gözlem bularak bile kanıtlayabilirsiniz (Zamanın Kısa Tarihi, Alfa Bilim. Çev. Barış Gönülşen,2016; s. 22).

        Görüleceği üzere teori sadece teoridir. Yani yasalaşmamış; sadece ön kabullerle oluşmuş belirli paradigmalardan hareketle bir olguyu açıklama çabasıdır. Yani en kuvvetli hâliyle dahi ihtimalîdir. Bir başka ifade ile bilim adamının kendi zihninde oluşturduğu veya önceden başkaları tarafından oluşturulmuş bulunan hazır başlangıç noktalarından hareketle olguyu anlama, anlamlandırma ve açıklama çabasıdır. Hiç şüphesiz bu çaba değerlidir ve bilim bu çabalarla ilerlemektedir. Ancak en kuvvetlisi de dâhil olmak üzere teori nihayetinde bir teoridir ve “Ben olgunun veya varlığın tüm nasıllığını ve mahiyetini açıkladım.” deme gücüne sahip değildir. Fizik yasalarında dahi durum böyledir. Yasalaşmış fizik teorileri bile içinde bulunulan duruma göre farklılık arz eder. Örneğin deniz seviyesinde su yüz derecede kaynarken yükseğe çıkıldığında daha düşük seviyelerde kaynamaya başlar. Eğer biz tüm gözlemimizi deniz seviyesinde yapar ve buradan elde ettiğimiz sonucun her yerde geçerli olduğun söylersek yasa/teori çöker.

        Yukarıda Hawking’in teori/kuram hakkındaki görüşlerine yer vermiştik. Mamafih teori hakkında bu derece temkinli bir dil kullanan Hawking, söz, canlı hayatın başlangıcı ve evrim teorisine gelince şunları söylüyor: “Dünya başlangıçta çok sıcak ve atmosfersizdi. Zaman içerisinde soğudu ve kayalarındaki gazların yayınımı sonucu bir atmosfer kazandı. Bu erken atmosfer bizim hayatta kalmamıza uygun değildi. Oksijen içermiyor, bize zehirli gelen hidrojen sülfit gibi birçok başka gaz içeriyordu. Ancak bu koşullar altında gelişebilecek başka ilkel yaşam formları vardır. Bu yaşam formlarının büyük olasılıkla, atomların rastgele birleşimleriyle makromoleküller denen daha büyük yapıları oluşturması sonucunda okyanusların geliştiği düşünülüyor. Makromoleküller okyanustaki diğer atomları benzer yapılar içerisinde toplama yeteneğine sahipti ve muhtemelen bu sayede kendilerini yeniden ürettiler ve çoğalttılar. Bu yeniden üretimde kimi zaman hatalar da oldu. Bu hatalar çoğunlukla yeni makromolekülün kendisini yeniden üretememesi ve bunun sonucunda imha olmasına yol açtı. Ancak hataların birkaçında kendilerini yeniden üretmekte eskisinden daha başarılı yeni makromoleküllerin türemesi sağlandı. Bunlar avantaj sahibi oldukları için orijinal makromoleküllerin yerini alma eğilimi göstermiş olmalılar. Bu yolla kendisini yeniden üretebilen, giderek daha karmaşık organizmaların gelişimine yol açan bir evrim süreci başladı. İlk ilkel yaşam formları hidrojen sülfit dâhil olmak üzere çeşitli materyalleri tüketiyor ve oksijen salıyordu. Bu atmosferi adım adım değiştirerek bugün sahip olduğumuz bileşime kavuşturdu ve balıklar, sürüngenler, memeliler ve en sonunda insan türü gibi daha yüksek yaşam formlarının gelişimine izin verdi.” (aynı eser, 153-154).

        Hawking’in yukarıda evrim teorisini destekleyen ve dünyada hayatın başlangıcını bir yaratıcı, bir tasarımcı olmadan başladığını belirten ifadelerine dikkat ettiğimizde şu kelimelerin sıklıkla kullanıldığını müşahade ederiz: muhtemelen, büyük ihtimalle, rastlantı sonucu, düşünülüyor, olmalı, göstermiş olmalılar. Hawking’in bu tedbirli dilini bir bilim adamının ihtiyatlı tavrına bağlayabiliriz. Ama aynı zamanda tüm anlatımlarında bir kesinliğin olmadığı; dünyada hayatın başlangıcı ve evrim teorisinin bir zandan, bir tahminden ibaret olduğu için bu dilin tercih edildiğin fark ederiz: Esasen daha açık söylemek gerekirse bu ifadelerle söylenmek istenenin bir temenniden ibaret olduğunu tespit ederiz. Aslında daha doğru bir anlatımla; varlığın böyle ortaya çıkmış olması temenni edilmekte olduğunu; dolayısıyla böyle bir temenniye uygun “bilimsel” teorilerin itibar gördüğünü ve tedavüle sokulduğunun farkına varırız. Çünkü bu konuda başarılı olunursa tanrıya gerek kalmayacaktır. Başta bilim adamları olmak üzere insanların bir kısmı, “tanrıdan kurtulmak” istemektedirler. Böylece özgürleşilebileceği düşünülmektedir.

        Yukarıdan beri anlaşılmaya çalışılan konunun teknik detayları, kavramları ve bilimsel parametrelerinin neliği hiç şüphesiz bu satırların yazarının alanına dair şeyler değildir ve bu satırların yazarı da haddini bilir. Ancak, özellikle “teori nedir ve olgunun/gerçekliğin neresine tekabül eder?” sorusuna Hawking’in vermiş olduğu cevaba bağlı olarak; bir teorinin sadece bir teori olduğu ve bilim adamının zihninin ve kurgusunun dışında bir gerçekliğinin bulunamayacağı; istisnasız tüm gözlem ve deneylerin teoriyi desteklemesi hâlinde teorinin doğru kabul edileceğini anlamış bulunuyoruz. Hâl böyle olmasına rağmen bilimsel ilerlemenin de ancak böyle mümkün olabildiğini de anlamış bulunuyoruz. Bununla birlikte evrim teorisinin bu kriterlere sahip olmadığını da biliyoruz.[4] Bu nedenle biz işin bilimsel olarak neye tekabül ettiğinin üzerinde durmayıp -ki bu bizi aşar- konunun sosyolojik, teolojik, felsefi ve etik yanlarına dair üç beş kelam edip, yazıyı bir soruyla bitirmeyi amaçlıyoruz.

        Sosyoloji biliminin önemli figürlerinden Herbert Spencer, sosyal hayatta da evrimin geçerli olduğunu onaylamaktadır. Litaratürde Spencer’in bu yaklaşımının Hitler’e ilham ve meşruiyet duygusu verdiğine dair oldukça bol malzeme bulunmaktadır. Spencer’in, Darwin’in doğal hayatta olduğunu ileri sürdüğü doğal seçilim ve canlıların uyumundan hareket ederek Sosyal Darwinizm adı altında ırkçılığı meşrulaştıran birtakım görüşlere sahip olduğunu; Spencer’in bu görüşlerini duyduğunda Darwin’in paniğe kapıldığını; Darwin’in en yakın arkadaşı ve tilmizi Thomas Huxley’in “Var olma savaşı gerçekten doğada büyük işler başarmıştır, ama toplumun başarısı doğayı taklit etmek değil, ona karşı durmaktır.” demek zorunda kaldığını burada kaydetmemiz gerekir. Karl Marks ve Engels’de evrim teorisini heyecanla karşılamış ve desteklemişlerdir. Ancak teorinin sosyal hayattaki anlamına dair imaları karşısında Sosyal Darwinizm’e bunlar da karşı çıkmışlardır.

        Aslında ne Darwin’in ve Huxley’in ne de Marks ve Engels’in bu tavırları iç tutarlılığa sahip değildir. Çünkü siz eğer doğada evrim teorisinin her zaman en iyiye doğru türleri ve özellikle de insanı evrimleştirdiğini söylüyorsanız, evrimin sosyal hayatta olmaması gerektiğini söylerken insanlığı mütekamil kılacak olan bir sürece müdahale ile evrimi ideal amacından saptırmış oluyorsunuz. Burada şu soru sorulmayı hak eder: “İnsanı da doğanın ve evrimin bir parçası kabul ederken niçin doğal hayatta makul ve gerekli olan evrimi, müdahale ederek akamete uğratıyorsunuz?”

        İşte tam burada ahlâk devreye girmektedir. Hem Darwin ve Huxley hem de diğerleri, evrimin sosyal hayatta da geçerli olduğunun kabulü hâlinde ırkçılığın, güçlü olanın zayıfı yok etmesinin evrimin bir gereği olarak meşru olması gerektiğini kabul etmek zorunda kalacaklarını, oysa ahlaki olarak bunun onaylanamayacağını fark ettiklerini görürüz. Şu tespiti yapmak zorundayız: Hem evrime inanıp hem de sosyalist olamazsınız. Aynı şekilde hem evrime inanıp hem de evrimin işleyişinin hilafına etik değerlerle evrim sürecini sakatlayamazsınız. Hem evrime inanıp hem de beyaz ve daha çok evrimleşmiş batılı adamın siyah Afrika’da ve dünyanın geri kalan kısmında yüzyıllardır sürdürdüğü ırkçı uygulamaları tel’in edemezsiniz. Eğer yaparsanız inancınızla çelişirsiniz.

        Yazımızı şimdilik kaydıyla bir soruyla bitirmek istiyoruz: Evrim sonucu bu günkü formumuzu ve içeriğimizi kazanmış isek aklımız niçin bize bir tasarımcının; yani yaratıcı bir tanrının olması gerektiğini söylemektedir? Henüz tam evrimleşemedik mi? Durum hakikaten Hotamışlıgil’in dediği gibi mi: Evrime egemen olduğumuzda; yani tanrılaştığımızda mı evrim tamamlanmış olacak?

        Peki o zaman ne olacak?

         


        [1] Bu cümleden Big-Bang teorisiyle evrim teorisi bilimsel bir temele dayandı denilmek istenmemektedir. Denilmek istenen evrim teorisinin “Peki ilk canlı hücre nasıl oldu?” sorusuna büyük patlama ile oluşan kimyasal reaksiyonla meydana geldi cevabını verebilme imkânın elde etmiş olmasıdır. Büyük Patlama da Big-Bang’da patlayan varlığın nasıl var olmuş olduğunu açıklayamaz. Her nasılsa oluşmuş sonsuzca yoğun bir zaman ve uzam; yani sonra evren olacak olan varlık patlamış; bu patlamanın ardından milyarlarca yıllık süre içerisinde bu günkü evren oluşmuştur der. Ve bu evren genişlemektedir. Bu nedenle evrende o büyük patlamanın ardından oluşan malzemeler bulunursa bu malzemeden patlayanın ne olduğu da anlaşılacaktır iddiasındadır.

        [2] Bu gün de hiçbir gözlem ve deneyle desteklenememiştir. Ancak yine de itibarını korumaya devam ediyor. Bilim dünyası teoriye inanmayı, yapılan araştırmaların ya da önermelerinin bilimsellik kriteri olarak bakıyor. Yani evrim teorisini kabul ediyor olmayı “bilim yapmanın” ön şartı olarak kabul ederek faşizan bir tavır içinde bulunuyor.

        [3] Çünkü Big-Bang, mikro ardalan ışıması, Doppler etkisi gibi olgularla desteklenebilirken evrim teorisi desteklenemiyor.

        [4] Böyle bir olay ne gözlemle ne de deneyle ortaya konulamamaktadır. Ayrıca ve önemle,  evrimcilerin bunlar eskiden oldu demelerine bağlı olarak sözünü ettikleri tüm evrelere ve bu evrelerdeki başta insanımsılar olmak üzere tüm yaşam formlarının fosillerine biz çoktan sahip olmalı; zincirin halkalarını çoktan tamamlamış olmalıydık. Böyle bir şey yapılamadı, yapılamıyor. Varsa yoksa gen benzerliği. “Ne var ki bunda Allah benzer genlerle farklı türler yarattı, türler arasında oransal olarak çok az ama içerik olarak çok farklı genlerden ise insanı özel olarak yaratmış olabilir.” derseniz bu bilimsel ve makbul olmuyor. İlla her şey bir yaratıcı olmadan olmalı isteniyor. Evrim düşüncelerine zarar vermeyecek olan “Allah ilk hücreye evrimi gerçekleştirecek şifreleri; yani teorinin ihtiyaç duyduğu tüm farklılaşma, seçilim ve uyum yeteneğini yerleştirdi.” dahi demek istemiyorlar. Veya tanrı evrimle iş görüyor dahi demiyorlar. Çünkü kurtulmak istedikleri tanrının kendisi.


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele