Dünden Bugüne Türkiye: Bir Buruk Hüzündür Mayıs Ayı

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

        DÜNDEN BUGÜNE TÜRKİYE: BİR BURUK HÜZÜNDÜR MAYIS AYI

        İhsan Şeşen’in “Neler oluyor bize?” başlıklı bir şarkısı var: Şarkının nakaratı şu şekilde: “Neler oluyor bize, yine neler oluyor gülüm, neler oluyor sana, neler oluyor bana?” Yaşlandığımdan mı ne, son zamanlarda şarkı ve türküler başka başka meselelerin içine çekiyor beni. Şeşen’i dinledim, yine bir başka âlemdeyim. Bu nedenle yazıya Şeşen’in icra ettiği şarkının nakaratı olan suali felsefîleştirerek başlamak istiyorum. Ancak bize “neler olduğu” meselesini, “kim olduğumuzdan hareketle” ele almaya çalışacağım. Ve şöyle soracağım: “Kimiz biz ve neler oluyor bize?” Suali, nakaratın son kısmında yapıldığı gibi, özelleştirerek yöneltmemizde de bir mahsur olacağını sanmıyorum.

        “Kim olduğumuz” ve “bize neler olduğu” meselesinde mayıs ayının ayrı bir yeri vardır. Öyle ki, mayıs, maddi veya manevi herhangi bir çıkar uğruna değiştiremeyeceğimizi haykırdığımız Türklüğümüzün ne kadar garip olduğunu bütün varoluşumuzla duyup yaşadığımız bir aydır. Sevdamız Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yolunu kesip akamete uğratma projesinde haince adımların atıldığı zaman dilimidir.

        Olanın olmuş olandan koparılmadan değerlendirilmesi, hakikati bulmayı kolaylaştırır. Öte yandan aslında olan, çoğu kez uydurulan zaman dilimleri içine sıkıştırılamayacak derecede süreklilik arz eder. Süreklilik, bazen bize zaman ile mekânın dışına kaçırmak istediğimiz bir ânıdâim olarak görünür. Bu, bir demdir. Hakikatin değişim ile değişen gerçeklik karşısındaki sabitliğini haber verir.[1]

        “Neler oluyor bize?” sorusunun cevabını vermede “kim olduğumuzu” unutmamamız gerektiğini zihnimize kazıyan bir burukluktur mayıs ayı. Istıraptan doğan hüznün adıdır. “Var” olamadan biteviye akan zamanın içine çakılmış bir ânıdâimdir. Türk ve milliyetçi olmanın bedelidir. Gözyaşıdır. Zulümdür. Neşedir. Bayramdır…

        Necmeddin Sefercioğlu’nun Türk Ocakları tarafından “3 Mayıs ve Türkçülük Dâvâsı” başlığı altında yayımlanan küçük, ama muhtevalı bir kitabı var.[2] Kitapta özellikle 3 Mayıs 1944’ün ve sonrasının olayları öncesine de temas edilerek bütün çıplaklığıyla resmediliyor. Bilindiği üzere 3 Mayıs 1944, gönülleri Türklük ve Türkçülük ülküsüyle çarpan vatansever gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türkçülüğü ve Turancılığı savundukları için derdest edilip, asılsız suçlamalarla mahkeme önüne çıkarılmaya başlandıkları gündür. O ilk gün, 3 Mayıs 1961’den itibaren “Türkçülük Günü” olarak kabul edilmiştir. 3 Mayıs, unutulmaması unutturulmaması gereken bir gündür. Hele aradan 72 yıl geçmesine rağmen, “devletlülerce” Türklüğe karşı takınılan tavırdan zerrece sapma yoksa…

        3 Mayıs 1944’te ve sonrasında yaşanan olaylar gözden geçirilince, tam 72 yıl önceki “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” arasındaki ilginç benzerlik dikkat çekiyor. Oyuncular değişse de oyunun aynı olduğu görülmektedir. Özellikle hukukî ve siyasî tavırdaki kesişme, az gidip, uz gidip, ancak bir arpa boyu yol gidebildiğimizi gösteriyor.

        3 Mayıs olayları, Nihal Atsız’ın çıkarmakta olduğu “Orhun” dergisinin 16. Sayısında yayımlanan Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı ikinci açık mektupta Sabahattin Ali’ye vatan haini dediği için aleyhine açılan hakaret davasının ikinci duruşması sonrasında başlar. Atsız, yazdığı açık mektuplarda dönemin siyasi erkânını uyararak millî olan bir devletin içine sızan komünist yapılanmanın niçin önüne geçilmediğini soruyordu.

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir kuruluş felsefesi vardı. Milliyetçilik, bu felsefenin temel umdelerindendi. Lakin “Millî Şef” (İsmet İnönü) döneminde Türklükle kavgalı olunmadığı gibi söylemlere rastlansa da özellikle, Türklüğü hedef alan oluşumlara verilen destek ve 3 Mayıs sonrasında da Türkçülüğü köstekleme, hat safhaya çıkmıştır.

        Elbette olup bitenler, farklı pencerelerden okunabilirdi. Netice itibarıyla da Türklüğe ve Turancılığa gönül vermiş gençlerin talepleri, o dönemdeki devlet aklınca bir taşkınlık olarak değerlendirilip usulüne uygun dengelenebilirdi. Lakin hakaret edilen Sabahattin Ali’nin dava açmak gibi bir arzusu olmadığı hâlde Maarif vekili, Hasan Ali Yücel’in dava açmasını istemesi, üzerinde durulması gereken bir hâdisedir. Dava sonrası yaşanacak olaylarda ciddi bir yanılma ve yanıltma dikkat çekmektedir.

        Maarif Bakanı’nın istemesi üzerine açılan davanın ilk duruşmasında hakarete hamiz ifadenin “vatan haini” suçlaması olduğu tespiti yapıldıktan sonra davacıya “vatan haini olduğunun ispat edilmesini isteyip istemediği” sualinin sorulmasına karar verilerek dava ertelenir. Ancak 3 Mayıs 1944’te vuku bulan ikinci duruşmaya büyük bir dinleyici kitlesi katılır. Kesin karar ikinci duruşmadan da çıkmaz. Mahkeme 9 Mayıs’ta tekrar toplanır, netice itibarıyla “vatan haini” ifadesi, suç unsuru olarak kabul edilmez…

        3 Mayıs 1944’te davayı izlemeye gelen vatansever insanlardan korkan devrin ümerası, muhtemelen yanlış bilgilendirme ve yönlendirme ile Türkçülüğün ve Turancılığın amansız düşmanı kesilirler. Gözaltılar, kovuşturmalar, görevden almalar, sürgünler ve işkenceler başlar. Güttükleri davanın adı, artık, tehlike olarak gördükleri “Irkçılığın ve Turancılığın bitirilmesidir.

        Gözaltına alınan vatana sevdalı gençlere isnat edilen suç, günümüz Türkiye’sinin hiç de yabancısı olmadığı bir yaftalamadır. Kulislerde konuşulan Türkçülüğü savunan bu gençlere gözdağı verilirse, Sovyetler ile aramızın düzeltilebileceği beklentisidir. Öyle görünüyor ki, Millî Şef, kandırılmış ve yanlış yönlendirilmiştir. Öte yandan Türkçü olmaktan başla hiçbir günahı olmayan bu gençlere uygulananlar akla ziyandır. Basın yayın aracılığıyla kamuoyunun yanıltılması ise, işin cabasıdır.

        Bugün olduğu gibi, o gün de, Türklük, korktukları hakikattir. Millî Şef’in 1944’te “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” münasebetiyle irat ettiği söylevinin büyük bir kısmını ırkçılığa ve Turancılığa ayırarak Türk milliyetçiliğini ırkçılıktan ayırmak istemesi de gençlerin kavmiyetçilikle suçlanmalarına sebebiyet vermiştir. Türkçülüğün ve Turancılığın kavmiyetçilik olarak anlaşılması, günümüz Türkiye’sinde hâlâ bağrımızda derin yaralar açmaya devam etmektedir. Hatta gidişat daha da vahimdir. Çünkü Türklüğün suç olarak yasaklandığı Millî Şef döneminde en azından söylemde de olsa Türk milliyetçisi olmak meşru idi. 72 yıl sonra Devleti temsil eden ümeranın söylemine bile giremez hâle getirildi.

        Hâsılı eski Türkiye ile sözde yeni Türkiye arasında ciddi bir farkın olmadığı gerçeği yüzümüze çarpan. Öyle ki, eski Türkiye’nin bir savcısı, sonunda suçsuz bulunarak beraat edilecek olan masum insanlara sadece Türkçü oldukları için aldıkları siyasî desteğe güvenerek yapılan işkenceleri meşrulaştırmak istemiştir.[3] Oysa bir savcının görevinin suçu kovalamak değil, masumu korumak olması gerekirdi. Lakin bazı hâkimler, yine aldıkları siyasi desteklerle dün Türkçü bugün ise başka yaftalarla masumu korumak yerine atılan iftiraların peşine düşerek zulme teşne olmaktan geri durmuyorlar.

        Ne diyelim, Allah büyüktür…

         

        *           Prof. Dr., Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Felsefe Tarihi Anabilim Dalı, sdonmez@cu.edu.tr

         


        [1] Hakikat ile gerçekliği ayırıyoruz. Yaptığımız kavramsal ayrımlar, hem bir felsefe dili oluşturmaya hem de bazı mefhum kargaşasını kavram üzerinden gidermeye dönüktür. Önerilerimiz tartışılmaya muhtaçtır. (Gerçi şimdiye kadar yazılarımı okuyup da bu çerçevede bir tartışma başlatan, eleştiren yahut destekleyen bir durumla karşılaşamadım). Bize göre hakikat, çıplak gerçeğe dayalı gerçekliği (ontik) verir. Gerçeklik ise, daha çok bilgi kuramsaldır (epistemik). Hakikat, gerçekliği kuşatır. Ancak her gerçeklik hakikati vermez. Bizim “hak” ile “hakikat” arasında kurduğumuz “onto-epistemik ilişki” (“var”dan hareketle “varlık”a gitme/ “nous”tan “logos”a), “gerçek” ile “gerçeklik” arasında da kurulabilir. Lakin biz “gerçek” ile “gerçeklik” arasındaki ilişkiyi daha çok epistemik (“varlık”tan “varlık”a gitme/ “logos’tan “logos”a) olarak anlıyoruz. Böylece tarihî bağlamda meşşaî bakışla işrâkî bakışı, kavramsal düzlemde ayırmış oluyoruz. Meşşâî yaklaşım, varlık (vucud), İşrâkî tavır ise varolan (mevcut) esasındadır. Biz ise, “var”dan hareket ediyoruz. Hak olarak anladığımız “var”ın hem değişen hem de değişmeyen bir hakikati olduğuna inanıyoruz. Değişmeyen yakaya “hakikat” değişen tarafa ise “gerçeklik” diyoruz. Esasta hakikat ile gerçekliği ayırmadan (“nous” ile logos”u) bir bütün olarak görüyoruz.

        [2] Necmeddin Sefercioğlu: 3 Mayıs ve Türkçülük Dâvâsı, Türk Ocakları Ankara Şubesi Yayınları: 43. Araştırma Dizisi 8, Ankara 2009.

        [3] İstanbul 1. Sıkıyönetim Mahkemesince yürütülen Türkçülük davasının bir duruşmasında, sanıklar ilk soruşturmalar sırasında Emniyet Müdürlüğü’nde yapılan işkencelerden yakınınca kendisi de o işkencelerin uygulayıcılarından olan savcı Kazım Alöç, şöyle der: “Efendim biz bunları huzurunuza misafir olarak değil, hükümeti devirmek isteyen vatan hainleri, katiller ve caniler olarak sevk ettik. Kendilerine Pera Palas otelinde oturtacak değildik. Bunları huzurunuza reisicumhur namzedi olarak da çıkarmadık. Elbette her nevi zulmü görmüşlerdir ve göreceklerdir.” (Orkun, 01.12.1950:9).


Türk Yurdu Mayıs 2016
Türk Yurdu Mayıs 2016
Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele