Anayasa ve Devlet

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

        ANAYASA VE DEVLET

        Anayasalar aynı anda şu iki varlığı karşılıklı ve anlamlı bir denge içerisinde yaşatmaya çalışan hukuki metinlerdir: Devlet ve vatandaş. Çünkü bunlardan biri olmadan/olamadan diğeri de olamamaktadır.

        Anayasalar devlet kuran hukuki metinlerdir. Anayasalar bu işi yaparken aynı zamanda devletin halkı/ahalisi/milleti ile olan ilişkisini de düzenlerler. Bunu yaparken anayasalar, devlete, vatandaşı ile olan ilişkilerinde insan hak ve özgürlüklerine sadık ve saygılı bir aygıt olma görevi yüklerler ve bunu teminat altına alırlar. Aslında devlet olgusu özünde –zımnen- bu hususlara riayet edeceğini de içeren sözleşmeye dayanan yapılardır. Ancak, devlet çok güçlü bir aygıt olduğu için anayasalar, bir yandan devleti tahkim ve tanzim ederlerken diğer yandan da devletin gücü karşısında vatandaşın haklarını koruyan metinler olarak çok önemli bir görevi yerine getirirler. İşte bu özünden dolayı anayasal sistemlerde teorik olarak devlet-millet, devlet-vatandaş çatışmasının olmaması gerekir.

        Esasen bir anayasa, devlet aygıtı ve gücü olmadan amacını gerçekleştiremez. İşte bundan dolayı anayasalar devleti tahkim ederler. Anayasaların devleti tahkim etmeleri halkına karşı kendisini korumak için değildir; halkının özgürlüğünü ve varlığını korumak içindir. Anayasaların devlet üzerindeki bu hassasiyeti, devleti ve anayasanın bizatihi kendisini sağlam esaslar üzerinde kurmuş olması ile mümkün olur. Bunu sağlamak için devletler ya da anayasal sistemler, anayasanın değiştirilmesini normal yasalardan daha sıkı ve zor esas ve sayılara bağlamışlardır. Ve yine bu nedenden dolayı anayasalar değiştirilemez hükümler ihtiva ederler ve bu uygulama anayasa hukuk doktrini tarafından meşru ve makul kabul edilir. Anayasaların bu niteliğini felsefi olarak da temellendirmek mümkündür.

        Ülkemiz şu sıralar bir yandan anayasa öbür yandan başkanlık sistemi tartışmaları içerisinde yol almaya çalışmaktadır. Ülkenin siyasal odakları kendi ideolojik ve siyasal hesapları açısından birbirinden oldukça uzak ve uzlaşılamaz kısır bir tartışma ile vakit kaybetmektedir. Çünkü başkanlık sisteminin gerekliliği/gereksizliği tartışılırken aslında -eğer başka bir amaç yoksa- konuyla hiç de ilgisi olmayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasanın ilk üç maddesinde tanımlanmış ve tahkim edilmiş bulunan nitelikleri de tartışılmakta; bunların değiştirilmesi önerileri de yapılabilmektedir.

        Peki, anayasalarda değişmez/değiştirilemez hükümlerin bulunmasının meşruiyeti ve dayanağı hem doktriner hem de felsefi olarak nedir? Veya başka bir şekilde sorulacak olursa; anayasalar değiştirilemez hükümler taşımalı mıdır? Taşıyabilir mi?

        Doktrin, anayasaların değiştirilemez düzenlemelere sahip olmasının dayanağını kurucu iradeye dayandırmakta; kurucu iradenin böyle bir hakkının olduğunu kabul etmektedir. Çünkü bu bakış açısına göre anayasayı kurucu irade; yani kurucu halk yapmaktadır. Yani anayasa hukuku doktrinine göre anayasayı zahiren bir kadronun yaptığı söylense de; aslında bu kadronun iradesini kurucu halkın iradesi olarak kabul etmektedir. Bu bakış açısı özünde doğrudur. Örneğin bir işgalin ardından işgale karşı direnişi örgütleyen ve buradan halkı arkasına alarak işgale son veren kurucu kadronun yaptığı anayasa, teorik ve felsefi olarak kurucu halkın iradesini yansıtmış olacaktır. Meselâ bu bağlamda Millî Mücadele’nin ardından yapılan 1924 Anayasası, böyle bir anayasa yapım sürecinin en tipik örneklerinden birisini oluşturmaktadır. 

        Aynı şekilde devlet ve düzen öncesi bir toplumdan devletleşme aşamasına intikal etmiş bir halkın kurucu kadrosunun yaptığı anayasanın da kurucu halkın iradesini yansıttığında bir kuşku olmamak icap eder. Ya da halkın bizatihi gerçekleştirdiği veya iştirak ettiği bir devrimin ardından yapılan anayasanın da kurucu halkın iradesini temsil ettiğini söylemekte hiç bir tereddüt söz konusu olamaz. Örneğin 1979 yılında İran İslam Devrimi’nin ardından İran halkının kurucu halk olarak iradesini temsil eden devrimci kadronun yaptığı anayasa da kurucu halkın iradesini yansıtmaktadır. Başka örnekler verecek olursak 1776’da on üç koloninin isyanıyla Birleşik Krallık karşısında ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin ardından eyalet meclisleri tarafından kabul edilerek hayata geçen 1787 Amerikan Anayasası ile ve 1789 Fransız Devrimi’nin ardından siyasi kadroların yaptıkları, 1791 (sonra 1793) Fransız Anayasalarının kurucu halk iradesin yansıtan anayasalar olduğu açıktır.

        Ancak bu ve benzeri örneklerde yer alan şu teknik hususun bilinmesi gerekmektedir. Tüm bu örneklerde anayasa yapım sürecinin tüm aşamalarına halk müdahil olmuş değildir. Tüm bu anayasalar kurucu kadronun bilgisi, tecrübesi ve tercihinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü aksi örnekler teknik/pratik olarak mümkün olmadığı gibi halkın anayasayı bizzat kararlaştırması, yazması ne bilgisi ne yeterliliği ne de pratikliği açısından söz konusu değildir, olmamıştır. Bu açıdan anayasalar kurucu kadrolar tarafından kurucu halkın iradesinin temsilcisi sıfatıyla yapılmıştır ve bu da kendi bağlamında tabiidir.

        Kurucu halk iradesini temsil hususunda doktrinin meşru anayasa yapma süreçlerinden birisi olarak kabul ettiği, ancak meşruluğu her zaman tartışmalı olan (ve olacak olan) tek anayasa yapma süreci, askeri darbeler yoluyla yapılan anayasalar olmuştur. Bu anayasaları yapanlar da meşruiyet sorununu aşabilmek için anayasaları halkın tasdikine sunmak zorunda kalmışlardır. Buna rağmen bu şekilde yapılan anayasalar hiç bir zaman tartışılmaktan kendilerin kurtaramamışlardır. Ancak yine de kahir ekseriyetle halkın onayını almış bu anayasalarda kurucu halkın iradesinin bulunmadığını söylemek de öyle kolayca mümkün olamamaktadır.

        Şu tespiti bir kere daha yapmak tartışmaya buradan devam etmemiz mümkündür: Devletler ilk defa kurulurken veya işgal ve benzeri badirelerin ardından yeniden bağımsız olduklarında; devlet ve düzen ilk defa veya yeniden inşa edilirken, kurucu ya da kurtarıcı kadroların “devletin nasıl olması gerektiğine dair” tercihlerine, -biz bugünkü güncel halk- beğensek de beğenmesek de saygı duymak ve bu düzenlemelerden devletin bekasına taalluk edenleri kabullenmek mecburiyetimiz bulunmaktadır. Çünkü dünya üzerinde hiç bir örnekte kurtarıcı veya kurucu/yenileyici kadroların mücadelelerini zaferle taçlandırdıktan sonra, “nasıl bir devlet” ya da “nasıl bir anayasa” arayışlarında kendi iradelerini bir kenara koyarak, başka iradelerin kararlarına teslim olacaklarını varsaymak ne makul ne de mümkündür. Kaldı ki bu kadroların devlet ve anayasa hakkında karar verme haklarının yanında bu kadroların o günkü kurucu/kurtarıcı halkın iradesi olduğunu kabul etmek de makul ve tabiidir. Ayrıca teorik olarak bu kadroların birlikte mücadele verdikleri halkın beklenti ve taleplerine, kültürel değerlerine ve dokusuna uygun davranacaklarını/davrandıklarını da var saymak gerekir.

        Lâkin olması gereken bu olmakla beraber her zaman böyle olmadığı; anayasa yapıcı ya da devlet kurucu kadroların kendi tecrübelerinin, değerlendirmelerinin, yaşanmışlıklarının ve hatta öfkelerinin anayasa yapımında belirleyici olduğunu/olabileceğini de görmemiz icap eder. Böyle de olsa yapacak bir şey yoktur. Çünkü bu öncü, mücadeleci ve bedel ödemiş kadroların, işler yoluna girdikten sonra sahneden çekilmelerini ve kurtardıkları vatan coğrafyasında söz hakkını bir başkasına devretmeleri beklenemez. Buna bağlı olarak kurucu ya da yenileyici kadrolar, devletin ve anayasanın kafalarındaki gibi olmasını isteyecekler ve bunun gereğini yapacaklardır. Böyle düşünmekte de hakları vardır. Zira içinden geçip geldikleri badirenin sebebi bunlara göre önceki düzen ve önceki kadrolardır. Önceki düzen ve önceki kadro bir felakete neden olmuş, kendileri ise hem devleti hem de halkı bu badireden çıkartmışlardır.

        Eğer buraya kadar ortaya konulan düşünceleri en azından felsefî olarak haklı buluyorsak, devleti kuran, kurtaran ve bu imtiyazlarına istinaden anayasayı yapan kadronun, anayasa yapmadaki iradesinin üstünlüğünü kabul etmemiz; bu iradenin anayasaya koydukları düzenlemelerden - özellikle ve önemle- devletin bekasına taalluk eden hususlardaki tahkim edici düzenleme haklarını da benimsememiz icap eder. Çünkü ilk kurucu irade/kurucu halk iradesinin, yani halaskâr kadronun anayasaya koymuş bulunduğu lafzen değiştirilemez düzenlemelerin yanında bunlardan daha çok ruhen değiştirilmemesi gereken düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler anayasada lafzen bulunsun bulunmasın devletin varlığına ve bekasına ilişkin düzenlemeler ve bilinç hâlidir. Eğer lafzen düzenlemeler de bu iradeye/bilince dair düzenlemeler ise bu değişmez ve değiştirilemez düzenlemelerin muhafazası icap eder. Buna bağlı olarak kurucu iktidarın/kurucu kadroların, kendilerinden sonraki nesillerden bu ruhu korumalarını; yani devletin varlığını ve bekasını talep etmeleri felsefî ve tarihsel olarak haklı bir taleptir.

        Ancak çeşitli zamanlarda anayasanın değiştirilemez hükümlerine, ortada bir işgal, bağımsızlığı kaybetme ve tekrar bağımsızlık kazanma vb. gibi olgular yok iken ilavelerde bulunulmuşsa veya darbelerle anayasanın bu hükümleri genişletilmişse durum ne olacaktır? Anayasa doktrini özellikle darbeleri de anayasa yapma hakkına sahip süreçler olarak kabul etmektedir. Bununla birlikte doktrinin bu etkilerle yapılan anayasaları da meşru addetmesine rağmen, askeri darbe ya da benzeri süreçlerle oluşmuş olan iktidarın, kurucu halk iradesi olduğunu söyleyebilmek öyle kolayca mümkün olabilecek bir şey değildir. Öyle olduğu içindir ki darbe süreçlerinin ardından yenilenen anayasalar, hemen her örnekte halkın oyuna sunulmuş ve oradan onay alınmak istenmiştir. Ancak burada da mesele hallolmamaktadır. Örneğin halkın yarısından azının oylamaya katıldığı ve bu yarımın salt çoğunluğuyla kabul edilmiş olan anayasanın halkın iradesini yansıttığını söyleyebilmek mümkün müdür? Hatta referanduma iştirak eden sayının evet oylarının, oy kullanma hakkına sahip genel oyun yarısını yakalamaması ve geçememesi hâlinde dahi böyle bir anayasanın halkın onayını aldığını söylemek mümkün müdür? Mamafih yukarıda felsefi olarak temellendirmeye çalıştığımız gerekçelerden dolayı bu şekilde yapılmış anayasaların dahi devletin varlığı ve bekasına ilişkin düzenlemelerinin bir cevaz problemi yoktur, bulunamaz. Bunun dışında kalan düzenlemeleri ise pek âlâ her zaman tartışılabilir.

        Yukarıdan beri tartışmaya çalıştığımız felsefi önermelere binaen kurucu iktidar/kurucu kadro/kurucu halk, iradesini anayasaya yüklemiştir sonucuna varırız. Dolayısıyla sonraki iktidarların ve parlamentoların temsil gücü ne kadar yüksek olursa olsun anayasanın sadece lafzen değil ruhen değişmez olan kısımlarını çok iyi idrak etmesi; yazılı olsun ya da olmasın devletin bekasını sağlamaya yönelik olan anayasanın bu ruhunu, lafzen de yaşatmak görevi bulunmaktadır. Yukarıda açıklandığı şekliyle felsefî olarak kurucu iradenin/kurucu halkın buna hakkı vardır.

        Tüm bu tartışmalardan sonra konuyu ülkemizin bir süredir gündemini meşgul eden anayasa tartışmalarına getirmek istiyoruz: Millî Mücadele’nin ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti tarihsel ve kültürel olarak Osmanlı Devleti’nin devamı, idari sistem olarak yeni bir devlettir. Ankara’daki Meclis 85 no’lu Kanunla 1-7 Şubat 1337; yani 1921 yılında anayasa mesabesinde ve hacminde olmayan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile devletin ve rejimin nasıl olması gerektiğine dair ipuçlarını vermiş, ama bunu henüz şartlar müsait olmadığı için bir anayasaya dönüştürememiştir. Dolayısıyla 23 maddeden ve bir Madde-i Münferide’den oluşan bu kanun, anayasa mesabesinde olmamıştır ve değiştirilemez hiç bir hüküm ihtiva etmemiştir.

        İstiklalin ardından yapılan anayasa 1924 Anayasası’dır. Bu Anayasa’da -1928 yılında yapılan değişikliği dikkate almadan söyleyecek olursak- kurucu iradenin/ kurucu halkın iradesinin tecelli ettiğini rahatça söyleyebiliriz. Bu Anayasada bu günkü tartışmalarımızın mihengini oluşturan maddelerin şu şekilde yer aldığın görüyoruz:

        Madde1- Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir.

        Madde 2- Türkiye Devleti’nin dini İslâmdır: Resmi Dil Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.

        Madde3- Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

        1924 Anayasasında Türk Devleti’nin bayrağına dair bir düzenleme yer almamıştır ama bayrak zaten herkesin üzerinde hiç bir itirazda bulunmadığı bir sembol olarak tartışma dışı kalmış ve anayasa da böyle bir düzenlemeye ihtiyaç hissetmemiştir.

        1924 Anayasası’ndan sonra bazı tarihlerde anayasanın tümü değiştirilmeden bazı maddeler değiştirilmiş, 1961 ve 1982’de ise askeri darbelerin ardından yeni anayasalar yapılmıştır. Doktrin bakımından herhangi bir itiraza uğramamakla birlikte yine de eleştirilerden kurtulamayan askeri darbe dönemi anayasaları da dâhil olmak üzere; “1924’de anayasayı yapan kurucu iradenin yukarıda verilen maddelerinde yer alan değiştirilmemesini istediği düzenlemeler; yani irade, bu gün mer’iyette bulunan anayasa metninde ilk üç madde içerisinde yer almaktadır. 1982 Anayasası’nın askerler eliyle yapılmış veya anayasaya askerlerin elinin değmiş bulunması, 1924 Anayasası’nın üzerinde hassasiyetle durduğu düzenlemeleri tartışılır ve değiştirilebilir kılmamaktadır. Çünkü bu hususlar devletin varlığı ve bekasıyla ilgilidir ve anayasa tarihimizde bir sürekliliği ifade ederler.

        İşte bunun için bu gün “özyönetim”, “özerk yönetim”, “federasyon” gibi siyasal kavramlar etrafında anayasanın değiştirilmesi tartışmasını yapan ve bu maksadın tahakkuku için ülkenin bazı il ve ilçelerinde kalkışma içinde bulunan odaklar, 1982 Anayasası’nın ilk üç maddesinin değişmesi gerektiği konusunda kıyameti koparmakta; bu kesimlere isimlerinin önünde akademisyen, yazar, sanatçı vs. yazan bir takım insanlar da destek vermektedirler. Bunlara göre anayasanın, devletin cumhuriyet olduğuna dair niteliği, başkentin Ankara olması, devletin dilinin (veya resmi dilin) Türkçe olduğunu düzenleyen hükümleri, İstiklal marşını ve bayrağı ifade eden maddeleri pek âlâ değişebilir ve değişmelidir.

        Aslında bu taleplerde öncelikle niyet okuması yaparak konuya yaklaşmamız icap etmekte ve bu talepte bulunanlara “Arkadaş senin başkentin Ankara olmasıyla, devletin dilinin Türkçe olmasıyla, ay yıldızlı al bayrakla ve istiklal marşıyla sıkıntın ne?” demek gerekir. Yine de buna rağmen niyet okumasını bir kenara koyarak meseleye yazımızın başından bu yana açıklamaya çalıştığımız kurucu irade/ kurucu halk kavramından hareketle bakacak olursak şunları söylememiz ve bu tartışmayı bitirmemiz gerekmektedir:

        Kurucu irade/kurucu halk/kurucu millet iradesi bu ülkenin rejiminin cumhuriyet, başkentinin Ankara, dilinin Türkçe olduğunu 1924 Anayasası ile beyan etmiş; bu irade beyanının bir devamı olarak beyanın amacına ve ruhuna sadık biçimde müteakip anayasalar, istiklal marşı ve bayrağı ilave etmişlerdir. Yani Cumhuriyet, Ankara, Türkçe, Ay Yıldızlı Al Bayrak ve İstiklal Marşı, kurucu iradenin/ kurucu halkın/ kurucu milletin hakkı olarak anayasaya değiştirilemez; değiştirilmesi teklif dahi edilemez beyanıyla yerleştirdiği düzenlemelerdir. Şu anda ülkemizin bazı il ve ilçelerinde “hendek savaşları” adı altında bir kalkışmayı organize etmeye çalışan ve her gün şehitler vermemize neden olan yapıların ve onların siyasal temsilcilerinin de ilk savaş açtıkları metnin Anayasamızın ilk üç maddesi olması bizim için yeterince uyarıcı olmalıdır. İçinde bulunduğumuz şartlar Anayasa’nın nasıl ve kim tarafından yapıldığıyla, isabetli olup olmadığıyla ilgili olmaktan daha çok Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığı ve bekasıyla ilgili bir yere gelmiş bulunmaktadır.


Türk Yurdu Mayıs 2016
Türk Yurdu Mayıs 2016
Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele