Sosyal Özellikli Slum Bölgelerinde Mekâna Bağlanma

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

        SOSYAL ÖZELLİKLİ SLUM BÖLGELERİNDE MEKÂNA BAĞLANMA

        Sosyolojik ve sosyal psikolojik açıdan slum veya sefalet mahallelerinde yapılmış olan araştırmalar, bu gibi bölgelerin maddî bakımdan yetersiz olmalarına rağmen, buralarda yaşayan insanların birbirine sağlamış oldukları manevî destek sayesinde karşılaştıkları müşkülleri, yaşadıkları huzursuzlukları gidermiş olduklarını ortaya koymuştur. Bu yerleşme yerlerinde yaşayan insanların buralara, hattâ skid row’lara bağlanmalarının sebebi, yaşadıkları psikolojik tatminlerde aranmış; bu gelir seviyesi düşük insanların, fizik şartlar bakımından üstün özelliklere sahip yerlere yerleştirilmelerine niçin soğuk baktıklarını, fizik şartlar bakımından üstün özelliklere sahip bu yerleri bir süre sonra niçin terk ettiklerini araştırma konusu yapmıştır. Somut gerçek sosyolojik, sosyal antropolojik ve sosyal psikolojik açıdan yapılmış olan araştırmalarla, çok eskiden bu yana bazı roman ve hikâye yazarları tarafından ve çok belirgin bir şekilde, Steinbeck’in Sardalya Sokağı’nda dile getirildiği şekliyle, gözler önüne serilmek istenmiştir.

        Oluşum nitelikleri göz önünde bulundurularak, sosyolojik ve sosyal psikolojik literatürde yer almış iki slum türü tefrikine yer verilmiş olduğunu görmekteyiz. Fizik çöküntü içerisinde, sağlık şartları yetersiz, sosyal karışıklıkların veya problemlerin yaşandığı, nâm-ı diğeriyle sefalet mahallesi denen slum bölgeleri ile, yapısal bozuklukları bulunmasına rağmen, ahenk içerisinde yaşamaya, çoğunlukla eskimiş ve sosyal yönü ağır basan slum bölgelerinde bulunmaktan huzur duyan insanların yaşadıkları sosyal hayata dikkat çekmek üzere yapılmıştır bu ayrım. Bu sosyal ortamı bozarak, hattâ yok ederek yapılan bir şehir yenilemesinin veya “kentsel dönüşüm” uygulamasının yanlışlığına dikkat çekmek üzere ses getiren pek çok araştırma yapılmıştır. Bu yazımız, daha önce yazdığımız “Sulukule Çingeneleri”[1] adlı yazımıza veri sağlamak ve teorik zemin kazandırmak; yöneticilerimizi, Eskişehir’deki ve Ankara Hamamönü’ndeki hayırlı örnek yöneticiler gibi, bir nebze olsun yaptıkları üzerinde düşünmeye sevk etmek için kaleme alınmıştır.

        Yazımızda sergileyeceğimiz sosyolojik ve sosyal psikolojik veriler, “Sulukule Çingeneleri” adlı yazımızda da ifade edildiği üzere, İstanbul’da Topkapı-Edirnekapı arasındaki Sur mahallinden alınarak başka yerlere yerleştirilmek istenen insanların, ne pahasına olursa olsun, çok büyük mağduriyet yaşamalarına rağmen, yeni ve “bakımlı” olduğu iddia edilen TOKİ evlerine gitmediklerini somutlaştırmakta; bazı şeyleri bir defa daha hatırlatmayı amaçlamaktadır.

         

        Şehir yenilemesi, şehirsel alanın, fonksiyonel bir yerleşme alanı hâline getirilmesi, güzel bir görünüm kazanabilmesi, ekonomi ve sosyal sağlık açısından varlığını sürdürebilmesi ve her bakımdan seviyesini yükseltebilmesi için atılmış yenileştirici ve bütünleştirici adımları gerçekleştirmek üzere ihdas edilmiş bir eylem türüdür. Eskilere kadar uzanabilir bazı izleri bulunmakla birlikte, yoğun bir şekilde uygulama alanı bulması, İkinci Dünya Savaşı sonrasına rastlamaktadır. Savaş yıkıntılarını ve ihmalleri yok etmenin yanında, şehirlere güzel ve yeni bir fonksiyonel görünüm kazandırma, bu işlemi cazip hâle getirmiş ve yaygınlaştırmıştır. Ayrıca, kapitalizmin hâkim bir değer olarak kabullenilmeye başlaması, şehir arazisini rant elde etme aracı hâline getirmiş; şehirleşme denen, kırlık alanlardan iş bulmak için şehirlere hücum etme olayı, sürece bir ivme kazandırmış; oturmaya ve ticarete ayrılmış şehirsel alanların, özellikle şehirlerin eskimiş olan merkezî bölgelerinin ekonomik gelirlerini ve vergi oranlarını arttırmaya yardımcı olabileceği düşüncesi de bu süreci âdeta meşrulaştırmıştır.

        Çoğu zaman insan sağlığı, şehirsel düzen ve estetik görünüm ön plâna çıkarılmak istense de, yapılmak istenenin, büyük bir çoğunlukla rant sağlamak amacıyla yapıldığı görülmüştür. Mevzii imar plânları aracılığı ile, zoning kurallarını esnetmek ve kat yüksekliklerini esnetmek suretiyle, yenilemeye tâbi tutulan alanlarda, büyük bir manipülasyona gidilmiş; bazen gerçek olmakla birlikte, bütün bu işlemler daha iyi bir yerleşme veya konut alanı elde etmek için yapılmış olsa da birçok kimsenin mağdur edilmesine, fakir ailelerin eski yerlerinden sürülmesine, bu alanlara varlıklı ailelerin yerleşmesine sebep olunmuştur. Cazip bir ad bulunarak buna ülkemizde “kentsel dönüşüm” diyerek pek çok tarihî ve kültürel alanın bu yolla yok edilmesi veya özelliğini kaybetmesi sağlanmak istenmiştir. Daha sağlıklı bir ortam yaratmak amacıyla yerlerinden sürülmüş olan fakir halk, sığındıkları başka alanların yoğunlaşmasına, varlığı iddia edilen sosyal problemlerin oralara taşınmasına aracılık etmiştir. Sonuçlarından bahsedeceğimiz Boston Batı Yakası araştırmaları, Hollingshed ve arkadaşının Porto Riko’da yapmış olduğu araştırma ve benzerleri, başkalarını mutlu etme pahasına yerlerinden edilen bu insanları inanılmaz derecede mutsuz hâle getirmiştir.

        Evini, mahallesini kaybetmek, iyi komşularıyla kurduğu sosyal ilişkilerden mahrum kalmak, yeni ilişkiler kurmaya zorlanmak, yeni bir tabii çevreye uyma zorlukları yaşamak, eski işini kaybetmek veya eski iş yerine ulaşmada zorluk çekmek, kira veya yeni ev içi yerleşme problemleri yaşamak, yerlerinden edilen bu insanların hayatlarını alt üst etmiş, hayattan beklediklerini zorlaştırmıştır. Batı Yakası araştırmalarında görüldüğü üzere, bu insanların hayatlarını karartmış; onları eski yerleşme yerlerini arar ve özler hâle getirmiştir. Yaşadıkları tehcir olayından dolayı Batı Yakalı kadınların % 73’ü, büyük bir üzüntü duyduklarını, hattâ bunların %27si, yaşadıkları üzüntünün dışında kusma dâhil olmak üzere, mide bulantısı, bağırsak bozuklukları ve depresyon yaşadıklarını ve bu gibi sıkıntıları, tehcir olayından iki yıl gibi bir zaman sonra bile yaşamakta olduklarını ifade etmişlerdir.

        Şehir yenilemesi uygulamalarının yoğun bir şekilde yapıldığı 1950 yıllarından bu yana süre-gelen kırk-elli yıl boyunca, yeniden yerleştirme konusunda mahalle (neighbourhood) ve yerel-toplum (community) konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Birleşik Krallık’ta (İngiltere’de) 1960-1990 yılları arasında yayımlanmış olan elliden fazla[2] kitap, bu şehirsel faaliyetin beden sağlığı bakımından olumlu, insanlar arası ilişkiler, mahalle yapısı ve ruh sağlığı bakımından ise olumsuz sonuçlar verdiğine dair dikkatle düşünmemiz gereken sonuçlar ortaya koymuştur. Bu yabancı ülkeler, bugün bu tür işlemleri yaparken, örneğini vereceğimiz Boston Batı Yakası sonuçlarından ve bazı benzer araştırmaların sonuçlarından ders çıkarmayı ihmal etmemişlerdir. Rant elde etme, birilerini zengin etme veya bu yolla siyasî bir prestij sağlama bakımından, en azından daha tedbirli olmayı benimsemişler; bizde olduğu gibi tekrar tekrar alınmış olan durdurma kararlarına aykırı hareket etme gibi bir tavır içerisine girmemişlerdir.

         

         

        Bu yazımızda söz konusu edeceğimiz araştırmalar, community/cemaat veya yerel-toplum denen topluluklar üzerinde yapılmış olduğu için, bu toplum türünün yapısal özelliklerini bir nebze olsun tanıtmaya çalışalım. Yazımızda ortaya konan araştırma sonuçlarının, sosyolojinin kurucuları arasında yer almış bulunan Toennies ve Durkheim gibi sosyologların yaptıkları teorik belirlemelere aykırı düşmediğini de göstermeye çalışalım.

        Bu konuyu sosyolojinin temel tartışmalarından bir hâline getirmiş olan Ferdinand Toennies, tipolojik bir ayrım yaparak Gesellschaft (cemiyet) veya (association) ile Gemeinschaft (cemaat) dediği toplum türü arasında bulunan sosyal yapı farklarını belirleyecek şekilde geçerliliğini bugün de koruyan bir belirlemede bulunmuştur. Ona göre cemaat, çoğunlukla akrabalık bağlarını koruyan, bireylerinde ait olma duygusu bulunan, kendi kendine yeterlilik özelliği gösteren bir toplum şeklidir. Bu toplum türü, “organik” denen bir bağ ile birbirine bağlanmış olan, dinî ve ahlâkî duyguların güçlü bir şekilde bulunduğu toplumdur. Daha önce yayımladığımız bir yazıdan alıntı yaparak diyebiliriz ki, Toennies, Gemeinschaft und Gesellschaf[3] adlı eserinde “içgüdüsel ihtiyaçları, alışkanlıkları, kanaat, inanç ve eğilimleri temsil etmekte olan tabiî irade ile kavramsal ve sun’î olan aklî irade dayanışmalarının ortaya koyduğu organik ve mekanik hayat türlerinin sırasıyla cemaat ve cemiyet denen toplum şekillerini meydana getirdiğini söylemektedir. Ona göre, cemaatte (aile, köy, küçük kasaba) derin bir heyecanî ruhun hâkim olduğu müşterek iradeye karşılık, cemiyette bireysel denen bir irade hâkim bulunmaktadır. Cemaat, aile hayatının uyum içerisinde bulunduğu, görenek, örf ve dinin hükmünün işlediği bir toplum olduğu hâlde; cemiyet, sözleşme adabının, kanunların ve kamuoyunun geçerli olduğu bir toplum şeklidir.”[4] Émile Durkheim ise, De la division du travail social adlı eserinde, kavramların içeriğinde fazla bir değişikliğe gitmeden Toennis’in “organik” dediğine “mekanik”, “mekanik” dediğine de “organik” demiştir.

        Örneklerini vereceğimiz Batı Yakası ve Porto Riko (Puerto Rico) araştırmaları, Toennies’in “organik” dediği dayanışma türünün geçerli olduğu yerel-toplumlardır. Genelde, bu araştırmalar Toennies’in tipolojik belirlemesini teyid etmişler; güçlü dayanışma ve komşuluk ilişkisi örnekleri vermişlerdir. Diyebiliriz ki, bir ihtiyacın zuhur etmesi hâlinde, bir akşam yemeğini hazırlayabilmek için birbirlerine kap kacak vermekten veya diğer eşyalarını paylaşmaktan uzak durmamışlardır. Çocuklara nezarette bulunmayı paylaşmışlardır. Temas sıklığı, komşularını uzaklarda yaşayan akrabalarının bile önüne taşımıştır. Herhangi bir ihtilâf hâlinde, ara bulucular çekinmeden devreye girerek tarafları yatıştırmaya çalışmıştır.[5] Yaşadıkları mekâna bağlı kalmışlar; cemaat değerlerini benimsemişler; çevre sosyal psikolojisinin önemle üzerinde durduğu mekâna bağlanma ve çevre değerlerine sahip çıkma örnekleri vermişlerdir.

        *

        Boston Batı Yakası araştırmasına, dışarıdan katılmış bir şehir plâncısı sosyolog olarak Herbert Gans’ın, Şehir Yenilemesi Sırasında İş Birliği adlı kitabımıza aldığımız bir yazısını[6] daha önce tanıtmış olduğumuz için, burada bu kapsamlı araştırmanın proje safhasını ve bu mekânda yaşayan insanların demografik ve etnik yapısını, bu araştırmaya Gans gibi dışarıdan katılmış diğer bir sosyolog olan Chaster W. Hartman’ın yaptığı sunumdan yararlanarak tanıtmaya çalışacağız. Chaster Hartman’ın bu konuda yayımladığı diğer yazılarının dışında, konuta yönelmede sosyal değerleri ele aldığı dikkat çekici yazısı[7], araştırma mahallini aşağıdaki şekilde belirtmekte ve Batı Yakası’nın, Boston şehrinin diğer kısımlarıyla karşılaştırıldığında, yüksek yoğunluk gösterdiğini, konutların içerisinin de, dışarısının da aşırı derece kalabalık bir yerleşme yeri olduğunu söylemektedir.

        Burada sokaklar dar ve kalabalıktır. Açık sahalara pek rastlanmamaktadır. Bununla birlikte Batı Yakası oldukça istikrarlı bir nüfus kitlesi barındırmaktadır. Örneklemeye tâbi tutulan insanların % 71’i, 9 veya daha fazla yıldan bu yana bu bölgede yaşamakta; % 56’sı en az 19 yıldan beri, % 24’ü ise Batı Yakası’nda doğmuştur. % 59’u dairelerinde en az beş yıldan daha fazla bir süredir burada oturmakta olan, % 44’ü ise dokuz veya daha fazla yıldır aynı konutta yaşamakta olan insanlardır. Bu veriler şunu göstermektedir ki, hane büyüklüğünde ve yaş tertibinde birtakım değişiklikler olsa da, aileler aynı konutlarda oturmaya devam etme eğilimi göstermişlerdir.

        Kişiler arası ilişki ağına baktığımızda, Batı Yakası’nda ve şehrin çevresinde yaşayan işçi sınıfı mensupları arasında önemli bir karşılıklı etkileşmenin bulunduğu görülmekte ve bu, insanların hayatlarını tamamlayıcı bir unsur olarak kendisini göstermektedir. Hartman, bu belirlemenin, oturma yerinin kalabalıklığı ile yakın bir ilişkisinin bulunduğunu söylemektedir. Bu, bu insanların kendi konutlarının dışında, bizim gecekondularımızda olduğu gibi, başka yaşama yerlerinin daha bulunduğuna; merdivenlerde oturmak, köşe başlarında toplanmak, pencerelerden sarkmak, dükkân sahipleriyle sohbet etmek imkânına sahip olduklarına işaret etmektedir. Bu alışkanlıklar ve çevrede birtakım gezintilerde bulunmak, onlara konut dışında yaşama imkân ve kolaylığı sağlamakta, insanlara kendi dairelerinden kaçma, kendi konutlarının uzantısında yaşama imkânı tanımaktadır. Nitekim, Brown ve arkadaşlarının[8] başka mekânda yapmış olduğu bir araştırma, evlerin önündeki sundurmaların veya verandaların, komşular arasındaki gayrıresmî ilişkileri artırdığını, bunun da, yerel-toplum duygusunu güçlendirdiğini; bunların dışında Kweon ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırma da,[9]güzel bir şekilde düzenlenmiş bahçeleri ve yeşil mekânları bulunan konut-binaların yerel-toplum duygusunun geliştirilmesine katkı sağladığını ortaya koymuştur.

        Büyük nüfus kitleleri için olduğu gibi, bu insanlar için de, şahıslar arası ilişkiler, akrabalık bağları, mekân ile aynîleşme ve belirgin bir duygu olarak insanın bir mekânın parçası olduğunu hissetmesi, insan hayatının önemli bir unsurunu teşkil etmektedir ve bu insanlar da bu duyguyu yaşamışlardır. Hartman, fizik özelliklerin önemine işaret etmekle birlikte, bu özelliklerin sosyal ve kişisel değerler açısından bir anlamı bulunduğunun önemine de dikkat çekmektedir.

         

         

        Batı Yakası araştırması, Massachussetts Devlet Hastanesi’nin katılımı ile Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’ne bağlı Toplum İncelemeleri Merkezi Millî Ruh Sağlığı Enstitüsü’nün sağladığı bir fon ile beş yıl süren bir çalışma sonunda gerçekleştirilmiştir. Bu çok yönlü araştırmanın baş uzmanlığını Harvard Üniversitesi profesörlerinden Dr. Erick Lindeman ile Dr. Gerarld Caplan yürütmüş; araştırmanın koordinatörlüğünü ise Dr. Marc Fried üstlenmiştir. Bu araştırmaya, Massachussetts Genel Hastanesi Toplum araştırmaları Merkezi’inden Dr. Edvard Ryan’dan gayrı, işaret ettiğimiz üzere bir sosyolog olarak Herbert Gans ile diğer bir sosyolog olan Chaster Hartman da dışarıdan katılmıştır.

        Bu yazımıza, konuya sosyal psikolojik açıdan yaklaşmış ve yazılarıyla[10] mekâna bağlanma konusunun dinamiklerine büyük bir katkıda bulunmuş olan Marc Fried’in Peggy Gleicher ile birlikte kaleme aldığı Batı Yakası halkının tehcir öncesi hayatını tasvir eden yazısı ile, Fried’in “Grieving for a Lost Home” adıyla yayımladığı, tehcir sonrasında halkın yaşadığı sosyal psikolojik hâlet-i ruhîyeyi ele alan yazısını esas alarak başlayacağız.

        Marc Fried ve Peggy Gleicher, Journal of the American Institute of Planners adlı plânlama dergisinde, “Some Sources of Residential Satisfaction in an Urban Slum”[11] adıyla yayımladıkları yazılarının hemen başında bir uyarıda bulunarak, yeniden yerleştirmenin insanlar üzerinde yaptığı etkileri değerlendirebilmek için, “slum” denen sefalet mahallelerinin fizik ve sosyal çevresinin ne anlama geldiğinin iyice bilinmesi gerektiğini söylemektedirler. Araştırmaya tâbi tuttukları slum halkı, eski yerleşme yerlerinde yaşadıkları hayatı hiçbir şekilde unutamamışlardır. Boston’un Batı Yakası denen semtinde sosyal psikolojik olarak çok önemli bir araştırma yürütmüş olan bu araştırıcılar, yıkıma tâbi tutulmuş bu semtten başka yerlerde yaşamak zorunda bırakılmış olan bir halkın eski yerleşme yerlerinde bir istikrar içerisinde yaşamış olduklarını söyleyerek, her şeyden önce bu istikrarın ve mekânî hoşnutluğunun sebebinin nereden kaynaklanmış olduğunu araştırma konusu yapmak istemişlerdir.

        Görülmüştür ki, Batı Yakası’ndan hoşnut olma, bu yerleşme yerindeki konut kiralarının ucuz olmasından ve bu insanların kullandıkları konut birimlerinden hoşnut olmalarından kaynaklanmamaktadır. Araştırıcılar, yaşanan hoşnutluğun belli bir yere ait olma duygusundan, konut birimlerinin sınırlarını aşan bir bölge içerisinde yaşamaktan, bireylerin kendilerini “yuvalarında” veya “vatanlarında” yaşıyor olarak hissetmelerinden kaynaklanmış olduğunu; bu duygunun yalnızca belli bir yere alışmış olmaktan kaynaklanmadığını, Batı Yakası’na daha sonra gelmiş olanların da böyle bir duyguyu yaşamakta olduklarını söylemektedirler. Nitekim, büyük kısmı ile İtalyan, Polonyalı ve Yahudi olan halkın arasına 1950 yılında ve daha sonra katılmış olanların 564’ü de, semtin eski sâkinleri gibi, burası için olumlu duygular beslediklerini; o derece ki, bu yeni gelenlerin % 39’u dahi, burasının “vatanları”, “memleketleri” olduğunu söylemişlerdir.

        Araştırıcılar, bu bağlanma durumunun, 1) tümüyle birliği, bütünleşmeyi sağlayan bir ait olma (integral belonging) duygusundan, 2) alışkanlıktan çok, kuvvetli bir tatmin duygusundan, Batı Yakası’nda yaşamaktan zevk duymuş olmaktan kaynaklanan bir genel hasredilmişlik duygusu yaşamış olmaktan(global commitment), 3) belirli bir tatmin (discrete satisfaction) duygusu yaşamaktan kaynaklanmış olduğunu bulgulamışlardır. Nitekim, tasfiyeye tâbi tutulacak olanların % 13’ü burası benim memleketimdir, buradan başka bir yer bilmiyorum, tanıdığım insanların hepsi burada oturuyor, burayı terk edemem; % 38’i, daha az global fakat derin bir kayıp duygusu yaşamakta olduğunu dile getirerek, burada büyük bir aile gibi yaşıyorduk, mutluyduk, herkes birbirine dostça davranıyordu demiştir. %40’ı ise, Batı Yakası’na tam bir bağlılık göstermemekle birlikte, sağlanan gayrı şahsî ortamdan ve semtin rahatlığından dolayı burası için olumlu duygulara sahip olduklarını bildirmişlerdir. Nitekim, daha sonra G. S. G. Wilson ve M. Baldassare[12] ile G. S. Mesch ve O. Manor[13] tarafından yapılmış olan iki araştırma, Batı Yakası için ortaya konmuş bulunan bu bulguların başka yerler için de geçerli olduğunu söyleyerek, “yerel-toplum duygusu/sense of community”, “mekâna bağlanma” ve “komşuluk ilişki ağı veya şebekesi” gibi kavramları kullanmak suretiyle çevre sosyal psikolojisine teorik bir katkı sağlamışlardır.

         

         

        Fried ve Gleicher’in araştırması, bize şehir yenilemesinin olumsuz sonuçlarını vermenin yanında, önemli bir sosyal psikoloji kolu olarak görülmeye başlayan çevre psikolojisi alanında, mekâna bağlanma konusunda ayrıntılı veriler de sunmaktadır.

        Yapılmış olan kapsamlı araştırma, Batı Yakası’nda oturanların büyük kısmı için, bu mekânın, çeşitli faktörlere bağlı olarak, özel bir önemi bulunduğunu ; araştırıcıların edindiği kanaate göre, mekâna olan bağlılığın, başka bir ifade ile mahallî mekânla aynîleşme duygusunun, mahallî yerlerle olan ilişkilerin yanında, sosyal ilişkileri de etkilemiş olduğunu ortaya koymuştur. Araştırıcılar, bu tespitlerine bir açıklık getirmek bakımından, birçok insanın, nasıl bir önem taşımış olursa olsun, mahallî mekânı sosyal ilişkilerin cereyan ettiği bir yer olarak gördüğüne; bir genelleme yaparak, bunun işçi sınıfının yaşadığı diğer mahaller için de geçerli olduğuna ve halkın, köysel toplumlarda sık sık görülen bir özelliği paylaşmış olduklarına işaret etmişlerdir.  Nitekim, paylaşılan bir özellik olarak, Batı Yakası halkı, burada âdeta bir akrabalık ilişkisi sergilemiştir. Araştırma şunu göstermiştir ki, mahallî bölge içerisindeki akrabalık bağları ne kadar güçlü ise, Batı Yakası’na karşı kuvvetli olumlu duygular besleyen şahısların oranı da o derece fazla olmaktadır. Orijinal metinde verilmiş olan Tablo 3, Batı Yakası’na karşı kuvvetli olumlu duygular geliştirmiş olanların oranı, hiç akrabası olmayanlarda % 29, pek az akrabası olanlarda % 37, biraz akrabası olanlarda % 45, birçok akrabası olanlarda ise % 58’dir.

        Batı Yakası’na bağlılıkta, akrabalığın dışında, komşuluk veya sosyal ilişkilerin de büyük bir önemi olduğu görülmüştür. Araştırma şunu göstermiştir ki, Batı Yakası hakkında kuvvetli olumlu duygular beslemiş olanların oranı, komşularına karşı çok fazla yakınlık duyanlarda % 63, sadece yakınlık duyanlarda % 37, herhangi bir yakınlık duymayanlarda ise % 20 olmuştur. Bu konu ile bağlantılı olarak, kendilerine en yakın olduğu düşünülen beş şahsın nerede oturduğu sorulduğunda, Tablo 6 bize, Batı Yakası’nda oturan bu beş kişinin oranının % 42, büyük kısmıyla bu bölgede oturanların oranının ise % 18, çoğunlukla Batı Yakası’nın dışında oturanların oranının ise % 10 olduğunu ortaya koymaktadır. Bazen komşuluk ilişkilerinin, Batı Yakası’na bağlanmada akrabalık ilişkilerinin önüne bile geçmiş olduğu görülmüştür. Yapılan mülâkatlar sırasında, komşulardan sık sık bahsediliyor olması, mahallede herkesin birbirine karşı dostça davranmış olduğunu; komşuluk ilişkilerinin Batı Yakası’nda önemli bağlardan biri olduğunu göstermiş ve  “lokalism” denen bir olayın varlığına işaret etmiştir. Tablo 6’da sunulmuş olan verilerden öğrendiğimize göre, yaşanan insanî yakın ilişkilerin Batı Yakası’nda gerçekleşmiş olması, o insanların Batı Yakası’na karşı olumlu duygular geliştirmesine sebep olmuştur. Nitekim, tahlil sonuçları, akrabalık bağları bulunmamakla birlikte, mahallî temeli olan şahıslar arası ilişkilerin, komşuluk ilişkilerinin özel bir önemi olduğunu; Weenig ve arkadaşlarının daha sonra ve başka bir ortamda yaptığı bir araştırmada görüldüğü üzere, bir insanın şahıslar arası ilişkilerinin fazla olması hâlinde, bağlanmanın da güçlenmiş olduğunu ortaya koymuştur.[14] İşaret ettiğimiz üzere her türlü şahıslar arası ilişkinin oturma yeri çevresinin içerisinde cereyan etmiş olması, bir lokalizm olayının varlığına işaret etmiş ve dikkat çeken bir olay olarak, mahallî fizik mekânın önemli bir görev üstlenmiş olduğunu belgelemiştir. Karşılıklı dostluklar, bir tür imece işi olarak ev işlerinde yardımlaşma, toplum içi katılıma dayalı ortak faaliyetler, sokak, mahallî bar ve alış-veriş yerleri ve benzerleri, bu duygunun güçlenmesinde yardımcı olmuştur.

        Araştırıcılar, ortaya konan ilişkilerde, mekânî düzenin etkisi konusunda da birtakım çıkarsamalarda bulunmuşlar; konuya açıklık getirebilmek için, kullanılan çevreyi belirlemek, mekân içerisinde serbestçe hareket edebilmek veya buna imkân sağlamak bakımından mekânın ne şekilde düzenlenmiş veya yapılanmış olduğu konusu üzerinde de durmuşlardır. İşçi sınıfı için sokak evin bir devamı gibidir. Diğer yönden, konut birimi ile yakın çevre arasında bir geçiş veya sürekliliği sağlayan yegâne unsur sokak değildir. Pencereler, holler, apartmanlar içerisindeki boşluklar veya koridorlar ve apartman binaları arasındaki boşluklar bile, bu kapsamlı araştırmaya başka bir açıdan katılmış olan Edvard Ryan’ın ifade ettiği üzere, sosyal hayatın sürdürülebilmesini, konut birimleriyle sokak arasında kesintisiz bir akış hâlinin devamını sağlamıştır. Bu imkânlardan faydalanıldığı için, çocuklar sokaklarda oynayabilmekte, kadınlar sokaklarda olup bitenleri seyretmek veya olup bitenlere katılmak için pencerelerden sarkabilmektedir. Burada, sokakta ahbaplarıyla çene çalan kadınlara, geceleri köşe başlarında toplanmış erkeklere veya delikanlılara sıklıkla rastlanmaktadır. Ve sıcak gecelerde ailelerin, evlerinin önündeki merdivenlerde oturup komşularıyla sohbet ettikleri gözlenmektedir.

        Belirtmek gerekir ki, bu kimseler için, konut birimleri ile sokak arasında kolayca nüfuz edilebilecek bir sınır bulunmasına rağmen, sübjektif geçiş hürlüğü, konutun yakın çevresini pek aşmamaktadır; mahallî alanı çevreleyen sübjektif bir sınır da bulunmaktadır. İşte bu sınır, Batı Yakası çevresi içinde en fazla şahsî önemi haiz anlamlı alanı sınırlandırmaktadır. Fakat bu sınırın nüfuz edilemez bir sınır olduğu da görülmüştür. Batı Yakası’nı ne kadar iyi tanıdıkları sorulduğunda halkın büyük çoğunluğu bölgenin büyük kısmını tanımış olduklarını ifade etmişlerdir. Tablo 9, Batı Yakası’nın büyük kısmını tanıyanların oranının % 64 olduğunu göstermektedir. Açıkça ortaya konmuş olan husus şudur ki, yalnızca konut birimleri değil, aynı zamanda aynîlik veya ait olma duygularına konu teşkil eden geniş mahallî çevrenin de önemi büyük olmaktadır.

        Araştırıcılar, yazılarının sonunda, sefalet mahallerinin (slumların) temizlenmesi veya tasfiyesi hâlinde yöneticilerin veya ilgililerin yaşanacak olumsuzluklara sebep olmamaları için, 1) sefalet mahallelerinin kötü taraflarının yanında bazı iyi taraflarının da bulunduğuna, 2) yer değiştirmenin ve yeniden yerleştirmenin, sefalet mahallelerinde oturan halkın ferdî ve sosyal intibak durumlarını ne şekilde etkilemiş olduğunun bilinmesine, 3) Batı Yakası’nda olduğu gibi, sefalet mahallelerinde yaşayan halkın böyle bir yerde oturmaktan duymuş olduğu hoşnutluğun nereden kaynaklanmış olduğuna, 4) mekânî çevrenin bir yandan sosyal ilişkilerin cereyan ettiği bir yer olarak öneminin, diğer yandan evin bir uzantısı olarak fizik çevrenin anlamının ve çevre ile ilgili olarak duyulan “ait olma” duygusunun ve mahallî çevrenin konutun tamamlayıcı bir parçası olduğunun bilinmesinin gerekli olduğuna dikkat çekmek istemişlerdir.

        Araştırıcılar, yeniden yerleştirmenin, 1) iyi veya kötü sonuçlarının birlikte hesaba katılması, 2) hangi durumda hangisinin daha çok söz konusu olduğunun önceden kestirilmesi gerektiğine karar verilmesinin önemine işaret etmişlerdir. Bu bağlamda olmak üzere, işe karşı takınılan tavırların değişmesi, meslekî açıdan duyulan tatminlerin artması, azalan akrabalık veya komşuluk ilişkilerinin olumlu yönde gelişip gelişmediği gibi konularda bu yerleştirmenin ne gibi bir katkı sağladığının bilinmesi gerektiğine işaret etmişlerdir. Veya yapılacak yerleştirmenin, 3) suçluluğu[15], bedenî ve ruhî rahatsızlıkları artırıp artırmadığının tespit edilmesinin gerekli olduğunu da önermişlerdir.

         

         

        Daha önce de işaret ettiğimiz üzere, bu yerel araştırmanın yeniden yerleşme sırasında ortaya koymuş olduğu sonuçlar, bize mekâna bağlanma, mekânla aynîleşme konusunda çok önemli ipuçları vermiştir. Buranın kaybedilmesi, Marc Fried’in kaleme aldığı “Grieving for a Lost Home”[16] adlı yazısında dile getirdiği şekliyle, neden bu derece büyük ve yaygın bir üzüntüye veya hüzne sebep olduğunu da gözler önüne sermiştir. Başka bir ifade ile, Batı Yakası’nın tasfiye edilmesi, bireyin yerel-toplum (community/cemaat) duygusu açısından kritik kabul edilen bu yerin kaybedilmesi, neden bu derece yaygın olan bir hüzne sebep olmuştur?

        Bu konunun açıklığa kavuşabilmesi için bu alanın burada yaşayanların hayatları bakımından ne mânâya geldiğinin bir açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. Nitekim, M. Fried ve P. Gleicher’in daha önce yayımlamış olduğu ve özetlemeye çalıştığımız yazıları, bu konuya bir açıklama getirmekteydi. Bu slum (sefalet) bölgesinde yaşayan insanlar genellikle burada yaşamaktan büyük bir tatmin duymuşlar; bu yaşama alanının sosyal ilişkiler ağını temsil etmiş olduğunu, fizikî alanın, evin, yuvanın bir uzantısı veya genişlemesi anlamına geldiğini, bunun da aidiyet duygusunu güçlendirmiş olduğunu görmüşlerdi. Bizdeki gecekondu yıkımlarında, evlerinin çatılarına çıkıp, hayatlarını riske atmaları pahasına yaşadıkları mekânı korumaya çalışan insanlarımız gibi. Tasfiye dolayısıyla yaşanan kriz, mekânın önemini ve alanın davranışları tayin edici özelliğini gözler önüne koymuş; bu yerin kaybı, bu sebeple çok yaygın bir üzüntünün yaşanmasına, bir kayıp mekân hüznünün yaşanmasına vesile olmuştur ve bu duygu travması kadınlarla yapılan mülâkatlardan elde edilmiş olan verilerde çok açık bir şekilde görülmüştür.

        Marc Fried’in çok büyük akisler yapmış olan bu ikinci yazısı, Batı Yakası’nda yaşamakta olan halk ile, bölgenin tasfiye edilmesinden iki yıl sonra başka yerlere yerleşmiş bu halk ile yapılmış mülâkatlara dayanılarak hazırlanmıştır. Veriler, yerleştirme öncesinde, hanelerden gelişi güzel örnekleme yapılarak seçilmiş 473 kadın ile, tasfiyeden sonra, daha önce mülâkata tâbi tutulmuş kadınların %92’si ile ve bu kadınların % 82 oranındaki kocalarıyla mülâkatlar yapılmak suretiyle elde edilmiştir. Tahliller sırasında, erkeklerden yeterli denebilecek bilgi alınamaması sebebiyle, daha çok kadın verilerine dayanmak gerekmiştir.

        Araştırma süreci ikiye ayrılmış; yeniden yerleşme sonrasında uygulanan mülâkatlarda 259 kadına bir hüzünlenme/üzülme(grief) indeksi uygulanmıştır. “Bize söylendiğine göre, birçok kimse, yerlerinden edildikten sonra bir üzüntüye kapılmış ve bir çöküntü hâli (depresyon) yaşamıştır. Siz böyle bir duygu yaşadınız mı?” diye sorulmuştur. Bu soru sorulduktan sonra, indeksin uygulandığı üç özel soru daha sorulmuştur. 1) Bu durumda ne hissettiğinizi anlatır mısınız? 2) Yaşadığınız bu duygu ne kadar uzun bir süre devam etmiştir? 3) Yaşadığınız binanın yıkıldığını gördükten veya işittikten sonra nasıl bir duyguya kapılmıştınız? Şahısların bu sorulara verdiği cevaplar, 1’den 4’e kadar numaralanan bir hüzün (grief) indeksine dönüştürülmüştür. Araştırıcılar, yaptıkları araştırma sonunda bekledikleri sonuca ulaştıklarını görmüşlerdir. Bu bölgede tasfiyeden önce yaşamış olanların, bu bölgeye karşı duydukları hasredilmişlik duygusu (commitment) arttıkça, daha belirgin bir hüzne veya üzüntüye kapılacakları beklenmiş ve bu tahminlerin elde edilmiş verilerle tekrar tekrar desteklenmiş olduğu görülmüştür. Batı Yakası’nda yaşamış olan ve burasını çok seven ve yeniden yerleşme olayından önce kendileri ile mülâkat yapılmış olan kadınların % 73’ü, başka yerlere taşınmaları dolayısıyla çok büyük bir üzüntüye kapıldıklarını söylemişlerdir. Batı Yakası’nda yaşamış olmaktan bu derece memnun olmamakla birlikte, buraya karşı olumlu bir yaklaşım sergilemiş olanların % 53’ü de, benzer bir hüzün ve üzüntü duyduklarını ifade etmişlerdir. Batı Yakası için karasız davranmış veya olumsuz bir duygu geliştirmiş olanların %34’ü ise, gene buradan ayrılmış olmaktan üzüntü duyduklarını ifade etmişlerdir. Hattâ, Batı Yakası’nı gerçek bir vatan parçası olarak algılamamış olanların % 20’si bile, burası için bir üzüntü duyduklarını ifade etmişlerdir. Genel olarak, buradan ayrıldıktan sonra, Batı Yakası’nı kendi vatanı gibi görenlerin % 68’i büyük bir üzüntü duymuş; burasını, kendileri için gerçek bir vatan olarak görmemiş olanların % 34’ü bile, burası için büyük bir üzüntü duyduğunu ifade etmiştir.

        Erkeklerin cevapları kadınlarınkilere nazaran daha az yeterli olmakla birlikte, onlar da esasta kadınlarınkine benzer cevaplar vermişlerdir. Bütün bu cevaplar, Batı Yakası’nda oturmanın uzunluğu ile ilişkili bulunmakla birlikte, Fried, gene de bu unsurun kritik bir unsur olmadığını söylemektedir. Yeniden yerleşme öncesi kendileriyle mülâkat yapılan kadınlar arasında sadece içinde yaşadığı bloku bildiğini söyleyen kadınların % 13’ü, buradan ayrılmış olmaları sebebiyle büyük bir üzüntü duyduklarını söyledikleri hâlde, Batı Yakası’nın büyük bir kısmını tanıyanlar arasında büyük bir üzüntü duymuş olanların oranının % 64 olduğu görülmüştür. Bu şu hususu ortaya koymuştur ki, bir şahsın mahallî alana olan ünsiyeti arttıkça, insanların kendilerini o mekâna bağlı hasretme duyguları artmakta; mahallî olanı “vatan” olarak kabul etme güçlenmektedir.

        Fried, mahallî kişiler arası ilişkilerden, mahallî mekân yönelmelerinden ve bu mekânları kullanmış olmaktan ayrı olarak, yeniden yerleşme öncesi bir sosyal veya kişisel faktörün daha olaya karışmış olduğunu ve bunun, tasfiye olayı dolayısıyla ortaya çıkan hüzün (grief) reaksiyonunu etkilemek bakımından önemli bir rolü bulunduğunu; yerleşme öncesi yaşanan endişenin, bir kimsenin oturma veya yaşama alanını kaybetmesi karşısında yapacağı tepkiyi derinleştirmiş olduğunu söylemektedir. Ona göre, Batı Yakası içerisinde yaşanan genel depresif yönelme, sosyal, kişiler arası ve mekânî ilişkilerin durumunu etkilemiş ve nihaî sonuca bir katkıda bulunmuştur. Böylece, şiddetli bir depresyon yaşamış olan kadınlar arasında, Batı Yakası’nı kendi gerçek vatanı olarak gören hüzünlü kadınların oranı % 81 gibi yüksek bir seviyeye çıkmış; depresif bir yönelme göstermemiş olduğu hâlde, Batı Yakası’nı kendi vatanı gibi gören hüzünlü kadınların oranı bile %58 seviyesinde bulunmuştur.

        Mekâna bağlanma olayını, Terence Lee’nin geliştirmeye çalıştığı Socio-Spatial Schemata Teorisi[17] ile açıklamaya çalıştığımız zaman, Batı Yakası araştırmasında ortaya çıkan verilerinin daha bir önem kazandığı görülmektedir. Bir başka yazımızda[18] kısmen olsun içeriğini açıkladığımız Schemata teorisi, algılama yapan kimsenin kendi realitesini kendisinin inşa ettiğine dayanmaktaydı. İnsan, bu yolla sadece geçmişini değil, gelecekteki aksiyon modellerine şekil veren bilgi yapılaşmasını da oluşturmaktaydı. Bu bakımdan süreç, zamanla bir birikimi de içermekteydi. İşte bunun içindir ki, Batı Yakası’nda daha uzun bir süre yaşamış olan insanlarda görülen bağlanma daha güçlü olmakta; bu mekândan ayrılma da, yaşanan pek çok anı dolayısıyla daha üzücü olmaktadır. Gene bunun içindir ki, bu mekândan ayrılma sırasında yaşanan hastalanma, endişeye kapılma, yeniden yerleştirme öncesinde hareketlerde görülen seviye düşüklüğü, sosyal açıdan tekrar bütünleşme istek ve yeteneğinde görülen atalet ve tedavi olma isteğinden uzak durma bu sebeple göze batan bir görünüm kazanmaktadır.

         

        Ünlü sosyal araştırıcılar tarafından yapılan, sonuçları üzerinde önemle durulması gereken bir araştırmadan daha kısaca bahsetmeye çalışalım.

        A. B. Hollingshead ile L. H. Rogler[19], Porto Riko (Puerto Rico) San Juan Makropolitan bölgesinde inşa edilmiş olan halk konutları ile, zaman zaman med ve cezir olayı dolayısıyla suların istilâsına uğrayabilen derme- çatma gecekondu tipi binalarda yaşayan slum halkı üzerinde yaptıkları derin araştırma sırasında, Boston’un Batı Yakası’nda yaşananlara benzer bir durumla karşılaşmışlardır.

        Slum bölgesinde yaşayanlar, kalabalık, bakımsız, gürültülü, sağlık şartları yetersiz bir mahalde yaşamış olmanın yanında, “aydın” denen kesim tarafından hor görülen, sık sık ayıplanan insanlardan oluşmaktadır. Buna rağmen, komşuları olarak “casero” denen sosyal konutlara yerleştirilmiş olan insanlara nazaran birbirlerine karşı daha düşkün, sosyal bakımdan daha yardımcı ve hayırhah olmuşlardır. Bir plâncının dizaynı olarak inşa edilmiş olan caserolar, mimari açıdan sağlam ve kusursuz, rutubetsiz ve daha büyük olarak inşa edilmiş oldukları hâlde; bu binalar, su ve elektrik hizmetlerinden, diğer imkân ve kolaylıklardan faydalandırılmış oldukları ve bir toplum merkezi oluşturacak konumda bulundukları hâlde, slum bölgesinden alınarak bu sosyal konutlara yerleştirilmiş olan halkın, bu konutları, kiraları düşük olmasına rağmen, beğenmemiş veya benimsememiş oldukları görülmüştür.

        Araştırıcılara göre, bu casero sâkinleri, aileler arasında yaşanan gerginliklerden ve maruz kaldıkları bürokratik engellerden dolayı bu konutlardan bir an önce kurtulmanın yollarını aramışlardır. Öyle ki, bürokrasinin caserolarda uyguladığı kurallar, bu halkın sahip olduğu tali-kültür değerleriyle uyuşmamış; beklediklerinden farklı normlarla karşılaşmışlar, kendilerinden orta-sınıf değer ve kurallarının yanında, birtakım profesyonel değerlere uymaları da istenmiştir. Onlardan istenenler, kendi tali-kültürlerinin bir parçasını oluşturmamış; köklerinden koparılmış bu slum sâkinleri veya köylü muhacirler, bu yeni normları paylaşmak imkânına sahip olamamışlar, problem de bu yabancılaşmadan kaynaklanmıştır. Caserolarda yaşayanlar daha iyi fizik ve ekonomik şartlara sahip olsalar da hayatlarından memnun olmamışlardır. Sefalet bölgesinde (slumlar’da) oturanların hemen hepsi, sağdan soldan topladıkları malzeme ile inşa ettikleri derme-çatma konutlarını sevdikleri hâlde caserolara yerleştirilmiş olanlar, birlikte yaşamak zorunda kaldıkları komşularını ve içinde yaşamak zorunda kaldıkları konutları bir türlü sevememişlerdir.

        *

        Söz konusu ettiğimiz araştırmalardan, özellikle ayrıntısını verdiğimiz Batı Yakası araştırmasından etkilenerek şehir ve mahalle yapılanmamızla ilgili teorik ve pratik değerlendirmelerde bulunmaya ihtiyacımız bulunduğunu düşünmekteyiz.

        1950’li, 1960’lı yıllarda yapılmış olan şehir yenilemesi, özellikle de yeniden şehir geliştirmesi (urban redevelopment) faaliyetlerinin bizde benimsenen genel adıyla kentsel dönüşüm denen icraat; daha önce de işaret ettiğimiz üzere, Amerika’da yaygınlaşmaya başladığı dönemde bazı araştırıcılar tarafından bir federal buldozer[20] faaliyeti olarak görülmüştür. İngiltere’de yapılmış araştırmalarda da büyük tepki çekmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılmış olanlarla aynı zamana rastlamış olan M. Young ve P. Willmoth’un İngiltere araştırması ve benzerleri de, yerel-toplum (cemaat/community) dediğimiz yerleşme yeri üzerinde, hudutları az çok belli bir grup üzerinde yapılmıştır. Bu gibi mahaller, sosyolojinin, sosyo-kültürel antropolojinin ve sosyolojik sosyal psikolojinin temel araştırma birimleri olmuşlardır. “Yerel-toplum” dediğimiz bu araştırma birimleri, belli sınırlar içerisinde yaşanan alan ne kadar sınırlı bulunursa, araştırıcının o oranda üstesinden gelebileceği, bu yüzden de değişkenlerini kolayca belirleyebileceği bir toplum türü olmuştur. Ne var ki, başta sosyoloji olmak üzere, sosyal bilim araştırıcıları yerel-toplum olarak kavramlaştırmaya çalıştığımız community’i, çeşitli şekillerde tarif etmişlerdir. Bazen yaşanılan mekâna gönderme yapılmadan bile tarif etmişlerdir. O kadar ileri gidilmiştir ki, bu yaşama yeri için 94 belirlemenin yapıldığı görülmüştür.[21]

        Bu karışıklığa rağmen yerel-toplum dediğimiz bu araştırma biriminin yerelliği, çok büyük bir çoğunlukla korunmuştur. Görüldüğü üzere Batı Yakası da sınırları yerel olarak belirlenmiş bir toplum olarak araştırma konusu yapılmıştır. Bunun içindir ki araştırmacılarımız, çevre değerlerine sürekli bir şekilde atıfta bulunmuşlardır. Gene bunun içindir ki, Chester Hartman önceki notta verdiğimiz yazısının sonunda anlamlı bir fizik çevre içerisinde daha geniş bir oturma alanı yaşantısının önemli olduğunu belirtmiş; işçi sınıfı için anlamlı bir şekilde plânlanmış bir komşuluk çevresine daha büyük bir dikkat gösterilmesinin önem kazandığına, yenileme projelerinde, olaya farklı bir anlayış ile bakılması gerektiğine işaret etmiştir. Hartman, daha sonra yazdığı bir yazıda[22], Boston’un Batı Yakası’ndan başka bir yerde oturmak zorunda kalanların büyük bir kısmının yapılmış olan yeni binalara yerleşmemiş olduklarını; eski alanlarına yakın yerlerde, kültürel bakımdan benzer alanlarda oturmayı tercih ettiklerini söyleyerek, çevre faktörüne önemli bir atıfta da bulunmuştur.

         

        İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızlanmış olan şehir yenilemesi, özellikle de slum (sefalet mahallesi) temizleme faaliyetlerinin ne gibi olumsuzlukları beraberinde getirdiğini bir kadın duyarlılığıyla çok belirgin şekilde dile getiren Jane Jacobs, The Death and Life of Great American Cities adlı ünlü kitabında, Amerika Birleşik Devletleri’nde yürürlüğe girmiş olan şehir yenilemesi kanunlarının bir fasit dairenin oluşmasına yol açtığını, slum’ı bir yerden başka bir yere taşıdığını, ortaya çıkan sonuçlarının en kötüsü olarak da communty (yerel-toplum) denen yerleşme düzeninin sağladığı sosyal ilişkiyi, komşuluğu, dayanışmayı, çevreye bağlılığı güçlendireceği yerde, bütün bu insanî sosyal özellikleri tahrip ettiğini söylemektedir. Sokakların arabalara değil de yayalara tahsis edilmesiyle, dükkânların veya yaşamalarını zorlaştırdığımız bakkalların evlerin arasına dağılmasıyla mahallelerin daha uygun yaşama alanlarına dönüşeceğine; iş yerlerinin, konut-binaların ve eğlence yerlerinin karışık bir şekilde dizayn edilmesiyle, şehir plânlamasının otoriter bir anlayıştan kurtulacağına işaret etmektedir.

        Eskiden yabancısı olmadığımız ve Jane Jacobs’un yaygınlaştırmaya çalıştığı bu görüşler, bugün için ülkemizde geçerliliğini yitirmiş olsa da, Andreas Duany, Elizabeth Plater-Zeyberk, İngiltere’de uluslararası şöhrete kavuşmuş bir mimar olan Richard Rogers gibi kimselerin elinde Yeni Urbanism denen bir anlayışın doğmasına zemin hazırlamıştır. Daha önce zikrettiğimiz araştırmaların ve benzerlerinin etkisiyle, bu kişiler, şehir mekânlarının küçük mahallelere, semtlere veya mıntıkalara, yol veya koridorlarla bölünerek; konut-binalarla, işyerleriyle, dükkânlar, parklar, okul ve kilise gibi müesseselerle belli oranda harmanlanarak plânlanmasını önermişlerdir.

        Ülkemizde mücavir sahaların belediye hudutları içerisine alınmasıyla, seçim kazanmak amacıyla il ve ilçe hudutlarının değiştirilmesi ve köylerin, tarım arazilerinin belediye hudutları içerisine alınmasıyla, büyük tarım arazilerinin ve yeşil alanların korunmasını sağlayan, çevre değerleri olarak ecocentrism’in ve preservationism’in yok edilmiş olması, bugün sık sık karşılaşmakta olduğumuz bir olaydır. Ecocentrism, tabiatı, kendi açısından değerlendirmeye çalıştığımız bir değer-yönelmesidir. Preservationism, holistik tabiat görüşü yaklaşımı ile, dokunulmamış, bozulmamış veya el değmemiş ekosistemi oluşturan parçalardan daha fazla bir şeyi ifade eden[23]; bireysel parçaların üstünde ve ötesinde tabiatın korunmasını ifade eden bir değer-yönelmesidir. Resourcism, kaynaklarımızı bilgisizlik, ilgisizlik ve basit menfaatlerimiz uğruna nasıl yok ettiğimizi hatırlatan; Anthrocentrism ile homocentrism kavramaları ise, çevrenin insan ihtiyaçlarını nasıl veya ne derece tatmin ettiğini gündeme getiren[24] değer-yönelmelerimizdir. İçine sindirdiği bu değer yönelmelerinin dumura uğratılmasına veya ihmal edilmesine göz yummayan, kendisinin dışında bu dünyada başkalarının da yaşadığını düşünebilen insanların takındıkları tavırlardır (attitudelerdir) ki, doğruya, iyiye, güzele teveccüh ettiği zaman, benimsenmesi gereken değerler gün yüzüne çıkabilmektedir. Batı Yakalılar, biraz da bu yüzden yüksek binalarla doldurulmuş eski yerleşme yerleri için üzülmüşlerdir; yenisine de bağlanamamışlardır.

        Değerlerimiz, aynı zamanda içerisinde yaşayacağımız konutların niteliğini de belirlemektedir. Şehir yenilemesi veya kentsel dönüşüm, ister TOKİ, isterse belediyeler ve özel sektörler eliyle gerçekleştirilmiş olsun, yıkılanın yerine, bir şekilde de olsa, yenisinin yapılmasını gerekli kılmıştır. Bina yüksekliklerini artırarak, yaşama alanlarını kısıtlayarak, belirli bir alana daha fazla bina sığdırmaya çalışarak, aynı projeyi tekrar tekrar aynı yerde ve başka yerlerde uygulayarak pek çok uygulamanın yapıldığı görülmektedir. Bu konut-binaların içerisinde yaşayacak ailelerin sosyal yapılarını, mesleklerini, iş hayatını, zevk ve yaşam tarzlarını hesaba katmadan, barınma ve kritik eşik normları dâhil olmak üzere her türlü yoğunluk standardına uyulmadan, çevresi de dâhil olmak üzere göze güzel görünmeleri için hiçbir özen gösterilmeden, bir kelime ile bireyin değerli bulduğu şeylerin büyük kısmını veya tamamını hesaba katmadan yapılmaktadır, Puerto Rico’da yapıldığı gibi.

        Yol geçmez, kervan geçmez yerlerde, birbirinin içine girecek şekilde bir örnek olarak inşa edilmiş, adlarına “villa” denen kooperatif evlerinin çevreye, değerlerimize, şehrin bütününe ve arsa veya yerleşme yeri spekülâsyonu ile yabanıl hayata, dengesini bozmak bakımından tabiata verdiği kalıcı zararları düşündüğümüzde, yapılanın bir şehir geliştirmesi olmadığını görüyoruz. Her türlü altyapı hizmetini götürmeyi güçleştiren, şehir merkezi ile ve şehir kurumlarıyla irtibatın kesintiye uğramasına yol açan bu şehirsel savrulma veya yayılma (sprawl), kültürü yaratmış olan şehirden pay almayı engellemiş, dağılmalara, kopmalara ve şehre yabancılaşmaya sebep olmuştur. TOKİ denen kurum da, nerede boş bir arazi parçası bulduysa oraya, uzak yakın demeden birbirinin benzeri, zevkten azade, bugün Batı’nın yıkmayı amaçladığı, özellikle yaşlılar ve çocuklar için mahsurlu oldukları sayısız araştırma ile belgelenmiş yüksek ve çok birimli binalar [25] yaparak, sosyal değerlerimizi, özellikle yaşanan dönemin değerlerini, tabiata yakın olma imkânımızı yok etmektedir. Ne yazık ki, TOKİ’nin yaptıkları, ağaçlandırılmış, dışarı taşma imkânı sağlayan, toprağa yiyeceği bir şeyler dikmiş olan insanımızın, sosyal hayata katılmaya, komşuluk ilişkileri geliştirmeye aykırı düşmediği için bağlandığı gecekondular kadar sosyolojik ve psikolojik tatmin sağlayan binalar değildir.

         

        Birçok kimse tarafından ütopik olarak bulunsa da, Yeni Urbanism denen yaklaşımdan ilham alarak bir özlemi, birlikte ve huzur içerisinde yaşama idealini tasvire çalışalım ve böyle bir mahalle hayatını neden yaşamayalım diyelim.

        Bazı Amerikan filmleri, nasıl bir şehirde yaşamak istediğimizi belirleyen görüntüler verirler. Bu sahnelerde, çitler veya parmaklıklarla çevrili güzel, bakımlı bahçeler içerisinde konuşlandırılmış bir veya iki katlı müstakil evler görüntülenir. Bu mahallelerde yaşanan hayata baktığımızda Nobelli Fransız romancı Roger Martin du Gard’ın yaptığı tasvire benzeyen, bisiklet ile o kapıdan bu kapıya uğrarken sağa sola gülümseyen, selâm veren, “merhaba” diyen, bazen bisikletini durdurup bahçe kapısını aralayıp ev halkıyla sohbet eden postacıyı, sütçüyü, evlere ekmek dağıtan hizmetliyi görür gibi oluruz. Burada, müşterilerini güler yüzle kabul eden, hâl-hatır soran, onlara adları ile bile hitap edebilen satıcılara rastlarız. Yayalara mahsus yollarda paten kayan çocuklar, piyasaya çıkmış gençler, sevgililer veya yetişkinler vardır burada. Ağaçlandırılmış yol kenarlarında bahçeler, aydınlık pastaneler, yiyecek yerleri, güvenle alış-veriş yapabileceğiniz dükkânlar bulunur.

        Burada, geniş meydanlar, fıskiyeli, heykelli havuzlar, sevimli köprüler, çiçeklerle süslenmiş parklar; evlerin bahçelerinde de kameriyeler bulunur. Buralarda çocuk bahçelerinin, oyun yerlerinin bulunduğunu görürsünüz; trafik dolayısıyla tıkanmayan geniş, ferah ve gürültüsüz yollarda bakımlı, geniş pencereli, bazen panjurlu, kırmızı kiremitli evlere baka baka dolaşabilirsiniz. Temiz pak giyinmiş erkek ve kadınlara rastlarsınız. Okul otobüslerini ve diğer taşıt araçlarını tonton, güler yüzlü şoförler kullanıyordur. Burada yaşayanların yüzlerinde mutluluk izleri görürsünüz. Bu insanların pek çoğunun birbirini tanıdığına; birbirlerini selâmlayıp iyilikler dilediğine şahit olursunuz. Mahalle, zaten insanların birbirleriyle ilişkilerini kolaylaştıracak şekilde plânlanmıştır. Komşular arası ilişkiler gururlanılacak bir seviyededir. Sabahları çocuklarını okula götüren veya okul otobüsüne bindiren annelerin kendi aralarında tatlı tatlı sohbet ettiklerini; yaz gecelerinde kapı önlerinde, bahçe parmaklıklarının önlerinde birbirleriyle sohbet ettiklerini görürsünüz. Mahallî idare toplantıları, kavgasız, gürültüsüz, sonuçta huzurlu ortamı daha da huzurlu bir hâle getirecek kararlar alınarak sonuçlandırılmıştır. Kimse kendisini ötelenmiş, tecrid edilmiş hissetmemektedir. Herkes herkesin mahremiyet alanlarına karşı saygılıdır. Yardım istendiği zaman kimse bir esirgemede bulunmaz. Bütüne ait problemlerin hâllinde herkes elini taşın altına koymaktan çekinmez. Burada, mahallenin kedileri, köpekleri ve kuşları da bu huzur ortamından pay alırlar. Mavi göğü, güneşi, temiz havayı, gecenin sessizliğini hep birlikte paylaşmaktan mutluluk duymaktadırlar. Yağan karın tadını birlikte çıkarmayı kendileri için bir sevinç kaynağı hâline getirmeyi becermişlerdir. Çok zor şeyler midir bunlar? İstenirse bunları pekâlâ gerçekleştirmenin bir yolu bulunabilir. Dünyada bazı yerlerde örnekleri bulunuyorsa, bizde niye olmasın ki?

         


        [1] Yörükân, Turhan, “Sulukule Çingeneleri” Türk Yurdu, 2015, 335, ss. 65-67.

        [2] Franklin, B. and Martin Symes, Issues in Urban Regeneration: An Annotated Bibliography, School of Architecture, Univ. of Manchester, 1991. Özellikle “Neighbour and Community” bölümü, ss. 87-101.

        [3] Tönnies (Toennies), F., Community and Association, Charles P. Loomis çevirisi, London: Routledge and Kegan Paul, (1890), 1955.

        [4] Yörükân, Turhan, Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Öğrenme, Etkileşme, Sosyalleşme, Kültür ve Kişilik, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2013, ss. 240-241.

        [5] David Poponoe’nin “Urban Residential Differentiation: An Overview of Patterns, Trends, and Problems” (Sociological Inquiry, 1973, 43, ss. 35-46) adlı yazısı ile, Ralph Taylor’un “Neighborhood Physical Environment and Stress” adıyla G. W. Evans’ın derlediği Environmental Stress (Cambridge: Cambridge Univ. Press, 1982) adlı kitabına yazmış olduğu yazısında ifade ettiği şekilde, mahallenin arkadaşlığı ve arka çıkmayı sağlayan bir mahal olarak, sosyal etkileşmeyi sağladığını; içerisinde yaşayanların mahallen kabul edilmiş normlara sadık kalmaları bakımından sosyal kontrol sağlamış olduğunu; korkunun ve tehdinin en aza indiği bir mekân olarak güven ve huzur verdiğini; resmî ve gayriresmî olarak, katılarak paylaşmak bakımından bireyler arasında bir teşkilâtlanmaya ön ayak olduğunu; ana-baba ve çocuk, çocuk ve çocuk etkileşmesi bakımından sosyalleşme için odak noktası oluşturduğunu söyleyerek, yaptığımız belirlemeleri teyid etmişlerdir.

        [6] Gans, H. J., “Bugünkü Yeniden Geliştirme ve Yeniden Yerleştirme Plânlamasının İnsanî Yönleri”, Turhan Yörükân’ın derlediği Şehir Yenilemesi Sırasında İş Birliği (Ankara: Nobel Yayınları, 2. baskı, 2006) adlı eserde, ss. 105-140; H.J. Gans, The Urban Villagers, updated and expanded edition, New York: The Free Press, 1962, 1982.

        [7] Hartman, C. W., “Social Values and Housing Orientations, The Journal of Social Issues, 1963, 19, ss. 113-131.

        [8] Brown, B. B., J. R. Burton and A. L. Sweaney, “Neighbors, Housholds and Front Porces: New Urbanist Community Tool or Mere Nostolgia”, Environment and Behavior, 1998, 30, ss. 579-600.

        [9] Kweon, B. –S., W. C. Sullivan, and A. R. Wiley, “Green Common Spaces and the Social Intergration of Inner-City Older Adults”, Environment and Behavior, 1998, 30, ss. 504-519.

        [10] Daha sonra tanıtımını yapacağımız söz konusu iki yazının dışında bakınız: M. Fried, “Transitional Functions of Working Class Communities: Implications for Forced Relocation”, M. Kanto’nun derlediği Mobility and Mental Health (Chicago: C. C. Thomas, 1965) adlı eserde; M. Fried and J. Levin, “Some Social Functions of the Urban Slum”, B. Frieden ve R. Morris’in derlediği Urban Planning and Social Policy (New York: Basic Books, 1968) adlı eserde; “Residential Attachment: Sources of Residential and Community Satisfaction”, Journal of Social Issues, 1982, 38, ss. 107-119 ve “The Structure and Significance of Residential Satisfaction”, Population and Environment, 1984, 7, ss. 61-86; “The Neighborhood in Metropolitan Life: Its Pschosocial Significans”, R. B. Tylor’un derlediği Urban Neighborhoods (New York: Praeger, 1986) adlı eserde; “Continuities and Discontinuities of Place”, Journal of Environmental Psychology, 2000, 20, ss. 193-205.

        [11] Fried M. and P. Gleicher, “Some Sources of Residential Satisfaction in an Urban Slum”, Journal of t


Türk Yurdu Nisan 2016
Türk Yurdu Nisan 2016
Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele