Bundan Böyle İslam Bilimle Çatışacak!

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

        BUNDAN BÖYLE İSLAM BİLİMLE ÇATIŞACAK!

        Endüstri Devriminin ardından yaşadığımız gelişme süreci, cinin şişeden çıktığını ve bir daha da girmeyeceğini bize gösterdi. Bu gün insanın aklını ve zekâsını kullanarak gelmiş olduğu nokta, bazılarınca -fantastik bir isimlendirmeyle ve heyecanla- “4’üncü Sanayi Devrimi” olarak adlandırılmaktadır.[1] Göstergeler bize insanın aklını bu kullanma biçiminden vazgeçmeyeceğini ve bu bilimsel sürecin durmayacağını söylüyor.

        İnsan aklı ve bilim, bize yepyeni ve fakat bir o kadar da sorunlu bir gelecek “vaat” ediyor: Fransız televizyonlarından bir bilimsel kanal (Science & Vie) bir programında -ilk bakışta tamamen masum ve meşru gözüken- çocuk sahibi olamayan ailelerin tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi kılındığı tekniklerden bahisle başladığı programını, ustaca sperm bankalarına, yapay döllenmeye ve yapay rahim çalışmalarına taşıdı. Programda Avrupa’nın bir ülkesinde ve ABD’de faaliyette bulunan sperm bankalarının, kimlikleri gizli ya da açık donörlerden temin edilmiş stoklanmış spermlerden siparişe göre (ırk, renk, boy, zekâ, cinsiyet vb. gibi) envantere sahip bulunduklarını ve taleplerin karşılandığını bu tür merkezlerin yetkililerinin ağzından ifade etti. Başlangıçta tamamen ve masum şekilde çocuk sahibi olamayan ailelerin bu haklı taleplerini karşılıyor gibi görünen bilimsel araştırmaların, laboratuvar ortamında yapay döllemeye ve müteakiben yapay rahimle yine laboratuar ortamlarında cenin üretimine yönelik çok önemli adımların atıldığını ve bunun gelecekte mümkün olabileceğini biz insanlığa müjdeledi(!). Bu mümkün olabilir mi? Bunu şimdilik bilemiyoruz. Ancak böyle bir ihtimal karşısında tüm geleceğimizi ilgilendiren, psikolojik, sosyo-psikolojik, hukuki, güvenlik ve etik, devasa birçok sorunlarla baş başa kalacağımız, şimdiden kendisini ihsas ettirmektedir.[2]

        Bundan ayrı ve önemli olarak şu sorunun alacağı cevap ise biz insanlığı çok ciddi teolojik bir tartışma ve “şüphe” ile karşı karşıya bırakacak gibi görünüyor: Laboratuar ortamında yapay dölleme sonucu yapay rahimde cenin üretme ameliyesi eğer başarılı olursa ve bu cenin tıpkı normal süreçlerde var olan bir insanoğlu olarak yeryüzüne arz-ı endam ederse; bu durumda bu varlığın ruhunun, yani canlılığının kaynağı Tanrısal bir öz olan ruh mu olacaktır, yoksa ruh hücresel canlılığın bir neticesi olarak mı kabul edilecektir? Eğer bu canlılık hücresel canlılığın bir yansıması ve sonucu olacaksa -her nekadar hücrenin yaratıcısı olan bir Tanrı fikrinde sabit dursak bile- bu durumda Tanrı’nın yaratma kudreti, iradesi nerede duracaktır? Bir başka şekilde soracak olursak, kendi âdetlerine mahkûm ve mecbur bir Tanrı söz konusu olabilir mi?[3] Yoksa böyle bir durumda Tanrı (Allah), insanın tüm bu yapıp etmelerine karşılık olarak onun talebi yönünde istediği cevapları yaratarak yine kendisini gâip, aşkın/müteal ve akıl değil iman konusu mu, kılmış olacaktır?

        Acaba Bilim Bizi Nereye Götürüyor?

        Termodinamiğin birinci yasası; “enerjinin yoktan var, vardan yok edilemeyeceğini; evrendeki enerjinin ilk var olduğu andaki gibi tüm değişimlere rağmen sabit olduğunu” söylemektedir. Bu yasa Einstein’in meşhur E= m.  eşitliği ile birleştirildiğinde bizi enerjinin maddenin bir başka formu (veya tam tersi) olduğu sonucuna götürmekte; buradan hareketle de maddenin korunumu yasası ile enerjinin korunumu yasası aynı olgunun farklı ifadesi, yani aslında aynı şey olmaktadır. Bu durumun tabii bir sonucu olarak maddeyi enerjiye dönüştürdüğümüzde evrendeki enerji miktarı değişmemekte, enerji bir formdan başka bir forma geçmektedir. Maddenin aynı zamanda enerji olmasından hareketle güneş enerjisinin veya başka bir hâle dönüşmüş olan enerjinin tekrar maddeye dönüştürülmesi düşünülebilir. Ancak şimdiye kadar olgular gözlemler bize böyle bir sürecin yaşandığını göstermemiştir. Bunun nedeni termodinamiğin ikinci yasası olan entropidir. Entropi tersine işlemeyen/geriye dönemeyen bir süreçtir. Yani bir kere enerjiye dönüşen madde, tekrar maddeye dönüşmemektedir. Bu olgu evrenin var olduğu andan itibaren böyledir.

        Bu yasaya; yani entropi yasasına göre tüm fiziksel yapılar (gezegenimiz, güneş sistemi, tüm evren) dağılmaya, çözülmeye, tükenmeye mahkûmdur. Caner Taslaman fiziğin bu temel yasasını ve bunun felsefi yansımalarını şöyle ifade etmektedir:

                 “Bu yasayla, enerjinin, sürekli, daha çok kullanılabilir bir formdan daha az kullanılabilir bir yapıya doğru değiştiği söylenir. Kısacası, evrende düzensizlik sürekli artmaktadır ve bu tek yönlü tersinemez bir süreçtir. Evrendeki enerjinin tüm değişmelere karşı sâbit kaldığını söyleyen birinci yasa bir eşitlikle belirtilmesine karşın, evrendeki enerjinin sürekli daha düzensiz bir hâle gittiğini söyleyen ikinci yasa (düzensizliğin artışı, entropinin artışı veya pozitif entropi değişikliği olarak ifade edilir), eşitsizlikle belirtilir… En ünlü fizikçilere göre fiziğin en temel yasası olan entropi; başarılı bilimsel bir teori olmak için farklı bilim felsefecilerince ortaya konmuş olan gözlem ve deneye dayanma, yanlışlanabilme, öngörü yeteneği, başarılı matematiksel açıklama gibi kriterlerin hepsini de karşılar...

                 Bazıları itiraz olarak insanların yaptıkları makinelerin veya binaların düzensizlikten düzene geçiş olduğunu, ayrıca negatif entropi aldığımız bitkilerin varlığının da entropi yasası ile çeliştiğini söyleyebilir. Burada dikkat edilmesi gerekli nokta, termodinamiğin ikinci yasasının izole bir sistemdeki toplam entropinin arttığını söylemesidir. Evrenin bir bölümünde oluşan düzenin bedeli, mutlaka başka bir bölümünde daha büyük çapta bir düzensizlik olarak ödenir. Örneğin bir binayı ele alalım. Binanın yapımı için kullanılan maddeler (demir, tahta vb.)dünyanın hammadde kaynakları yok edilerek elde edilir, ayrıca binanın yapımı için belli miktarda bir enerji sarf edilir. Tam bir hesap yapıldığında yol açılan düzensizliğin miktarı her zaman düzenden fazladır...

                 Yapılan hesaplar canlıların, makinelerin ve tüm düzenli yapıların düşen entropilerinin bedelinin sistemin bütününde daha çok entropi artışı olarak ödendiğini ve termodinamiğin ikinci yasasının hiç bir şekilde ihlâl edilmediğini göstermektedir...

                 Tek yönlü süreçler sonun habercisidir. İnsanın yaşlanma süreci de evrendeki entropinin artışı da böyledir. Aslında evrendeki entropinin artışına sebep olan birçok tek yönlü süreci sürekli gözlemlemekteyiz. Isı, hep sıcaktan soğuğa doğru akar, hiçbir zaman soğuktan sıcağa doğru akmaz. Sıcak bir çayın her zaman soğuduğunu gözlemleriz, ama hiçbir zaman odadaki sıcaklık çaya doğru geriye akarak (süreç tersinerek) çayımızı ısıtmaz. Bisikletimizin frenine basarak durmamıza yol açan süreç ısıyı açığa çıkarır, ama hiçbir zaman Güneş’in ısıttığı bisikletimizin hareket ettiğini göremeyiz. Parfümümüzün kapağı açıksa koku odaya dağılır, ama odanın içindeki dağılmış moleküller tekrar bir şişeyi doldurmazlar.” (Caner Taslaman, MÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi,2006/I. s,89-92).

                 Termodinamiğin İkinci yasası olan entropi bize bu tersinemez sürecin sonunda, kullanılabilir enerjinin sıfırlanıp her şeyin hareketsiz kalacağı dünyanın ısı ölümü denilen maksimum entropi hâline varılacağını söylemektedir Kullanılabilir serbest enerjiyi bitirdiğimiz an, hareket yeteneğimizi ve iş yapabilme imkânımızı da tüketeceğiz. Bir başka şekilde ifade edilecek olursa; tek yanlı süreçler ölümün habercisidir ve evrende sürekli düzensizliğe doğru bir gidiş vardır. Fizikte, entropinin artışı olarak ifade edilen bu süreç sonsuza dek devam edemez. Isı tek yönlü olarak sıcaktan soğuğa durmadan akar ve sonunda her yerde aynı sıcaklığa erişilince hareket duracaktır. Evrenin bu şekildeki sonu “ısı ölümü” (heat death) veya “termodinamik denge” (thermodynamic equilibrium) olarak isimlendirilmektedir. (Taslaman, S.96).

                 Entropi, Allah’ın evrene ve dolayısıyla gezegenimize koyduğu ve kaçınamayacağımız bir yasadır. Ama biraz dikkat edilince fark edilir ki; bizi bir finaliteye/sona götürmekle beraber hayatın varlığının ve devamlılığının da bu yasa ile mümkün olduğudur.

                 Endüstri Devrimi’ne kadar insanoğlu finali -her hâl ve şartta- sona eriş olmakla beraber hayatın varlığının da bu yasanın varlığı ile mümkün olduğu böyle bir hikmetli evrende, tabii düzenle daha uyumlu bir yaşama biçimini sürdürüyordu. Endüstri Devrimi bu süreci bir daha geriye döndürülemeyecek bir şekilde kırılmaya uğratmıştır. Çünkü insanın yapıp ettiği her eylem entropiyi artırmaktadır. Her şey enerjiye muhtaçtır. Gezegenimizin tabii seyri içerisinde enerji dışarıdan bir girdi olarak güneşten temin edilir. Bu enerjiyle bitkiler fotosentez yapar; hayvanlar ve bizim için besin üretir, canlılık sağlanır. Bizim, yani insan aklının ve etkinliğinin ortaya koyduğu her icad, doğal düzene her müdahale yeni bir enerji talebidir ve entropiye; yani yokoluşa, tükenmeye yeni bir ivmelenme ilave etmektedir. Endüstri Devrimi’ni yaratan insan aklı, sonraki süreçte de çalışması tamamen enerji girdisine bağımlı teknolojiler yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Oysa hangi kaynaktan elde edilirse edilsin kullanılabilir enerjinin dışında kalan enerji, bir daha kullanılamayacak biçimde bir başka hâle dönüşerek, toplam enerji mikarında bir artış meydana getirmeden bir yerlerde durmakta ve artık bir işe yaramamaktadır. Endüstri Devrimi entropiyi çok ama çok hızlandırmıştır.

                 İslam Bundan Böyle Bilimle Çatışacak (mı?)

                 İslam geleneği Batı geleneğinde yaşandığı biçimiyle hiçbir dönemde bilimle din çatışmasını bu güne kadar yaşamadı. Ancak İslam geleneği Endüstri Devrimi’ni de yaratamazdı; yaratmadı. Çünkü İslam ve tabii ki Kitap, mü’mine dünyadan ve aklını kullanmaktan geri kalmamasını; akletmesini, fikretmesini söylüyordu, ama bunları Tanrı’ya (Allah’a) götürücü bir eylem olarak görüyordu. Dolayısıyla bilimin bu dallarıyla meşgul olan âlimler “nasıl”ın değil, ”niçin”in cevabını arıyorlardı ve bu arayış doğal olarak Müslüman bilim adamını sınırlarını Kitab (Kur’an)’ın belirlemiş olduğu bir alanda bilimsel faaliyette tutuyordu. Çünkü Müslüman bilim insanının gözünde dünya hükmedilmesi gereken bir varlık değil, ahiret yurdunun elde edilmesi için katlanılması ve geçici olarak ikamet edilmesi gereken bir ağaç gölgesiydi. Dolayısıyla böyle bir zihnî zeminden bilim din çatışması çıkmazdı ve çıkmamıştır. Kaldı ki Kitab’ın insanoğlunu kuşatan çevreye ve orada olup bitenlere dair söyledikleri ile ne olgular ne de gözlem çelişmediği gibi, Müslüman bilim adamının önünde teolojik felsefe yapabileceği oldukça geniş bir alan açıyordu. Tarihsel olarak böyle olmuş, felsefe İslam geleneğinin en mümbit bir alanını teşkil etmiştir. Nitekim tek başına kelâm dahi Batı düşüncesi ile boy ölçüşmeye yeten bir düşünsel argümanlara ve birikime sahip olmuş; Orta Çağ Avrupa felsefesinin dayanaklarını oluşturan fikirlerin ve önermelerin fideliğini yapmıştır.

                 Batı Geleneği, özellikle Rönesans’ın ardından Kitap’ın’(İncil) ve Kilise’nin gözleme ve olgulara uymayan beyanlarından dolayı Batılı bilim adamını din dışı bir alana savurmuş; bu alanda bulunan ve/veya yaratılan bilgi ise hikmeti değil egemenliği ve cenneti bu dünyada arayan bir maksada yönelmiş; bu süreç 1750’lerde Endüstri Devrimi’ni yaratmıştır.

                 İnsan aklının bu kullanılma biçiminin bir sonucu olarak bu sürecin şimdilerde de 4’üncü Sanayi Devrimi olarak yapay zeka, robotlar, mega veri, şeylerin interneti, 3D yazıcılar vb. gibi bilim ve mühendislik çalışmalarına yöneldiğini görmekteyiz. Ayrıca bilim bir yandan genom teknolojileri ve klonlama çalışmaları, diğer yandan da yapay dölleme, yapay rahim ve birer kod numarasından ibaret olacak olan insan üretimi imasıyla da geleceğimizi belirleyeceğini iddia etmektedir.

                 Kapalı bir sistem olduğu için[4] tükenmekten ve yok oluştan kaçınamayacak olan Güneş’in[5] yaratmış olduğu ve bize lütfettiği enerji ile hayatını sürdüren gezegenimizde, termodinamiğin bu ikinci yasasının işleyişini daha da hızlandıran ve insanı Tanrı’dan uzaklaştırann bir sürecin başlangıcı olarak okunabilecek olan Endüstri Devrimi’nde Müslümanların payı yoktu. Bu açıdan bu gün gezegenimizin karşı karşıya bulunduğu ve işin içinden nasıl çıkacağımıza dair henüz ortaya net hiç bir çarenin konulamadığı çevre sorunlarından da Müslümanlar sorumlu olmadı. Ancak yukarıda sperm bankası, yapay dölleme, yapay rahim, siparişle üretilen bir kod numarasından başka bir şey olmayacak olan insan fikri karşısında İslam, bilimle çatışacak ve çatışmak zorundadır. İşte tam burada biz Müslümanların her şeyi ama her şeyi tahrip eden bu Batılı akıl karşısında “nerede durmalıyız ve ne yapmalıyız, sorularına da anlamlı cevaplar ve alternatifler üretmek mecburiyetimiz bulunmaktadır.

         


        [1] Bu yılki Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda kavram resmi bir nitelik de kazandı sanki…

        [2] Mesela böyle bir ihtimali İslâm’ın hayata ve varoluşun anlamına dair beş temel ilkesinden birisi olan sadece “neslin korunması” açısından mütalaa ettiğimizde dahi ne kadar korkunç bir tablonun mümkün olduğu görülecektir.

        [3] Bu hipotetik ve akla ziyan soruları sormamızın nedeni- kimse yanlış anlamasın inanmaya dair bir tereddütün izharı değil- insan aklının sınırlarının nerelere kadar uzanabileceğine bir kere daha dikkat çekmek; aklımızın tuzaklarına karşı kendimizi uyanık tutmaktır. Bu satırların yazarı şu önermeyi imanın konusu olabilecek mikyasta kabul eder: Aklımız da diğer yetilerimiz gibi bir imtihan/fitne aracından başka bir şey değildir.

        [4] Ve Allah öyle irade buyurduğu için... Hiç şüphesiz Allah dilerse güneşin enerjisi asla tükenmez.

        [5] Güneş, enerji kaynağı olma vasfını bir dış kaynaktan almamaktadır. Dolayısıyla bir gün Güneş tükenecek, bu ise sadece enerji kaynağımızın kaybı ile değil topyekûn güneş sisteminin belki de dengesinin bozulmasına neden olarak bir başka sonuç üretecektir. Kur’an’ın kıyamete dair beyanları ile oluşturduğu tablolara bu açıdan da bakılabilir kanaatindeyiz.


Türk Yurdu Nisan 2016
Türk Yurdu Nisan 2016
Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele