Eleştirinin Eleştirisi

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

        İnsanoğlunun tarihi, özünde var olan yok etme ve kendinden olmayana yaşama şansı tanımama gibi aykırı davranışları tamamen terk edememiş olmasına rağmen, kendini geliştirme ve tekemmül etme çabasıdır. Modernleşen dünyada insanın, kurulu nizamı korumak için koyduğu kurallar manzumesi ve devletin ahenk ve nizam ile idaresi bunu bir ölçüde sağlanmış olduğunu gösteriyor. Özellikle hukukun üstünlüğü ve adalet kavramının üst değer kabul edildiği son yüz yıl, teorik olarak alınan mesafenin hiç de küçümsenmeyecek bir seviyede olduğunu gözler önüne seriyor. Sözü edilen bu gelişimde en önemli rolü ilmî (bilimsel) ve fikrî (düşünsel) tekâmülün oynadığını kabul etmek belki de en akla yatkını. Zira insan için daha iyi, daha doğru ve daha güzel bir yarını inşa etme çabasıyla ilintili ilmî ve fikrî gelişim, istese de istemese de insanın davranışlarını terbiye ediyor.

        
İleri sürülen ilmî ve fikrî tekâmülün sübut bulmuş hâli; olayların meydana gelişini kaynaklarından öğrenip sistemleştirilmesi ve bilginin tasnif edilerek belirli kurallara bağlanması olarak tarif edilen bilimin kendisidir. Bilim en yalın hâliyle sorunun tespiti, incelenmesi (gözlem) ve sonuca varılmasını içerir. Kuşku yok ki bu da doğruluk, yansızlık, amaç ve eleştiri kıstaslarına sıkı sıkıya bağlı olmayla doğrudan ilgili. Nitekim bilimin hayat damarlarından birinin eleştiri olduğu gerçeği onu dogmatizmden ayıran en önemli özeliğidir.

        Dogmatizmden farklı olarak eleştiriye açık olan bilim, ancak nitelikli eleştiri ile muhtemel yanlış sonuçların genel kabulüne ve değişmez kurallara dönüşmesine engel olma şansına sahiptir.1

        
Elde edilen ya da ortaya atılan sonucun/görüşün doğruluğu toplumsal hayatın düzenlenmesi bakımından en önemli aşama olması hasebiyle insanın gelişimine katkı sağlarken, yanlışlığının onarılması mümkün olmayan toplumsal sorunlara yol açabileceğini akıldan uzak tutmamak gerekir. Bu manada toplumsal gelişimin en mühim yanının ilmî ya da fikrî görüşlerin nitelikli eleştirisinden geçtiği yadsınamaz bir gerçek olarak orta yerde duruyor. Buna göre gerçeğin ortaya çıkarılmasıyla toplumsal gelişimi sağlamayı amaç edinen ilmî ya da fikrî sonuçların son kertede eleştirisi sağlıklı sonuç elde etmenin nihai şartı, daha iyiyi, daha güzeli ve gerçeği bulmak için uğraşan bilimin olmazsa olmazı olarak kendini gösteriyor. Nihayetinde akıl, özünde yapılan çalışmanın ya da fikrin gerçekle ilgisini ya da ilgisizliğini bulma, ortaya çıkarma ve tartışma amacı taşıyan eleştirinin, ilmî ve fikrî tekâmülün en önemli öğesi olmayı icbar kılıyor.

        
Bütün bunları akılda tutarak Türkiye’deki ilmî ve fikrî tekâmül meselesinin bizatihi kendisinde olduğu gibi ne yazık ki eleştirisinde de bir takım temel sorunların varlığının bir gerçek olduğu ileri sürülebilir. Bu sorunların başında eleştiri kültürünün ruhunu ve özünü kaybetmiş olması geliyor tezine kim, hangi gerekçeyle karşı çıkabilir? Aksine yüzeysel bir bakışla bile Türkiye’deki hem ilmî çalışmaların hem de fikrî mülahazaların eleştirisinin ya hiç yapıl(a)madığını ya da kişisel veya ideolojik gerekçelerle amacından saptığını görmek mümkün. Bu durumun çok fazla sebebi olduğu muhakkak olmakla birlikte en azından birinin, herkesin kendi görüşünü değişmez ve mutlak doğru kabul ettiği yanılgısında olduğunu kaydetmekte fayda var. Bir sonucun/görüşün eleştirisinin yazının ya da yazarının itibarını yok etmeye yönelik bir saldırı olduğu yönündeki genel kabulün aksine eksik ya da hatalı yanlarını ortaya koymak, tartışmak ve eleştirinin aynı zamanda yazının ve yazarının lehine olduğu algısının zihinlerde yer etmesi gerçeğinin benimsenmesi mülzemdir.

        
Her ne kadar gözden kaçsa da kaleme alınan yazının eleştirisi ilki olumlu diğeri olumsuz olmak üzere iki türde yapılabilir. Bu eleştiri türlerinin her ikisinde de asıl amaç yazarın savunmak üzere kaleme aldığı ve yazıda değindiği ilmî ya da fikrî sonuçların doğru, hatalı ya da eksik yanlarını belirlemek veya tartışmak olduğuna göre eleştiren açısından bakınca konuya vukufiyetin esas olduğu muhakkaktır. Zira vukufiyet, eleştirilecek yazının içeriği ile ilgili derinlemesine bilgi sahibi olmayı, ortaya atılan sonucun/görüşün doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine hüküm verebilmeyi içerir. Öte yandan eleştiri için gerekli diğer önemli husus hem kaynak hem telif eser bilgisi olduğu yadsınamaz. Zira kaynak bilgisi, vukufiyetle birlikte eleştirinin daha doğru yapılabilmesinin omurgasını oluşturur.

        
Ancak her ne sebeple ve her ne şekilde olursa olsun eleştirinin, amacının dışında kişisel çıkarlara, kavgalara ve hesaplara alet edilmemesi ve öznesinin yazar değil yazılan olması gerektiği ortak kabul olmalı. Aksi durum ilmî ve fikrî tekâmüle fayda sağlayacağına kişisel çıkarlara yazın hayatının feda edilmesi anlamını taşır. Nitekim Türkiye’de, birkaç istisna dışında, eleştiri yazılarının kaleme alın(a)madığına, var olanların ise maatteessüf daha ziyade kişisel çekişmelerin ya da şahsi dostlukların sergilendiği ifrat-tefrik arasında gidip gelen bir nitelik arz ettiğine şahit olunuyor. İleri sürülenler dikkate alındığında toplumsal gelişimin ana eksenini ilmî ve fikrî gelişmişliğin oluşturduğunu, bunun sağlanmasının da ancak nitelikli eleştiriden geçtiğini görmek ve kabul etmek gerekiyor.

        
Günümüzdeki kısırlığı rağmen geçmişte bu tür eleştiri yazılarının fazlasıyla kaleme alındığını görmek mümkün. Dahası, yapılan hemen hemen bütün eleştirilerin şahsilikten ziyade ilmî bir nitelik arz eden tartışmanın ürünü olduğuna şahit olunur. Nitekim önceden kaleme alınan eleştiri metinlerine göz atıldığında konuya, kurama ve kaynaklara vukufiyetin ne derece ileri seviyede olduğunu, bugün ile kıyaslandığında aradaki farkın barizliğini anlamak zor değil. Konuyu vuzuha kavuşturmak açısından eleştiriyle ilgili olmak üzere daha önce kaleme alınmış biri olumlu diğeri olumsuz örnek teşkil edecek iki eleştiri metnine değinmenin faydalı olacağı kanaati hâsıl oluyor. İlki olumlu eleştiri olarak kabul edilebilecek Sabri Fehmi Ülgener’in İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri adlı kitabına dair Ömer Lütfü Barkan’ın kaleme aldığı eleştiri yazısıdır. Barkan, yazar ve eseri ile ilgili şunları kaydediyor:

        
“…Böyle bir iktisadi inhitat devrinde, insan ruhuna has bir kuvvet olarak daima mevcut kaldığı sabit olan kazanç hevesinin, normal ve tabii yollarla doyurulmak imkânlarını kaybedince nerelerde ve ne suretle tatmin vasıtaları aradığını tetkik eden müellif; kaba ve zorlu, uysal ve sinsi ve nihayet hile ve hayal mahsulü kazançları tetkik ediyor ve iktisadi inhitat devrinin Şark dünyasını aynı asırların Garp medeniyetinden ayıran büyük farklardan birini Şark’ta iktisadi faaliyetlerin hesaplı bir işletme sonunda getireceği kâra bel bağlanacak yerde mutat piyasa şartları ve rasyonel vasıta ve imkanlar dışında, siyasi-politik tesirlere, irrasyonel spekülasyon yollarına zor ve hileye müracaat edilmesi olduğunu misalleri ile tespit ediyor.

        
Müellifin burada müracaat ettiği kaynakların ve bu arada bilhassa kroniklerin hususi mahiyeti dolayısıyla, büyük tüccar ve hakiki iş adamlarından ziyade bir nevi nüfuz ve ikbal vurguncusu siyaset adamı veya devlet memuru vaziyetinde olan ümeranın ve bilhassa defterdar ve vezirlerin servet ve zihniyetlerine ait misaller üzerinde durduğunu kaydedelim. Yukarıda kaynaklar bahsi tahlil edilirken, zikretmiş olduğumuz vesikalardan bir kısmı günün birinde ele geçer veya mevcut olanları üzerinde yapılacak etütler bize bahis mevzuu devirlerin hiç olmazsa tüccar ve ya mültezimleri hakkında işe yarayacak malumat verebilirse; bahsi mevzuu inhitat devirlerinde dahi şarklı veya garplı iş adamlarının iktisadi zihniyet bakımından aralarında ancak bir derece tekâmül farkının mevcut bulunduğunun anlaşılacağını ve siyasi yollarla servet kazanmış olanların ruh yapıları ile iş adamlarının zihniyeti arasında bir tefrik yapmak hâsıl olacağını kuvvetle tahmin ediyoruz. Fakat malumatımızın bugünkü durumunda mevcudiyetlerinden şüphe kat’iyyen caiz olmamakla beraber, haklarında fazla bir şey bilmediğimiz bir sınıf halkın iş ve meslek ahlaklarına ve içtimai bir sınıf olarak teşekkül ve inkişaflarına ait muhtemel hususiyetleri böylece kayıt ve müellifi takip ederek, devre karakterini ve rengini vermiş olan hâkim umumi telakkinin bariz hususiyetlerini aramaya ve şematik bir şekilde tespite devam edebiliriz.”2

        
Barkan’dan alıntılanan yukarıdaki kısa bölüme hızlıca göz atıldığında dikkat çeken ilk hususların konu, kuram ve kaynaklara hâkimiyet ile yazara ve okuyucuya yol gösterici nitelikteki açıklamalar olduğu kolayca anlaşılır. Yazarın ele aldığı konuya hâkim olan Barkan’ın yaptığı tespitlerin yazar ve yazıya katkı sağlamaktan başka bir amaç gütmediği çok açık. Yazının bütünü dışında bu kısa alıntıda bile sağlam kaynak ve içerik bilgisinin eleştiri sahibinin işini kolaylaştırıcı, okuyucuya konunun daha detaylı anlaşılmasına katkı sağlayıcı, nihayetinde yazara yol gösterici nitelikte olduğunu görmek çok zor değil.

        
Öte yandan olumsuz eleştiriye örnek olmak üzere Mustafa Akdağ’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve İnkişaf Devrinde Türkiye’nin İktisadi Vaziyeti adlı hacimli makalesine Halil İnalcık’ın yazdığı yazı çok dikkat çekicidir. Yazısının bir yerinde İnalcık diyor ki:

        
“…Gordlevski, Osmanlı devletinin menşeini izah için pek hususi olan nazariyeyi ortaya atmıştır: ‘XIV asırda ahilerle feodaller arasında açıkça beliren mücadele eski feodaller içinde zuhur eden Osmanlı sultanları tarafından durduruldu. Yeni sosyal gruplaşmanın ideoloğu ve feodalite düşmanları olan ahiler Osmanlılar tarafından ezildiler.’ Gordlevski’nin Selçukî nizamı hakkında öne sürdüğü noktai nazar da yanılmıyorsam Akdağ’a yabancı değildir. Gordlevski’ye göre Selçukî devleti zamanla ‘ticaret sermayesi menfaatleri dairesine sürüklenmiş’ bizzat ‘büyük servet biriktiren feodaller ticarete girişmiş’ ve son zamanda devlet ahilerin hâkim olduğu korporasyon (lonca)ların nüfuzu altına düşmüş. Bu noktai nazarla Akdağ’ın Selçukî rejimini ‘kuvvetli korporasyonlar etrafında halkalanmış iktisadi-içtimai kadro’; Osmanlı rejimini ise ‘siyasi müesseseler etrafında halkalanmadan ibaret yeni içtimai-siyasi kadro’ vasıflandıran telakkisi arasında zannımca göze çarpan bir yakınlık vardır. Hatta Gordlevski’nin şu cümlesi de bize o kadar yabancı değildir. ‘Önceleri hudutlardaki akıncılar hayvan sürülerini buralara (kültür ülkelerine) getirir, süt mahsulleri, et, yün vesaire ile mübadele ederek kendilerine lazım gelen şeyleri (mesela dokuma) alırlardı.’…”3

        
İnalcık’ın, yazdıklarına bakılınca, her şeyden önce Osmanlı iktisadi hayatına dair sahip olduğu sağlam bilgi ve konu ile ilgili kaynaklara ve kurama olan hâkimiyetinin ne denli derin olduğu anlaşılıyor. Özelikle yabancı yazarların konuya dair kaleme aldıkları eserleri ve yazılanları takip etmek ve bilmek, dahası eleştirilen yazarın bunlardan ne derece esinlendiğinin tespitini yapmak, ilmî tartışmalar hakkında dikkat edilmesi gereken hususlara ışık tutacak niteliktedir. Öyle anlaşılıyor ki; yukarıda sadece kısa bir bölümü alınan yazının bütününe bakıldığında İnalcık’ın, Osmanlı’nın kuruluşunun iktisadi gerekçeleri hakkında Akdağ’ın ileri sürdüğü nazariyenin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinden yaptığı tartışması, Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş gerekçeleri ile ilgili muammanın çözümüne katkı olarak yeni bir kapı aralıyor.

        
Yukarıdaki her iki örnek dikkate alındığında bir yazıya ya da görüşe yapılan olumlu ya da olumsuz eleştirinin temel amacının ortaya atılan tezin doğruluğunu veya yanlışlığını tespit etmek veya tartışmak, böylece ilmî ve fikrî gelişime katkı sağlamak olduğu anlaşılmaktadır. Oysa bugüne bakıldığında Türk bilim ve düşünce hayatının en büyük eksikliklerinden birini metinlerin eleştiriden uzak hatta kapalı olması gerçeğidir. Bununla birlikte az da olsa mevcut eleştirilerin, birkaç istisna dışında, kişisel çekişmelerle mahdut olması ortaya konan sonuçların hem önemini yitirmesine hem de bilimsel değer bakımdan göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Bu açıdan bakıldığında her ne olursa olsun eleştirinin toplumumuzun ilmî ve fikrî gelişiminin ön şartı olduğu gerçeğini benimsemek ve eleştiren ile eleştirilen arasındaki ilişkiyi bu çerçevede değerlendirmek mecburiyeti vardır.

         

        ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        * Prof. Dr., Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü, halduneroglu@gmail.com
1 Yavuz Ercan, Tarih Araştırmalarında Yöntem ve Teknik, Ankara 2010, s. 12vd.
2 Ömer Lütfü Barkan, “İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meselesi Üzerine”, Sabri Fehmi Ülgener, Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız, Ankara 2011, s. 341-342
3 Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin İktisadî Vaziyeti Üzerine Bir Tetkik Münasebetiyle” Osmanlılar Toplum ve Ekonomi, İstanbul 1996, s. 148


Türk Yurdu Mayıs 2015
Türk Yurdu Mayıs 2015
Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele