O Bizim Şaban Hocamızdı…

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        14 Şubat’ta Hakk’ın rahmetine kavuşan Şaban Karataş, kendisini tanımak bahtiyarlığına erişen pek çokları gibi benim de gönül dünyamda müstesna bir yere sahipti. Bunda ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören bizlere TRT kapısını açan Genel Müdür olmasının elbette bir rolü vardı, fakat bununla sınırlı değildi. Her şeyden önce bizim neslimize dâva adamı olmanın nümune-i imtisali olarak izinden yürünecek bir er kişi hüviyetiyle yol atası oldu. Şimdilerde yerli yersiz kullanılan “rol-model” olmanın gerçek bir temsilcisi olarak ömür boyu başı dik yaşamanın imtiyazını şerefle taşıdı. Genel geçer heveslere hiç itibar etmedi.
Şaban Karataş 88 yıllık ömür sayfasını fazilet mücadeleleri ile değerli kılan ender şahsiyetlerden biri oldu. İri ve uzun cüsseli değildi, ama yüreği ve vakarı başı dumanlı dağlar gibiydi. Her hâl ve şartta inancının gereğini yapma ve irade ortaya koymada bileği bükülmeyenlerdendi. Gayret kuşağını kuşanıp, gerisini Allah’a havale eden kutlu kişiler kervanının temsilcilerindendi. Üstelik seçkin insan olmayı üniversitede, bürokraside ve siyasette bihakkın başarmış, hakikaten boyundan büyük işler yapmış, sadece bir eylem adamı olarak kalmamış, dâvasını düşünce planında da yetkin bir üslûpla, tabir caizse millî şuur aşılayıcısı olarak sürdürmüştü. Ziraat, sonrasında istatistik eğitimi almış bir akademisyenin gazetelerde başyazarlık yapması mesuliyet şuurunun farklı bir tezahürü olarak nitelenebilir. Her insan gibi, yapıp ettiklerinin takdir edilmesinden hoşlansa da şan şöhret peşinde olmadığının yakından müşahiti olanlardanım. Daha çok, “Balık bilmezse Halik bilir.” kavlinin idrakinde olanlardandı.
Anadolu coğrafyasının merkezi sayılabilecek bir yerde, Konya Ereğlisi’nde doğan Şaban Karataş, toprağın kadr ü kıymetini bilen, Remzi Oğuz Arık’ın tabiriyle “coğrafyayı vatanlaştırma” idealini benimseyen bir neslin ferdi olarak ziraat eğitimini seçti. Hep bir toprağın insanı olma, ayağı yere basma, başı havada olmama haleti içinde oldu. 1930’lu, 40’lı yılların Türkiye’sinde vatanseverlik ülkenin gelişmesine katkıda bulunma, geri kalmışlık zincirini kırma cehdi olarak algılanıyordu. Tarıma dayalı ekonominin tabiî sonucu olarak ziraat eğitiminin ayrı bir önemi vardı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde önce öğrenci, sonra akademisyen olarak başlayan meslek serüveni bir başarı öyküsü olarak nitelenebilir. Bu başarı hikâyesinin kilometre taşlarından biri de Eisenhower Vakfı’nın verdiği Fulbright bursiyeri olarak Amerikan Cornell Üniversitesi’nde istatistik eğitimi almak olmuştur. Türkiye şartlarında erken denebilecek bir dönemde istatistikin önemini kavramak gelişmenin dinamiklerini fark etme olarak görülebilir. Türkiye’den söz konusu bursu alanların profiline bakıldığında Şaban Karataş, millî kimlik sahibi olarak ayrıksı durmaktadır. Hatta bursun misyonu ile pek örtüşmediği de söylenebilir.

        

        
Üniversite eğitimimizin idealizmle en fazla buluştuğu noktalardan biri Erzurum Atatürk Üniversitesi olmuştur. İstanbul, Ankara üniversitelerinden bir avuç gönüllü akademisyen “bozkırda bir fetih rüyası” görürcesine, bu üniversiteyi sahiplendiler ve farklı bir üniversite modeli inşa etme çabası içine girdiler. Bu kutlu çabaya katılanlardan biri de Şaban Karataş oldu. Hoca ve Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak burada unutulmaz hizmetler verdi. Şahsiyeti, tavrı, mesuliyet duygusu ile öne çıktığı, fark edildiği yer daha çok burası oldu. Bu ilim yuvasına istikamet kazandırmada üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Ve özellikle milliyetçi-muhafazakâr öğrencilerin de hep sırtlarını dayadıkları hocaların önde geleni oldu. “Şaban Hoca” kartviziti matbaa ürünü değil, bir “mesele”si olmanın şifresi olarak gönüllere yerleşti. Sergilediği bu tutum onun daha sonra bürokraside aranan bir isim olmasını sağladı. “Emaneti ehline vermek” niyetindeyseniz Şaban Hoca’yı tereddüt etmeden seçebilirsiniz ön kabulü, Erzurum’dan Ankara’ya taşındı.
Atatürk Üniversitesi modelinden farklı olsa da Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin üniversitelerimiz içinde Amerikanvari bir yeri olduğu söylenebilir. Bu yönüyle kuruluş aşamasında; Ankara, Amerika ve Erzurum üniversiteleri tecrübesine sahip, bulunduğu ortama rengini veren bir şahsın işin içinde olması düşünülmüş olmalı ki, ODTÜ’de Mütevelli Heyet üyeliği yapar. Ayrıca, Millî Prodüktivite Merkezi Yönetim Kurulu üyesi olarak da sözüne itibar edilir Hoca olarak öne çıkar. Bu görevler âdeta bürokrasiye ısınma turları yerine geçer. Hoca’nın bürokrat olarak asıl rolünü sergilediği, “Şeref’ül-mekân bi’l- mekin.” (Bir makamın şerefi, o makamda oturan kişiden gelir.) sözünün karşılığını verdiği görevi TRT Kurumu Yönetim Kurulu üyeliği, ardından Genel Müdürlüğü oldu. 1976 yılında başlayan ve iki yıldan kısa süren Genel Müdürlük görevi âdeta bir vatan savunması gibi ifa edildiğinden, Hoca, o günden bugüne hep “TRT Genel Müdürü” olarak anılır oldu. Üniversitede, siyasette, sivil toplum kuruluşlarında önemli roller üstlense de bu görev sanki bir alamet-i farika gibi hocamızın alnına yazılmış oldu. Çünkü kurulduğundan bu yana değerlerimize yabancılaşmanın ileri karakolu gibi yayıncılık yapmayı vazgeçilmez bir ilke olarak benimsemiş bir zihniyete karşı, kendisinden önce bu göreve getirilenlerin rağmına, “Artık yeter!” diyebilen bir iradeyi temsil ediyordu Şaban Karataş. Hoca tafsilatını TRT Kavgası kitabında anlattığı amansız bir mücadelenin adamı oldu. Kurum dışından oluşturduğu bir kurmay kadro ile işe başladı. Hızla yapılan sınavlarla yapım-yayın kadroları için bir zihniyet farklılaşmasına hizmet edebilecek elemanlar Kuruma kazandırıldı. Bürokratik engelleri –Yönetim Kurulu, yönetim kadroları, radyo ve televizyon yayıncılığı tecrübesizliği- aşmada olağanüstü bir irade ve kararlılık sergiledi. Zekâ ve feraseti ile pek çok olmazı, olur kıldı. Fakat Demirel’in yerini Ecevit alınca, İsmail Cem’i yeniden Genel Müdür yapmak için yürütme ve yargı el ele verdi, Hoca’nın kolu kanadı kırıldı. TRT çalışanlarının Genel Müdürlük girişinde “Şaban kümese” bağrışmaları hâlâ kulaklarımdadır. Hoca’nın “TRT Kavgası” Kurum dışında da devam etti. Kurduğu kadroya, bizlere hep sahip çıktı. Genel Müdür seçimlerinde hayru’l-halef olabilecek kişiler için nüfuzunu sebil etti. TRT’yi hep bir varoluş meselesi olarak gördü. Nitekim özel televizyonlar kurulmaya başlandıktan sonra, bir televizyon kurmak için epey gayret gösterdi. Birlikte stüdyo arayışlarına bile girmiştik. Felek yâr olmadı.
Şaban Hoca, TRT yorgunluğunu Vakıflar Bankası İdare Meclisi üyeliği ve bazı şirketlerin akıl hocalığı gibi meşguliyetlerle attıktan sonra, azim bir işe daha girişti. Üniversite tecrübesini değerlendirerek, bir vakıf üniversitesi kurmak: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nin kuruluşu için tabir caizse bir maraton koşusunu göze aldı. Güvendiği dağlara çokça kar yağsa da netice olarak bu üniversite kuruldu ve Kurucu Mütevelli üyesi olarak bir işi daha başarmanın mutluluğunu yaşadı. Yıpratıcı koşusunu da bir kitapla tarihe mal etmeyi ihmal etmedi.
Bütün bunlar olurken Hoca’nın bir ayağı inandığı değerlerin savunuculuğunu yapan sivil toplum kuruluşlarındaydı. Kiminde kurucu, kiminde idareci (Aydınlar Ocağı Ankara Şubesi Başkanlığı gibi), kiminde de dostlarına, dâva arkadaşlarına omuz vermekten geri kalmadı (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Turan Yazgan’a olduğu gibi).
Şaban Karataş, yaptığı bütün işlerde siyasetin belirleyiciliğini dikkate alarak, işi kolay kılmanın arayışı içinde oldu. Siyasette etkili dostları vardı (Sadettin Bilgiç, Aydın Menderes gibi). “Hariçten gazel okuma”nın zorluğunu yaşayarak gören bir kişi olarak, gün geldi “sözü dinlenir bir ağabey” olma umuduyla siyasetle kol kola girdi. Aydın Menderes’le başlayıp MHP ile devam eden siyasi kariyerinde Konya ve Ankara milletvekillikleri oldu. Siyasetle pek imtizaç ettiğini sanmıyorum. Bir fikir sancısı taşıyanların siyasetin gündelik vaziyet alışlarına ayak uydurması kolay olmasa gerek.
Şaban Hoca’nın önemli bir vasfı da sağlam bir muhakeme ve konuşma mantığına sahip olmasının yanı sıra, düşüncesini yetkin bir şekilde yazıya dökebilmesi idi. Ayrıntılı Haber ve İstanbul gazetelerinde başyazarlığı lütfedilen bir sahiplenme değil, seçkin bir kalem eri olmanın sonucuydu. Hoca’nın yazarlığı bahsinde bir yürek sızımı da kayıt altına alayım. TRT’deki Yayın-Programdan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığım sırasında yayına hazırladığı iki kitabını okumam ve değerlendirmem için getirmişti. Hatırladığım kadarıyla, birinde doğum yeri Ereğli’ye dair izlenimleri, çocukluğu, gençlik yılları anlatılmaktaydı. Diğerinde de bu yazının konusu olan hayat serüveni. Maalesef yoğun işlerim mâni oldu, okuma işi biraz uzadı. Hoca eserlerine kayıtsız kaldığımı düşünmüş olmalı ki, bir süre sonra kitap çalışmalarını geri aldı. Bir daha da bu yazılanlar gün yüzüne çıkmadı. Muhafaza ediliyorsa, ailesinin bu çalışmaların yayınlanmasına tevessül etmesini dilerim. Bu konuda üzerime düşeni yapmaya hazırım.
Gönülden inanıyorum ki, bu “kubbede hoş bir sada” bırakmış olan hocamız Şaban Karataş kadir bilir halkımız, fikir erbabımız tarafından unutulmayacaktır. Bunun bir nişanesi olarak evvelki yıl Türkiye Yazarlar Birliği’nce “Üstün Hizmet Ödülü”ne lâyık görülmüş, o sırada Amerika’da olduğundan, ödül beratı kendisine verilememişti.
Allah’ın rahmeti, mağfireti üzerine olsun.


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele