Var Olmanın Anlamı Üzerine

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

        Kendi varlığımızı bir bilinç hâlinde idrak ettiğimiz anlardan itibaren, bizi kuşatan bir dış evrende ve aynı zamanda bizi biz yapan bir iç evrende buluruz. Bu iki evrende/varlık âleminde, kendi varlığımızı idrak ederiz. İdrak etmek aynı zamanda, var olmaktır. Bir başka deyişle, eğer var isek idrak ederiz. Bu cümleden, bizim idrak seviyemize sahip olmayan varlıkların var olmadığı sonucu çıkmaz hiç şüphesiz. Ancak, insan hem kendisinin hem de çevresinin idrakinde bir varlık olarak müstesna bir varlık mertebesine sahiptir.

        
İnsan dışındaki varlıkların idrak sahibi varlıklar olmadıklarını söyleyemeyiz. Hele insan dışında diğer iki canlı varlık türü olan hayvanları ve bitkileri dikkate aldığımızda, bunu söylemek hiç mümkün değildir. Mamafih, insana en yakın varlık mertebesi olarak kabul edebileceğimiz hayvanlar, bitkilere nazaran hiç kuşkusuz daha yüksek bir mertebeyi temsil ediyor olmalarına rağmen, bunların da idrak seviyeleri insanoğlunun bu özel yeteneği ile boy ölçüşemez. Hâl böyleyken, diğer canlı varlık mertebesi olan bitkilerin bu bahiste esamisi okunamaz. Ama ne hayvanların ne de bitkilerin insanın idrak derecesiyle mukayesesi mümkün olmasa da bu canlıların derece itibarıyla da olsa idrak sahibi olmadıklarını ne kadar iddia edebiliriz? Kaldı ki, bizi kuşatan dış çevrede canlılar dışında kalan diğer varlıkların dahi bir idrak seviyeleri olduğunu bize Kuantum fiziği söylüyor. Ve ayrıca önemle belirtmek gerekir ki Kelamullah olan Kur’an da diğer tüm varlıkların kendi lisanlarınca/tarzlarınca Allah’ı zikrettiğini bize ihtar eder. Ama ne olursa olsun insan dışındaki varlıklar; varlık mertebeleri ne olursa olsun insana dair idrakin anlam ve etki çerçevesine sahip değillerdir. Bu varlıklar, Sünnetullah mucibince, kendi hususi hayatiyetleri içinde bir idrake sahiptirler, ama bu varlıklar insana özgü anlam idrakine ve bunun çerçevesine veya mahiyetine sahip değillerdir. İşte bundan dolayı bu varlıklar felsefe yapmazlar, şiir söylemezler, resim çizmezler, alet üretmez ve kullanmazlar; yani “yaratamazlar.”

        
Ve insan bu faaliyetleri sonucu hem kendi varlığı hem de kendi dışında kalan varlık âlemiyle inşa edici bir ilişki kurar. Gerçi insan, kendi dışındaki varlıklarla imha ya da ifsat edici (fesada uğratıcı) bir ilişki de kurar. Fakat ister inşa ederken ister imha ya da ifsat ederken olsun insanın tüm bu etkinlikleri ve yetkinlikleri insanın, anlamak isteyen, anlam ihtiyacı içinde olan bir varlık olduğunu bize gösterir. İnsanın, ona en yakın varlık mertebesi olan hayvanlar başta olmak üzere diğer canlılardan ayırıcı en temel yanı budur. Çünkü insanın bu yanının dışında kalan tüm faaliyetleri, hayatta kalmak için ortaya koyduğu tüm eylemleri, diğer canlı varlık türleriyle müşterektir. Nitekim diğer canlılar da varlıklarını sürdürebilmek için beslenirler ve çoğalırlar; insan da böyle yapar.

        
İnsan, inşa ederken de imha ya da ifsat ederken de özgürlüğünü, özgür seçimini kullanmaktadır. İşte insanı yapıp ettiklerinden sorumlu kılan yanı da burasıdır. Eğer insanın seçme, seçtiğini eyleme özgürlüğü olmasaydı bir sorumluluktan bahsetmek mümkün olamazdı. Nitekim, biz hiçbir hayvanı yapıp ettiklerinden dolayı yargılamayız, cezalandırmayız. Hayvanlar için mahkemelerimiz yoktur. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar tabiatlarının gereğini yapıyor deriz. Ama insan söz konusu olduğunda tabiatlarının/fıtratlarının gereğini yapıyor ne var bunda demeyiz, diyemeyiz.

        
İnsanı sorumlu kılan özelliği, onun anlama ve anlamlandırma yeteneğidir. Anlama, anlamlandırma, ancak idrak etmekle mümkündür. İnsan, kendi iç âleminden ve dış varlık âleminden gelen verileri bir anlam çerçevesi inşa etmek için kullanır. Bu anlam inşa eylemenin sonucunda insanın oluştuğu yer, onu özel kılmakta; her bir insanı bu yer, biricik yapmaktadır. Onun için birbirinin her bakımdan aynısı olan iki insan bulmak mümkün değildir.

        
İnsan, anlamak mecburiyetinde olan bir varlıktır. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, insan hem kendisini hem kendi dışındaki âlemi hem de aşkın olanı anlamak istemektedir. İnsanın kendi dışındaki âlemden aldığı duyumları, onu eşyanın sınırları içine hapsetme yönünde zorlarken, kendi iç dünyasından; duygularından, akıl yürütmelerinden, kalbinden aldığı veriler /duyumlar, onu aşkın olana doğru sevk etmektedir. Şuraya gelmek istiyoruz; dış âlemden aldığımız veriler bizi -sadece kendileri olarak kalmaları hâlinde- herhangi bir anlam, idrak seviyesine yükseltmemektedirler. Bunların bir anlam dünyası oluşturmaları için yorumlanmaları; yeniden inşa edilmeleri gerekmektedir. İşte tam burada insan, elinin altındaki verili malzemeden aklının ve zekâsının marifetiyle yeni kavramlar ve nesneler “yaratırken” aynı esnada Allah tarafından kendisine bırakılan özgür yanıyla kendisini de inşa etmektedir. Bu inşa etme hâlini, insanın anlam oluşturmak için “yaratma” eylemine iştirak etmek olarak da anlayabiliriz. Hakikaten, hem kendi dünyamızda, yani nefsimizde hem de etrafımızda dikkatli bir gözlemde bulunduğumuzda, insan sanki kendisini her lahza yaratmaktadır. İşte bu yanı insanı özgür ve sorumlu kılmaktadır. Aksi takdirde mahkûm ve mecbur ise eğer insanoğlu, suç ve cezadan bahsedemeyiz. Suç ve cezanın olabilmesi için özgürlüğün olması gerekir. Hiç kuşkusuz bu cümlelerde tekrarlanan “yaratma” fiili, yoktan yaratmaya tekabül etmez. Yaratma her hâl ve şartta Allah’ın kudret elinde olan bir fiildir. Burada söylenmek istenen, insanın seçim/ tercih ortaya koyması biçiminde iradesini kullanmasını, bunun karşılığı olarak da Allah’ın -dilemesi hâlinde- bu talebi karşılaması; yani talebi kesbe çevirmesidir. İşte özgürlük bu talepte bulunabilme iradesine ve bunun tahakkuku için harekete geçebilme yetisine sahip olmaktır.

        
Eğer böyle değilse biz bir anlamdan bahsedemeyiz gibi görünüyor. Çünkü mutlak mecbur olan özgür olamaz. Özgür olamayan için anlam yoktur. Mesela robotlar için bir anlamdan bahsetmek mümkün değildir. Kaldı ki insan robot olmak istememekte, özgür olmak istemektedir. İnsan iyilik yaparken de kötülük yaparken de özgürlüğünü kullanmakta, yani anlam aramakta, anlam inşa etmektedir.

        
Tanrı Olmadan Anlam Olmaz

        
Tanrı olmadan anlam inşa etmek mümkün değildir. Aydınlanma, Tanrı olmadan da anlam olacağı iddiasıyla ortaya çıktı ama bunu başaramadı. Başaramazdı, çünkü aydınlanma maddi olan üzerinden ve onun diliyle konuşuyordu. Maddi/nesnel olanın dilini anlamak onda cari olan işleyişleri/yasaları keşfetmek bize bir alan ve imkân açıyordu ama bir anlam çerçevesi sunmuyordu. Kendisi de bir Aydınlanma düşünürü olan Voltaire, bu hakikatin farkında olarak; “Tanrı var olmasaydı, onu yaratmak gerekirdi.” demek zorunda kalmıştır.
Mamafih, Aydınlanma’nın ardından, pozitif aklın ulaştığı bilgiler üzerine bir uygarlık inşa ettik ama bu uygarlık insanoğluna sadece güç, düzen ve kibir bahşetti ama bir anlam veremedi. Onun için Ay’a ayak basan, Mars’ta hayat arayan insanoğlu, bilgisini arttırmasına, aklına olan güvenini katlamasına rağmen bilimsel bir din ve ahlak inşa edebilmiş değil. Çünkü biz insanların, eğer kendimizi içinde bulduğumuz, belirli bir süre yaşadığımız ve sonra yine terk etmek zorunda kalacağımız bir varolma kesitine hükmedemiyorsak; yani ölümü yenemiyorsak, varoluşumuza dair bizi aşan bir yaratıcı fikrinden ve gerçeğinden müstağni bir anlama sahip olmamız mümkün değildir. Çünkü bu derece yeteneklerle mücehhez ve muktedir bir varlık olarak insanın “hiç”ten geldiğini ve “hiç”e gideceğini söyleyebilmek akla da aykırıdır. İsterseniz tabiata içkin bir Tanrı’ya inanın, bu hâlde dahi insan “hiç”ten gelmemekte ve “hiç”e gitmemektedir. Dolayısıyla Tanrı olmadan; aşkın bir varlık olmadan bir anlam kazanmamız veya bir anlam inşa etmemiz mümkün değildir. Ne Newton ne Einstein ne Schrödinger ne de Max Planck ya da Paul Dirac bir anlam inşa etmediler; edemediler. Yaptıkları sadece maddi âlemdeki olguları tespit ve teşhisten ibaretti. Onun için bu tespit ve teşhisten anlam inşa etme; anlam çıkarma işi filozof ve teologlara düşmüştür.

        
Din Olmadan da Anlamın İçeriği Olmaz

        
Antik dönem Yunan filozofları aklı, verili/fiziksel gerçekliğin ötesini anlamak için kullandılar ve bu şekilde metafizik düşünceye ulaştılar. Hemen neredeyse tamamı bir tanrının gerekli olduğu sonucuna vardılar. Çünkü akıl eşyanın sınırları içine kendisini hapsetmediğinde insanı Tanrı’ya (Tanrı fikrine) götürüyordu. Bu etkinlik bir anlam arama çabasıydı ve gideceği yegâne menzil de Tanrı’nın varlığıydı. Yine antik dönem Yunan filozofları bu fikre ulaştıktan sonra Tanrı’nın “ne”liğine dair birbirine benzer, birbirinden farklı yığınla felsefi yaklaşım ürettiler. Tüm bu etkinlikler, anlamın içini doldurma çabasından başka bir şey değildi. Ama hiç biri son sözü söyleyemediler; söyleyemezlerdi.

        
Son sözü sadece dinler söyleyebilmişlerdir. Çünkü bu dinlerin kaynağı anlamın tek sahibi ve kendisi olan “vacib-ül vücûd” olan Allah’tı. Bu dinlerin değişikliğe uğramış olması anlamın kalitesini ve özünü bozsa da anlamın Tanrı/Allah olduğu gerçeğini örselemesi mümkün olamıyordu. Bu nedenle Allah’ın insanlara bir inayeti olan peygamberlik kurumu ile dinler, örselenmiş gerçeği tekrar asıl/saf hâline getirmek için tebliğ edildiler. Çünkü akıl yürütmelerle bir Tanrı fikrine, yani anlama varmak mümkündü, ama bu anlamın içeriğini peygamberler ve dinler olmadan dolduramazdık. Pozitif/ tecrübi/deneysel bilgi bize alan ve imkân açıyordu ama “anlam” vermiyordu. Aydınlanma, modernizm ve post modernizm bunu bize tekrar ve tekrar gösterdi. Newton fiziği belirlenimci ve öngörülebilir/hesaplanabilir bir dünyayı bize var gibi göstermiş ve bir nebze anlam çerçevesi iddiasını yüklenir gibi olmuştu. Ancak 20. yüzyılın başlarında bu inanç/iddia yerle bir oldu; kuantum fiziği mekanik fiziğin iddialarını ve ümitlerini yerle bir etti; biz insanları bir belirlenemezliğe mahkûm etti. Mikro âlemde işler hiç de makro âlemdeki gibi cereyan etmiyor; kendileri kütleye sahip olmayan atom altı parçacıklar, ilginç bir şekilde en belirleyici özelliği kütle olan maddenin varlığını sonuç veriyorlardı. Kuantum fiziği, Newton fiziğinin mekanik bulguları ve dayanakları üzerinde ona benzer mekanik bir felsefe yapmanın ve bir anlam inşa etmenin imkânlarını tüketmiştir. Çünkü kuantum fiziği bize “olsun demeden hiçbir şeyin olamayacağı” bir Tanrı’yı fısıldıyordu.

        
Ve bundan sonra…

        
Bilgimiz ne kadar katlanırsa katlansın, dünyaya ve evrene ne kadar hükmedersek edelim sadece bu fetihlerimizin bizlere verdiği kibir ve özgüven üzerinden bir anlam inşa etmeye muktedir olamayacağız. Çünkü ölmek zorunda olan bir varlık Tanrı olamaz. Tanrı olmayan bir varlık anlamın kendisi olamaz. Anlam, onun dışında ve ötesinde, ama idrakinde içkin olarak kendi içindedir. Onun için Allah’ın Resulü çağlar üstü bir sözle “Nefsini Bilen Rabbini Bilir.” diyerek tüm felsefeyi / hikmeti, hülasa etmiştir.


Türk Yurdu Mayıs 2015
Türk Yurdu Mayıs 2015
Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele