Orta Doğu: Dünya Siyasetinin Mihver Bölgesi Türkiye Cenderede - Stratejik Hata Lüksü Yok

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        ORTA DOĞU: DÜNYA SİYASETİNİN MİHVER BÖLGESİ TÜRKİYE CENDEREDE - STRATEJİK HATA LÜKSÜ YOK

        Yirminci yüzyılın eşiği dönüldüğünde, ülkemiz Batılıların gözünde “hasta adam” konumundaydı. İzleyen süreçte peş peşe yaşanan Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı trajedileri, yıkımı daha da hızlandırmış ve nihayet 1918 yılında silahlar sustuğunda; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında milyonlarca kilometrekarelik toprak parçaları elimizden çıkmıştı. Savaşılan cephelerde toprağa düşen yüzbinlerce şehidimizin ağıtları, elden çıkan yurtları terk edip anavatan yoluna koyulan milyonlarca muhacirin ızdırapları henüz dinmeden kısa bir süre içinde, bu kez de İstiklal Savaşı için cepheden cepheye koşulmuş; büyük güçlük ve yokluklarla yazılan eşsiz bir başarı destanı sayesinde ülkemiz nihayet işgalden kurtarılıp, bugünkü sınırlarımız bile ancak korunabilmişti.

        Büyük önderimiz Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” ülküsünden hareketle, jeo-stratejik açıdan kritik önem taşıyan bir bölgede, asrın kalan son üç çeyreğinde yolumuza çok şükür savaşsız devam edip yeni yüzyılın eşiğini bu kez huzurla dönmüştük. Ne var ki, müteakip yıllarda peş peşe yapılan önemli taktik hataların artçı sarsıntılarıyla, ülke olarak bir asır sonra şimdi maalesef yine riskli bir bölgesel savaşın eşiğine gelip dayanmış bulunuyoruz. Bugün artık isabetsizlikleri ilgililerce de teslim edilmekte olan bahis konusu hatalar kısa bir geri bakışla hatırlanıp günümüze gelindiğinde; önümüzdeki ve bölgemizdeki yakıcı sorunları aşma arayışlarında maalesef yeni bir “stratejik hata” yapılma olasılığı göze çarpmaktadır: “Suriye topraklarında kara harekâtı.”

        Koşullar uygun mu, riskler yönetilebilir mi? Bu yazı, genel ve “teknik” olarak konuyu analiz ediyor.

        Liderlik – Seçilmiş Sivil Otorite – Ordu

        Demokratik toplumlarda, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, ülkelerin ulusal güvenlik ve bekasını ilgilendiren konulara ilişkin kararlar, anayasa ve yasalar çerçevesinde, seçilmiş sivil otoritelerce alınır. Orduların bu hususlardaki görevi, seçilmiş sivil otoriteye “danışmanlık” yapmak ve bu otoritelerce verilen kararları uygulamaktır. Burada “danışmanlık”tan kasıt, sadece “düşünce aktarılması” değil, kritik ve yaşamsal konularda, yine yasal sınırlar içinde olmak koşuluyla, “düşünceyi güçlü bir şekilde aktarmak”, diğer bir deyişle, savunulan görüşün yetkin bir şekilde arkasında durmak; olmadı, şayet “ifade” ile iknada başarılı olunamıyorsa, inanılmayan bir işe koyulmaktansa gerektiğinde istifa mekanizmasını çalıştırarak, bunu “eylemle” aktarmaktır. Hatırlanacağı üzere, yakın geçmişimizde, 20 yıl arayla iki Genelkurmay Başkanı, son tahlilde istifa yoluna giderek bu yönteme başvurmuşlardır.

        Bu meyanda, geçtiğimiz 15 yıllık dönem içinde, ülkemizin ulusal güvenlik ve bekası ile ilgili ilk büyük stratejik hata, hem Türk Silahlı Kuvvetleri hem de seçilmiş sivil otorite tarafından 2. Körfez Savaşı öncesindeki “1 Mart Tezkeresi” konusunda yapılmıştır. Hatta işin esasına bakıldığında ve gelecekte nereye gelineceğinin o gün de açıkça görülebilir olduğu düşünüldüğünde, tabir caizse, “Mehmetçiğe ilk kurşun o gün mecliste atılmıştır.” denilse de yeridir.

        Hatırlanacağı üzere, anılan dönemde konunun Milli Güvenlik Kuruluna da iki kez gelmesi söz konusu olmuştur: Birincisinde “Tezkerenin kabulü” yönünde “düşük profilli” bir tavsiye kararı alınmıştır. Ancak, Bakanlar Kuruluna yönelik bu tavsiye kararına ne siyasi ne de askeri kanat tarafından yeterince sahip çıkılmadığından yaşamsal olay boşlukta kalmış ve MGK’da yeniden görüşülmesi bahis konusu olmuş; fakat güçlü destek olmadığından yeniden gündeme alınmasına bilahare gerek duyulmamıştır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e sonradan bu husus sorulduğunda, “zaten tavsiye kararı vardı, tekrar görüşülmesine gerek duyulmadı.” şeklinde geçiştirici nitelikte bir cevap vermişti.

        Aynı hususta, o tarihlerde Pentagon’da “Şahin / Neo-Con” kanadı temsil edenlerden ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, 6 Mayıs 2003 tarihinde CNN Türk’te yaptığı bir söyleşide, ”Ordu’nun liderlik rolüne tam olarak sahip çıkamadığını; ulusal çıkarlara ve ulusal stratejilere bakılacak olduğunda, söylenmesi gerekenlerin güçlü olarak söylenmediğini” dile getirerek, Tezkerenin geçmemesini TSK’nın olay karşısındaki pasifliğine bağlamıştı.

         

        [1] Nitekim, bunun rövanşı anlamında da Talabani’nin de bilgisi dahilinde, sembolik olarak “Bağımsızlık Günü” seçilerek 4 Temmuz 2003 tarihinde Süleymaniye’de gerçekleştirilen, Özel Kuvvetlere mensup biri binbaşı 11 TSK personelinin başına çuval geçirme skandalının talimatını da rivayete göre, kendisi vermiştir.

        Nihayet, geçtiğimiz günlerde, o dönem partisinin başında olmakla birlikte parlamento dışında bulunan Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da, “Tezkerenin geçmemesinin bugünkü olumsuzluklara kapı açan büyük bir hata olduğunu” bizzat açıklamış ve kendisinin Tezkereyi savunmasına karşın parti içinde hatta Bakanlar Kurulunda kimilerinin gizliden gizliye aleyhte hareket ettiğinden yakınmıştır. Başka bir anlatımla, Sayın Erdoğan’ın partideki gücü dikkate alındığında, isteğinin aksine sonuç çıkmasının, “Tezkere konusunda kendisinin de yeterince liderlik yapamadığının” yine bizzat kendince kabulü şeklinde yorumlanması da mümkündür.        

        İkinci büyük stratejik hata Ergenekon ve Balyoz adıyla anılan soruşturma ve dava süreçlerinde yaşanmıştır. Zamanında, Genelkurmay bünyesinde basit bir inceleme ya da disiplin soruşturmasıyla aydınlatılıp çözülebilecek kimi olaylar inanılmaz boyutlara taşınmış; çağrı dahi yapılmaksızın bir günde yaklaşık yüz kurmay subay ve general hakkında yakalama kararları çıkarılmış; yüzlerce üst düzey TSK mensubu yok yere senelerce hapiste tutulmuş; bunun sonucu olarak da yaşanan mağduriyetler bir yana, kritik bir süreçte TSK yetişmiş deneyimli donanımlı tecrübeli subay ve generallerinin katkısından yoksun kalarak zafiyete uğramıştır. Nihayet, seçilmiş sivil otorite tarafından yıllar sonra tüm yaşananların “kumpas” olduğu açıklaması yapılıp “aldatıldık” denilerek, iç barış ve ulusal güvenliğimize zarar veren bu hassas ve kritik konuda da hata yapıldığı bizzat kabul edilmiştir.

        Üçüncü büyük hata, bölgedeki muhtar liderler Kaddafi, Sisi ve Esad konusunda yapılmış; amaçlanmış olmasa da zamanında dünya sırt çevirdiğinde bizden dostluğunu esirgemeyen Kaddafi’nin hunharca katline, NATO’nun peşine takılarak bir şekilde ve dolaylı da olsa katkıda bulunulmuştur. Mısır’da sapla saman birbirine karıştırılmış, sağlıklı temele dayanmayan ayrıştırmayla kişiler arasında gereksiz yere tercihte bulunularak İslam dünyasının önde gelen ülkelerinden birisiyle ters düşülerek hiç yoktan ilişkiler zedelenmiştir. Suriye’de ise daha başlangıçta adeta yangına körükle gidilmiş; bu dönemde Suriye’nin toprak bütünlüğünün bizim açımızdan yaşamsal önemde olmasına karşın, kimin kimle iş tuttuğunun bile tam belli olmadığı geniş yelpazeli ve ülke genelinde kazanamayacakları da baştan belli, post devşirme peşindeki muhalif bileşenlere açıktan ve ölçüsüz destek verilerek, Suriye Devlet Başkanı aleyhine fazla agresif bir tutum takınılmış; esasen de ülkenin iç işi niteliğindeki bir karışıklığa gereğinden çok angaje olunarak, 3 milyona yaklaşan sığınmacıyla adeta ateşin ortasında kalınmış; bu fırsattan istifade eden PKK uzantısı (PYD/YPG) küresel ölçekte destek bulup palazlanırken, ayakta ve hayatta kalma mücadelesi veren Türkmen soydaşlarımız ise maalesef kısmen sahipsiz kalmıştır.   

        Dördüncü büyük “stratejik hata” ise başlangıçta Suriye uçakları için konulan angajman kuralının daha sonra Başbakanlık talimatıyla genele teşmil edilmesi ve bunun sonucunda da 24 Kasım 2015 tarihinde Suriye sınırında 17 saniye süre ile Türk hava sahasını ihlal ettiği belirtilen, havadan havaya füze taşımayan Su-24 tipindeki bir Rus uçağının düşürülmesiyle yapılmıştır. Bölgede Rusya’nın hava operasyonları icra ettiğinin bilinmesine karşın yeterince risk analizi yapılmaksızın angajman kuralının genele teşmil edilmesi; dönem itibarıyla Rusya gibi düşman tanımına girmeyen bir ülkenin uçağının, üstelik yakın temas ya da basit bir tacizle bile sınır dışına çıkarılabilecekken, bilahare de bir Nota ile uyarı yapılabilecekken doğrudan yok yere düşürülmesi; sonrasında da bu oldukça riskli eylemin sadece hamasetle izah edilmesi ve keza gerginliğin giderilmesi için de diplomatik usullerle konunun yatıştırılması yoluna gitmek yerine ölçüsüz ve sert açıklamalarla olayın daha da tırmandırılması; ve nihayet bu suretle de ilişkilerin aşırı biçimde zedelenmesi bir yana, Rusya’ya Suriye’de askeri yığınak yapıp adeta at oynatma alanı açılarak kendimizin de saha dışına itilmesi, her bakımdan stratejik bir hata olmuş ve ülkemiz aleyhine askeri ve teknik anlamda çok bariz bir zafiyet doğurmuştur.

        Tüm bu hususlar, müşterek sorumluluk bağlamında TSK’nın da etkin danışmanlık ve katkısını gerektiren konular olup; bu yönde sivil otorite nezdinde olası askeri ve teknik sonuçlar hakkında yetkin bilgi aktarımı ve istişarenin yapılıp yapılmadığı ise kamuoyunca tam olarak bilinmemektedir.         

        Cumhuriyet Türkiye’si Bıçak Sırtında

        Buradan hareketle, yapılan hataların yol açtığı olumsuzluklar içinde asıl konumuza ve günümüze geldiğimizde; etrafta konuşulanlara ve yazılıp çizilenlere bakıldığında, Cumhuriyet Türkiye’si olarak, siyasi ve askeri hedefinin ne olacağı dahi tam belli olmayan tarihi bir kararın arifesinde bulunduğumuz anlaşılmaktadır: Suriye’ye Kara Harekâtı!

        Bu konuda kamuoyunda her gün yeni bir spekülasyon yapılmaktadır. Türkiye’mizin ise, gelinen bu aşamada artık yeni bir stratejik hata daha yapma lüksü bulunmadığı açıktır. Bu itibarla, şayet böyle bir niyet ya da planlama gerçekten var ya da her koşulda olacaksa; bunun uygulanabilme olanağının baştan çok iyi düşünülmesi ve sorgulanması, öngörülen askeri ve siyasi hedeflerin net olarak ortaya konulması ve bütün boyutlarıyla kapsamlı bir risk analizi yapılması yaşamsal bir zorunluluktur.

        Türkiye’yi böyle olası bir harekâta yöneltebilecek somut gerekçeler açısından genel bir değerlendirme yapılacak olduğunda öncelikle şu hususun altını çizmemizde yarar vardır: Orta Doğu’da 4 ülkedeki, adlarıyla söyleyecek olursak Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt hareketleri, “kendi geleceğini ya da kaderini belirleme” iddiası güden birer “Self-Determinasyon” hareketleridir.

        Literatür gözden geçirildiğinde; Self-determinasyon hareketlerinin izlediği süreçler üzerinde yapılmış en kapsamlı ve dikkate değer incelemelerden biri olarak karşımıza çıkan, Kolombiya Üniversitesi’nde Kamal S. Shehadi tarafından gerçekleştirilen ve uluslararası çevrelerde bu konuya yönelik çalışmalarda temel kaynakların başında gösterilen “Ethnic Self-determination and Break-up of States / Etnik Self-Determinasyon ve Devletlerin Parçalanması” adlı araştırmada, etnik self-determinasyon hareketlerinin geçtiği süreçler genel hâliyle 6 başlık altında toparlanmaktadır: Mobilizasyon, Kontrol Kurma, Konsolidasyon veya Kurumlaşma, İttifak Geliştirme, Çatışmanın Uluslararasılaştırılması, Politik Yerleşme.[2] Bu fazlar incelendiğinde, bölgedeki Kürt hareketlerinin izlediği süreçlerle aralarında tam bir benzerlik ve örtüşme bulunduğu açıkça görülmektedir.

        Tartışmalı olmakla birlikte, bölgedeki Kürt nüfuslar yaklaşık olarak, Türkiye 15; İran 7; Irak 5.5 ve Suriye de 1.5 milyon olmak üzere, toplamda 30 milyon civarındadır. Birbirleriyle koordineli olan bu ülkelerdeki Kürt hareketlerinin nihai amacı, koşulların uygun hâle gelmesiyle ayrı ayrı devletleşip sonradan birleşerek veya bölgedeki büyük bir karışıklık esnasında yekten bağımsız ve birleşik Kürdistan kurulması hayalidir. Hepsinin de, aralarında bağlantı olan ve terörü araç olarak kullanan silahlı kolları, yani terör örgütleri vardır. Türkiye’de PKK, İran’da PJAC, Irak’ta HPG, Suriye’de YPG; bu kollar özünde bir ve aynı olup, tek gövdenin parçaları konumundadırlar.

        Irak’ta bir devlet için gereken tüm kurumlar oluşturulmuş olup, Kürt Devleti neredeyse kurulmuş gibidir; iş sadece Barzani’nin planladığı referandum ile Peşmerge güçlerinin karada IŞİD’in karşısına çıkarılarak elde edilmesi umulan kazanımın siyaseten ödüllendirilmesine ve sonrasında da uluslararası güvence alınıp bağımsızlık ilanına kalmıştır.

        Suriye’de de PYD bir hayli yol almış olup, ilk aşamada özerklik peşinde koşulmaktadır. Irak bir yana, Kürt nüfusun görece az olduğu (takriben 1.5 milyon) Suriye’de bile bir Kürt Devleti kurulması hâlinde, bunun nüfusun yoğun olduğu Türkiye’ye yansımasının ne olabileceğini öngörebilmek için kahin olmaya gerek yoktur. Bundan, Türkiye’nin “Kürt Sorunu”na çözüm arayışları ve terörle mücadele çabalarının mutlak olarak etkileneceği, bu potansiyel oluşumu dikkate almayan tüm iç hesapların şaşacağı, yaşanan sürecin tamamen inisiyatif ve kontrolden çıkabileceği tartışmasızdır. Dolayısıyla, Türkiye’nin içeriye ve dışarıya eşzamanlı olarak makro düzeyde bakması, sorunu bölgesel olarak irdelemesi ve buna göre çözüm üretmeye çalışması elzem görünmektedir.

        Bu itibarla, Ankara’nın Suriye’deki PYD faaliyetleri ve onun üzerinden kurulmaya çalışılan oyuna odaklanması da kaçınılmaz bir zorunluluk olup, bu aşamada Kürt Sorunu üzerinde kendi öngördüğü çözüm modeli henüz netleşmeden PYD’nin oldubittiler yaratılarak özerkleşmesinin ya da devletleşmesinin önüne geçmeye çalışılmasının çok doğru bir yaklaşım olduğu da muhakkaktır.

        İşte, bütün mesele, gelinen aşamada bunun nasıl yapılabileceğidir. Maalesef, burada Ankara açısından artık yeni bir stratejik hata yapma lüksü de bulunmamaktadır.

        Kara Harekâtı Söylemleri ve Suriye’deki Koşullar

        Bilindiği üzere, Suriye cephesinde hâlihazırda eş zamanlı olarak iki ayrı savaş yürümektedir. Bir yandan Rusya-İran destekli Esad’ın Rejim güçleriyle, muhalif bileşenlerinden oluşan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve Nusra Cephesi arasındaki “post” kavgası; diğer yandan da “hibrit” tehdit oluşturan IŞİD karşısında dünya güçlerinin hava operasyonları ve özel kuvvetler desteğinde, karada YPG’nin öncülüğünde yerel güçlerin (SDG–Suriye Demokratik Güçleri) yürüttüğü “düzensiz” savaş.

        Türkiye, an itibariyle Suriye’de etkin olarak var olan ve varlıkları bir şekilde gelecekte de devam edecek gibi görünen 3 kazançlı güce de karşı olduğunu deklare etmektedir!. “Sınırlarımızda bunları görmek istemiyoruz.” denilmekte; fakat yerlerine de Suriye topraklarında “uçuşa yasak bölge” ya da “güvenli bölge” oluşturulması gibi özellikle büyük güçlerce kabul görmeyen yaklaşım dışında, başka bir öneri getirilmemektedir. “Türkiye, Suriye ve terör örgütlerinin yuvalandığı her yerde gerekli gördüğü her türlü operasyonu yapma hakkına sahiptir. Saldırıları gerekirse kaynağında yok ederiz; önümüze çıkanı terörist sayarız.” denilmekte; fakat herkese meydan okumanın ötesinde, olası harekâtın kapsamı ile siyasi ve askeri hedeflerinin ne olacağı ise boşlukta bırakılmaktadır.

        Bununla birlikte, Devlet katında ve medyada, öncelikle PYD/YPG’ye karşı muhtemel bir geniş çaplı kara operasyonu dillendiriliyor olmasına karşın, ne uluslararası bir koalisyon içinde ne de tek başına böyle bir harekâta girişilmesi maalesef mümkün görünmemektedir!. Zira PYD, kendi çıkarları ve gelecek planları yönünden, hem ABD’nin doğrudan hem de Rusya’nın dolaylı koruması altındadır. Dahası, Suriye Hükümeti kendisinin de destek verdiğini bizzat açıklamış bulunmaktadır. İran’ı da katarsak sahadaki tüm güçlü aktörler böyle riskli bir girişimin karşısında pozisyon alacaklardır. Esasen, bir yandan Rusya ile kavga edip, öte yandan gidip “YPG’yi terör örgütü olarak değil, sahada etkili savaşan güç” olarak gördüğünü her koşulda tekrarlayan ABD’ye lüzumsuz bir karşılaştırmayla “ya Türkiye ya PYD” denilerek adeta rest çekilmesi, sonunda da NATO’nun 5. maddesinin manivelasını elinde tutan ve herkesin de elini okuyan ABD’nin PYD tercihinde bulunmasına kapı açılması kolaylıkla izah edilebilir bir siyaset biçimi de değildir. Bunun, taktiksel bir hata olduğu çok açıktır.

        Diğer taraftan, Rusya lideri Putin, ekibiyle yaptığı bir toplantıda, “ABD, Suriye’nin kuzeyini Kürtlere bırakmış” diyerek, ABD planını kazaen deşifre etmiş; buna işaret edip geçmek suretiyle, bu hususa kendilerinin de bir itirazı olmadığını bir şekilde açığa vurmuştur.[3] Türkiye’nin tüm haklı ısrarlarına karşın, “terör örgütü” olarak kabul etmeyen ABD’nin gözünde PYD/YPG’nin çok özel bir yeri vardır. Nitekim Irak’ta Barzani ve partisi, Suriye’de de PYD, “ABD’nin Marksist müttefikleri” olup, IŞİD karşısında çizme giydirmeye (boots on the ground) çalıştığı Yerel Güçler konumundadırlar. Hatta ABD Hükümetinin/CIA eski Türkiye analistlerinden Henri Barkey, “ABD, PYD’nin hava kuvvetleri; PYD de ABD’nin kara kuvvetleri oldu” diyerek bu durumu çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur.[4]

        İkinci olasılık olarak, Suriye’deki yerleşik 3 temel güçten en muhtarı konumunda olan Esad ve rejimini destekleyen güçlere karşı da ne Koalisyon ülkeleriyle müşterek ne de tek başına böyle bir harekât yapılamayacağı izahtan varestedir. Kimsenin itibar etmediği bu seçenek, açıktan çok hasımlı bir savaş ilanı anlamına gelir ki, ortada bunun koşulları olmadığı gibi, zaten hâlihazırda dillendirilen olası kara harekâtı söylemleri de buna ilişkin değildir. Öte yandan, Koalisyon lideri ABD bile muhalif bileşenlere yönelik olarak başlangıçtaki “eğit-donat” yaklaşımıyla sınırlı olan adımını zaman içinde gevşetmiştir. Özetle, Suriye’ye savaş açan karşısında bir şekilde Rusya’yı da bulacaktır. Ayrıca, NATO da her defasında, Suriye’de Rusya ile karşı karşıya gelinecek bir durum ve pozisyon olmadığını vurgulamaktadır. Demektir ki, bu alternatif de yok hükmündedir…

        Üçüncü olasılığa ve IŞİD’e gelince, bu opsiyonda da Türkiye’nin kendi başına herkesin imtina ettiği bir harekâta girişmesi pek olanaklı değildir. Bu yöndeki muhtemel bir girişim, bir yandan içeride tüm ülke sathında büyük bir terör riski yaratacağı gibi; Suriye’de de yok yere, ne kadar süreceği, kimlerle savaşılacağı ve sonunun da nereye varacağı belli olmayan karmaşık bir savaşın içine düşüleceği dikkate alındığında, millî çıkarlarla bağdaşmayacağı ortadadır. IŞİD belası ile tek başımıza ve her türlü riski de göze almak pahasına kim ve ne için savaşılacaktır? Bu yaklaşımın hiçbir tutar yanının olamayacağı açıktır. Ayrıca, Koalisyon olarak da böyle bir kara harekatı gündemde değildir; zira NATO Genel Sekreteri “karada olmayacaklarını” zaten açıklamıştı; ABD ise Kongre’de onaylanan Yetki Belgesi çerçevesinde, “odak noktasının sahada etkin olarak savaşan güçleri (Irak’ta ISF ve Peşmerge, Suriye’de YPG) eğitmek-donatmak, kendilerine hava desteği sağlamak ve başka yollarla yardımcı olmak” şeklinde tanımladığı pozisyonunu koruduğunu her vesileyle tekrarlamaktadır. Başka bir anlatımla, ABD de “karada ben yokum” demekte ve mütemadiyen de tekrarlamaktadır. İşin içinde ABD yoksa etkin bir “koalisyon” da zaten yok demektir!

        Obama’nın “Lawrence” Doktrini

        ABD Başkanı Obama, 11 Şubat 2015 tarihinde yetki isteği için Kongre’ye yazdığı mektupta, IŞİD’le savaşa yönelik olarak Askeri Güç Kullanım Yetkisi (AUMF – Authorization for the Use of United States Armed Forces) stratejisini “IŞİD tehdidini zayıflatma ve tasfiye etme (degrade and destroy)” şeklinde belirtmiş olup, Kongrede onaylanan yetki belgesinde açıkça yazılı hâliyle;

        “Ulusumuzun Irak ve Afganistan’da yürüttüğü türden uzun dönemli, büyük çaplı kara muharebe operasyonları yetkisi verilmeyecektir.”

        ibaresiyle ortaya konulduğu üzere, mevcut durumda Başkanın, ABD Kara Kuvvetlerini sahaya çıkarma yetkisi olmayıp, yine aynı Yetki Belgesinde, “Söz konusu operasyonların yürütülebilmesi için ABD silahlı kuvvetleri yerine Yerel Güçlerin konuşlandırılması” öngörülmektedir. Amerikan Ordusunun misyonunun da; “Personel kurtarma, IŞİD liderlerini ele geçirmeye yönelik Özel Kuvvetler operasyonları, istihbarat toplama, kinetik vuruşa yönelik misyonlar, planlama, müttefiklere danışmanlık, lojistik destek ve yardım vs.” görevleriyle aşırı biçimde sınırlı olduğu açıkça belirtilmiş bulunulmaktadır.[5]

        Benzer şekilde, yine Obama’nın 6 Kasım 2015 tarihinde açıkladığı 4 maddelik “ISİD’le Mücadele Eylem Planı” da bu kapsam dahilinde olup, farklı ve yeni bir unsur içermemektedir. Zaman zaman, “Masada her opsiyon var.” türünden genel açıklamalar yapılsa da an itibarıyla, karada durum budur. Özetle, ABD, IŞİD’in karşısına “kara ordusu” olarak, Irak’ta merkezi yönetime bağlı Irak Güvenlik Güçleri (Iraqi Security Forces – ISF) ve Barzani’ye bağlı Peşmerge güçlerini, Suriye’de ise PYD’yi çıkarmayı planlamaktadır. 

        Aslına bakılırsa, Obama’nın Irak ve Suriye’deki kuvvet kullanma stratejisi, Birinci Dünya Savaşı esnasında bölgede çalışan, Faysal’ın ordusunda Britanya temsilcisi olan ve bizde Arabistanlı Lawrence namıyla ünlü İngiliz ajan T.E. Lawrence’in bir asır önce yaptığı önerinin neredeyse aynısıdır:

        “Kendi ellerinizle fazlasını yapmaya çalışmayın. Arapların biraz toleransla yapması, sizin mükemmel olarak yapmanızdan iyidir. Bu onların savaşı; siz onlar adına kazanmak için değil, onlara yardım etmek için oradasınız.”[6]

        Obama planının arkasında yatan bir diğer unsur ise yakın geçmişteki trajik tecrübelerdi. Nitekim ABD, Vietnam trajedisinden sonra, General Creighton Abrams’ın deklerasyonuyla üçüncü taraf olarak “düzensiz savaşlara” kendi ordusuyla doğrudan girmeye “ilelebet” sırtını dönmüştü.[7] Ancak, bu “ilelebet” kavramı sadece 30 yıl sürdü. Doğal olarak, unutulan deneyimin faturası da yeniden sahaya çıkılan Afganistan ve Irak’ta çok pahalıya mal oldu. Bu 3 ülkedeki başarısızlıkların nedeni de aynıydı: Üçüncü parti olarak girişilen geniş çaplı bastırma operasyonlarında (COIN), dağınık alana yayılı sayısız noktasal hatlarda düzenli ordu-ağır silahlar-teknolojik avantaj işe yaramaz hâle gelmişti. Buna karşılık, ABD Ordusu, Filipinler’de, Tayland’da, El Salvador ve Kolombiya’da işin içine doğrudan girmeyip, savaşan dost yerel güçlere eğitim, danışmanlık ve destek vererek başarılı olmuştu.[8]

        Ancak, IŞİD daha önce karşılaşılan bu tehditlerden tamamen farklı bir yapıda olduğundan, işlerin ters gitmesi durumunda, yerel güçleri kullanma stratejisinin gelişmelere göre sonraki süreçte değiştirilmesi de her zaman mümkün olabilir. ABD Başkanı “Bu iş böyle olmuyor.” diyerek Kongre’den yeni bir onay isteyip, alabilirse kendi Kara Kuvvetlerini sahaya sürmek ya da bu işte olmayacaklarını açıklamış bulunan NATO’yu karada da göreve çağırmak zorunda kalabileceği gibi; başlangıçtaki “tehdidi azalt ve tasfiye et (degrade and destroy)” stratejisinde de değişikliğe gidilip “tehdidi azalt ve izole et (degrade and contain)” stratejisine dönülerek, zayıf bir IŞİD varlığına rıza gösterme yoluna gidilmesi de olasıdır.[9]

        Neticede, şu anda IŞİD karşısında geniş çaplı kara operasyonuna yönelik olarak üzerinde karar kılınan güçler, yerel güçlerdir; bunlar da yetersizliği Amerikan medyasında bile gündeme getirilen Irak Güvenlik Güçleri (ISF) ile ABD’nin yaklaşık 15 yıldır birlikte çalıştığı, eğittiği-donattığı Körfez Savaşı müttefikleri olan Kürt Güçleridir. Yani, açık adlarıyla yazmak gerekirse, son ziyaretinde Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayında Kürt bayrağının dalgalandığını söyleyen Barzani’nin Peşmergeleri ile PKK’nın işbirlikçisi YPG!. Öyle anlaşılmaktadır ki, hem Irak hem de Suriye cephesinde, IŞİD karşısında karada ön saflarda, ABD Hava ve Özel Kuvvetlerinin desteği altında modern silahlarla donatılı “Kürt çizmesi” yer alacak, bölgede yeni bir düzen ve yeni bir harita için savaşa şans verilecektir!. Böylelikle, ABD de bir koyundan iki post çıkaracak, IŞİD tasfiye edilirken Kürt devletleri gelecektir...

        Başka bir anlatımla, iki bileşenli bu stratejik planın sahadaki başarı düzeyi ne olursa olsun, IŞİD karşısında birincil kuvvet olarak Kürtleri savaştıran yol haritası, çizmeler çıkarıldığında her koşulda Kürt devletine çıkacaktır!. Kaldı ki, ABD’nin böyle bütüncül ve makro planının olup olmaması da işin bu doğal seyrini değiştirmeyecektir. Tabii, sonra çevrede de “Üzüm üzüme baka baka kararacaktır!”

        İşte bu koşullarda, Türkiye, nasıl bir siyasi sonuç beklentisiyle yapıldığı tam belli olmayan, askeri açıdan da esasen “kaleden kaleye şahin uçurmaktan öteye fazla bir anlam taşımayan”, sınır içinden karşı tarafa yapılan top atışlarıyla, angajman kuralları bağlamında bir sınamada bulunmuş ve ne yazık ki, bu misilleme eylemi karşısında, sadece ABD’nin de değil, Batılı müttefiklerinin neredeyse tamamının PYD’nin yanında durduğunu görmüştür. Hatta Ankara’daki son bombalama eylemine ilişkin olarak, Türkiye tarafından acelece yapılan “arkasında PYD’nin bulunduğu” şeklindeki açıklamalara bile sözde müttefiklerce kuşkuyla yaklaşılmakta ve mesafeli durulmaktadır.

        Savaş ve Teknoloji

        İleri teknoloji, savaşların doğasını giderek değiştirmektedir. Artık savaşlar sadece cephede üniformalı askerler tarafından yapılmadığı gibi, savaşların kaderi de sadece cephede şekillenmemektedir. Öte yandan, çatışan tarafların sahip oldukları teknolojik kapasiteler; başlangıçtaki kampanyadan sondaki zafere kadar; planlama, hazırlık, icra ve değerlendirme; operasyon, organizasyon, istihbarat ve tedarik; hedefler, metodlar, kapasiteler ve misyonlar; komuta, liderlik, strateji ve taktikler; ve insan beyninin savaş hakkındaki neredeyse tüm temel düşünceleri teknolojiden etkilenmektedir.[10]

        Buradan hareketle, Türkiye’nin mevcut imkânları ve içinde bulunulan koşullar “teknik” bir analize tabi tutulduğunda; kime karşı yapılırsa yapılsın, ülkemiz açısından olası bir kara harekâtının kaçınılmaz riskleri muhtemel getirilerinden her koşulda yüksek olacaktır. Kaldı ki, nihayetinde tek başına mutlak bir kara harekâtı Türkiye için yaşamsal öneme sahip “olmazsa olmaz” türünde bir konu da değildir. Bunu zorunlu kılan çok özel bir sebebimiz bulunmadığı gibi, mevcut koşullar da geniş çaplı olası bir kara harekâtını caydırıcı karakter taşımaktadır.

        ABD eski Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in, İkinci Körfez Savaşı öncesinde yaşanan 1 Mart Tezkeresi’nde kamuoyunu ve yeni hükümeti ikna açısından “TSK’nın kendisinden beklenen liderliği yapamadığı” tezi maalesef doğruydu. Benzer şekilde, Genelkurmayın, Rus uçağının düşürülmesi olayı öncesi ve sonrasında, bunun olası askeri ve teknik sonuçları konusunda seçilmiş sivil otoriteye etkin danışmanlık ve liderlik yapabilmiş olduğu da Milli Güvenlik Kurulu bildirileri dikkate alındığında oldukça kuşkuludur. Hâlâ da bu konuda hem sivil otoritede hem de askeri kanatta garip bir kayıtsızlık vardır. Nitekim, geçtiğimiz günlerde tekrar bir ihlal daha yaşanmış, Rus uçağı bu kez düşürülmemiş; diğer bir ifadeyle, “demek ki düşürülmeden de olabildiği” somut olarak görülmüştür!.

        Peki, “Uçak düşürülmüş ya da sonrasında gerginlik giderilmemiş de ne olmuş?” diye sorulacak olunduğunda, şayet gerçeği eğip bükmeden cevap vermek gerekirse, kısaca ve basitçe durum şudur:

        “Askeri ve teknik olarak, TSK bir anlamda sınırlarımız içinde bloke olmuştur!.”

        Hipotezdeki terime lütfen dikkat edelim. Türk Hava Kuvvetleri değil, TSK!. Çünkü bu gözden kaçıyor…

        Olaydan hemen sonra, Rusya lideri Putin’in Türk tarafından beklediği yaklaşımın gelmemesi üzerine, deyim yerindeyse, ülkemize karşı “Soğuk Savaş” ilan etmesi ve izleyen süreçte de Suriye’deki Rus askeri varlığını S-400 hava savunma sistemi dahil yenil nesil savaş makineleriyle daha da tahkim edip, Suriye hava sahasını da Esad yönetimiyle anlaşmalı olarak Türk uçaklarına tamamen kapatması herkesin malumudur. Dolayısıyla, uçak düşürme olayının doğrudan ilk askeri sonucu, böylesine kritik bir dönemde Hava Kuvvetlerimizin Suriye’de oyun dışında kalmasıdır.

        Ne var ki, bununla bağlantılı biçimde, “teknik” yönden dolaylı olarak ortaya çıkan ikinci bir askeri sonuç ise, Türk Kara Kuvvetleri’nin de temel güç unsurlarıyla sınırlarımız içinde bloke olmasıdır!.

        Bunun anlamı ise şudur: Suriye’ye yönelik olası bir kara harekâtı konusunda içeride veya dışarıda haftalardır söylenip konuşulanların, yazılıp çizilenlerin askeri ve teknik anlamda ciddi bir karşılığı bulunmamaktadır. Zira, bugünkü koşullarda Suriye’ye ağır zırhlı birlik unsurlarıyla geniş çaplı, vurucu gücü yüksek ve sonuç alıcı mekanize bir kara harekatı yapılmaz, yapılamaz!. Olsa olsa, sınırlı ve cılız bir operasyon yapılabilir. Bunda da muhtemel risklerden ötürü maksat hasıl olmayabilir!.

        Hava hâkimiyeti olmayan bir dış alana yapılabilecek geniş çaplı bir harekâtta, yerdeki ağır güç unsurları düşman hava kuvvetlerinin tehdidi karşısında korumasız kalacaklarından kolay hedef olabileceklerdir. Teknolojinin sahaya yansıması olarak, özellikle yüksek kapasiteli bombalar taşıyan yer taarruz uçakları ile uzak mesafelerden attıkları hassas güdümlü füzelerle yerdeki tank, zırhlı muharebe aracı, obüs, top, havan vs. ne varsa sinek gibi avlayabilen anti-tank helikopterleri karşı konulamaz nitelikte büyük tehdit oluşturabilecektir. Bu bakımdan, günümüz koşullarında Suriye’de hava desteği de sağlanamayacağı açık olduğundan, TSK tarafından yüksek ateş gücüne sahip ağır mekanize birlik unsurlarıyla böylesine riskli geniş çaplı bir kara harekâtına girişilemeyeceği ortadadır.   

        Öte yandan, hafif mekanize birliklerle her ne kadar seri ve görece cılız bir kara operasyonu yapılabilmesi mümkünse de bu durumda da aşağıdaki faktörler dolayısıyla, bölgede ağır silahlarla donatılmış yüksek tehdit ortamında başarılı olma olasılığı düşük bulunacağından ve süreç uzayıp zaman içinde başka komplikasyonlar çıkabileceğinden maksat da hâsıl olmayabilecektir.

        Versatility / Çok Fonksiyonluluk: Kara Kuvvetlerinin ağır güç unsurlarının bulunmadığı, sınırlı birlikler ve kısıtlı sistemlerle yapılabilecek olası bir operasyonda, farklı ortamlar ve sayısız tehditlerin gerektirdiği değişik fonksiyonel yetenek ve ihtiyaçlar, ya hiç ya da yerinde ve zamanında temin edilemeyebilecektir. Bu da operasyon gücünde fonksiyonel zafiyetler doğurabilecektir. Örneğin, şehir içlerinde terörizm, kırsalda gerilla, cephede düzenli birlikler karşısında verilecek mücadelelerde; hem havadan hem karadan, hem yakından hem de uzaktan gelebilecek tehditleri bertaraf edebilecek farklı yeteneklere ve değişik sistemlere ihtiyaç duyulması gibi… Savaşlarda en iyi işlerin alana ve tehdide özgü kuvvet unsurları ile yine buna yönelik silahlarla çıkarılabildiği göz ardı edilmemelidir.  

        Deployability / Hızlı Konuşlanabilirlik: Belirli kısıtlar altında sınırlı birliklerle yapılabilecek olası bir kara operasyonunda, karadan ve havadan intikalle istenilen yerde ve istenilen zamanda gerekli güç unsurlarıyla konuşlanabilme imkânı olmayabilecek; farklı manevra bölgelerine gerekli kuvvetlerin ve lojistik desteğin zamanında erişiminde sorunlar yaşanabilecektir. Operasyon sürecinde; coğrafi olarak birbirinden uzak, topografik olarak da özellikle çöl, bataklık, ormanlık, dağ/bayır, yoğun yerleşim alanı vs. gibi girilmesi zor bölgelere sadece karadan intikalde yetersizlik yaşanabilecektir. Belki uç bir örnek olacak, fakat Sarıkamış harekâtında; Ruslar asker, silah ve mühimmatlarını Kars’a kadar demiryoluyla sevk ederlerken; Enver Paşa’nın harekât planıyla kırana uğrayan Türk Ordusu’nun Samsun ve Trabzon limanları ile Sivas’ta biten demiryolundan itibaren kar, tipi, boran ve dondurucu soğuklar altında yaklaşık bir buçuk ay yürütülüp dağlar aştırılarak Sarıkamış’a intikal ettirilmeye kalkışılmasındaki tezatı bir an için gözümüzün önüne getirelim…

        Lethality / Etkin Vuruş Gücü: Olası kara operasyonu kime yönelik olursa olsun, Suriye’ye adım atıldığında Türk Birliklerinin karşısına ağır silahlarla donanmış güçler çıkacaktır. Buna modern silah sistemleri ve hava gücü de dâhildir. Buna karşın, Türk Kara Kuvvetleri sınırlı birliklerin katılımı dolayısıyla daha ziyade yanında ve beraberinde taşınabilen hafif silah sistemleriyle operasyon icra edebileceğinden, büyük tehditlerle başa çıkılması için gereken yüksek ateş gücünden kısmen yoksun kalabilecektir. Bu da operasyon sürecini ister istemez uzatabilecek; zaman içinde farklı gelişmeler ve öngörülmeyen koşulların ortaya çıkmasıyla başlangıçtaki hesaplar şaşacak, dolayısıyla hem kayıplar artacak hem de operasyon hedefine ulaşamayabilecektir. Unutulmasın ki, savaşlarda ateş gücü, asker için ekmek ve sudan daha değerlidir. Nitekim, bir asker cephede susuz günlerce, aç aylarca dayanabilir; fakat yeterli ateş gücünden yoksunsa bir saniye bile ayakta, hatta hayatta kalamaz!. 

        Bu manada, Türk medyası ile resmi çevrelerde dillendirilen ölçüsüz üslupların gözden geçirilmesinde yarar vardır. Türkiye olarak bizler bu coğrafyada yaşamaya devam edip; Rusya, İran, Suriye ve Kürtler başka bir gezegene gidecek değillerdir. Bir gün silahlar sustuğunda hep birlikte barış içinde, yan yana veya belki kısmen de olsa iç içe yaşamak durumunda kalacağız. Bunu imkânsızlaştıracak, hatta zorlaştıracak tavırlardan mümkün olduğunca kaçınılması gerekirken, olur olmaz her yerde kurşun gibi sözler sarf edilmesi, sabahtan akşama her gün savaş tamtamları çalınması, kontrolsüz yayınlar yapılması işleri daha da güçleştirmekte, anlaşmazlıkları geri dönülemez boyutlara taşımaktadır.

        Nihayetinde, ülke içi siyasette algı oluşturmak için medyada kullanılan ölçüsüz üslup, demagoji ve hamasetin, ülkenin geleceğini ve kaderini etkileyecek savaşlar konusunda da aynı alışkanlıkla sorumsuzca sürdürülmesi kabul edilemezdir. Militaristlikte sınır tanımayan barut tozu yutmamış savaş çığırtkanları her toplumda görülebilir. Bunlar genellikle “ateşle oynamayı” pek severler. Ne var ki, ateşle fazla oynanırsa, günün sonunda yangın çıkması da mukadder olur. Hamasetle çıkarılabilecek bir yangının öncelikle kimi yakacağına ise öyle boş laflar değil, ne yazık ki dolu silahlar karar verir!.

        Sonuç

        Gelmiş geçmiş en ünlü askeri lider ve savaş kuramcılarından biri kabul edilen; 1830’lu yıllarda İstanbul’u da ziyaret edip Sultan II. Mahmud’un talebi üzerine 2 yıl süre ile Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonuyla da görevlendirilen, komutasındaki ordularla Prusya-Avusturya (1866) ve Prusya–Fransa (1870-71) savaşlarını kazanıp Prusya öncülüğünde Alman İmparatorluğu’nun kuruluşuna önayak olan, Alman usulü savaş tarzının mimarı ve ulusal kahraman Mareşal Helmuth von Moltke’ye göre, “Strateji bir tedbirler sistemidir” ve “bir askeri operasyonun sadece düşmanla ilk teması kesin olarak planlanabilir,” işin sonrasına ilişkin ise “bütün opsiyonlar hesaba alınmalıdır.”[11]

        Cumhuriyet tarihimizin en kırılgan dönemine girdiğimiz bugünlerde, olası bir kara operasyonuyla tetiklenebilecek gelişmelerin seyrindeki belirsizlik öngörülemez yeni durum ve riskler yaratabilecektir. Bu itibarla, her türlü karşılık ve sürprizlere hazırlıklı olunması yaşamsal önem taşımaktadır. Dolayısıyla, günümüz sivil ve askeri liderlerinden beklentimiz, verilecek her türlü kararda militarist geleneğimizdeki hamasi söylemlerle değil, sahadaki güncel ve maddi gerçeklerle hareket edilmesidir.

        Netice itibarıyla, Suriye konusunda mevcut pozisyonun gözden geçirilip, içinde bulunduğumuz açmazdan çıkılabilmesi için yeni açılımlara yönelinmesi kaçınılmaz görünmektedir.

        Bugünkü koşullarda geniş çaplı bir kara harekâtı yapılamayacağı ortadadır; sınırlı bir operasyon hâlinde ise olası riskler, siyasi ve askeri hedeflerdeki belirsizlikler, fonksiyonellik-konuşlanma-ateş gücü zafiyeti, çatışmanın yayılma potansiyeli gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda maksat hâsıl olmayabilecektir. Herkesle karşı karşıya gelinecek böyle bir macerayı zorlamak yerine, geniş katılımlı destek sağlanabilecek ortak çözümler ve alternatif çıkış yolları aranması yerinde olacaktır.

        Bu cümleden olarak;

  1. Getirisi götürüsü belli olmayan, belirsizlikleri ve riski yüksek kara harekâtı yerine; hem PYD ve Peşmerge güçlerini ön planda olmaktan çıkaracak hem de IŞİD’ı tasfiye edecek şekilde ve bunu gerçekleştirmek üzere, “Chapter VII” çerçevesinde Birleşmiş Milletler Savaş Gücü (UN Peace Enforcement) oluşturulması çağrısında bulunulması,
  2. Suriye’de “uçuşa yasak bölge” gibi kabul edilmeyen taleplerde ısrardan vazgeçilmesi; 10 km derinlikte Güvenli Bölge ya da Tampon Bölge oluşturma düşüncesine saplanıp kalınmaması; şayet bundan büyük kerametler umuluyor ve mevcut sorunlara bu yolla çözüm getirilebileceği bekleniyorsa; bunun içeride daha rahat oluşturulabileceğinden hareketle, sınır-dışı olmuyorsa, sınır-içi güvenli bölge oluşturma cihetine gidilmesi, seçenekleri üzerinde düşünülmesi yerinde ve yararlı olabilecektir.

        Suriye ve Irak’ta toprak bütünlüğünün korunması, IŞİD tehdidinin “hibrit” niteliği ve “karmaşık” yapısından doğan yüksek risk faktörü ile bölgede istikrarın sağlanması gereği gibi kritik hususlar dikkate alındığında; profesyonel tecrübeden yoksun ve teknik yetenekleri tartışmalı Kürt güçlerine karada fazla bel bağlamanın yanlış bir strateji olacağı; tehdidin büyüklüğünün BM savaş gücü oluşturulmasını gerektirir nitelikte oluşu, bu husustaki temel argümanlarımızdır.

        IŞİD tehlikesinin karmaşıklığı, yapılan katliamlar, milyonlarca insanın yerinden-yurdundan sürülmesi vs. gibi fiili olgular dikkate alındığında, böyle olası bir girişim için çok geçerli nedenler olduğu açıktır. Hangi amaçla olursa olsun, hukuk devletleri illegal kuvvet kullanamayacakları gibi, kabul edilmese de terör örgütü şüphesi altındaki yapılara umut bağlayamazlar. Esasen uygar dünya için, IŞİD karşısında yetenekleri sınırlı bu aktörler yerine, “yüksek kapasiteli uluslararası bir güç ihdası” aynı zamanda “teknik bir zorunluluk”tur. Zira bu konuda kimsenin deneme-yanılma lüksü yoktur. Dünyada bu konuda hüner ve yetkinliğe hangi güçler sahipse, BM onları bulup sahaya çıkarmak durumundadır. 

        IŞİD, amacına ulaşmak için, çeşitli komplike silahlar kullanarak katliamlar yapan, kural dışı yöntemlere başvuran, rahat ve dijital iletişim sağlayan, terörist saldırılar düzenleyen kriminal bir örgüt olduğundan, tüm dünya için boyutları ve sonuçları tahmin edilemez nitelikte “hibrit” bir tehdit oluşturmaktadır. Ancak, nedense işin bu yanı pek az konuşulmaktadır. Hem silahsız hem silahlı iki ayrı cephede birden mücadele gerekmektedir. Öncelikle, gelir ve insan kaynaklarının kesilmesi, iletişim kurmasının engellenmesi kaçınılmazdır. Eldeki tüm finansal, teknolojik, askeri, istihbari, diplomatik enstrümanlar kullanılarak “çok yönlü, seçici, teknik, hassas” bir mücadele yürütülmesi zorunludur. Bunu yapacak yetenek kimde ve nerededir?

        Topyekûn imhaya yönelik girişilebilecek olası bir kara harekâtının ise “tarihin gördüğü en riskli” operasyonlardan biri olma olasılığı çok yüksektir. Bu savaştaki asıl hüner, çok militan öldürmek değil; milyonlarca masum insanın hayatını korumak olacaktır. Normalde terör örgütleri toprak tutmaz, bölge yönetmez. IŞİD belası ise, hatırı sayılır büyüklükte bir coğrafyayı kontrol etmektedir. Zor durumda kalındığında, silahların nereye doğrultulacağını bilen yoktur. Elindeki alanlarda duraksamadan ateşe vereceği sayısız petrol kuyusu oluşu bir yana, gözünü kırpmadan katledebileceği milyonlarca insan yaşamaktadır!.

        Hitler, 18 Mart 1945’de Alman ordularına geri çekildiği şehirlerdeki altyapıların imhası emrini vermiş, fakat uygulatmaya zaman ve imkân bulamamıştı. IŞİD’in bununla yetinebileceği garantisini kim vermektedir? Kimyasal silah, radyoaktif maddeler, zehir, gaz, bomba, her yol cennete götürüyor!. Milyonları koruyarak IŞİD’i bertaraf edecek “özel savaşı” kısıtlı askeri eğitim verilen Yerel Güçler mi kotaracak? BM bu konuda tarihi bir sorumluluk altındadır. Bosna ve Kosova’daki katliamlara müdahalede geciken, Ruanda’da ise 1994 yılında 800 bin kişinin etnik soykırımla vahşice katline göz göre göre seyirci kaldıktan sonra, ancak aklını başına devşiren BM’nin bu kez aynı hataları tekrarlama lüksü yoktur.[12] Bu görevden kaçınılamaz. Özellikle de başta ABD ve Rusya. Öyle, bin km öteden füze, bin metre yukarıdan bomba atıp, İsraillilerin deyimiyle, çim biçerek (mowing the grass) işten sıyıramazlar. Bir an önce, Jandarmalık sorumluluğunun gereği yapılıp, BM damgalı çizmelerin giyilip, dünyanın ve uygarlığın bu beladan kurtarılması herkesten önce bu iki devletin ortak sorumluluğu altındadır. Ankara, hem görünürde kendisi açısından başka bir çıkış yolu kalmadığından hem de “hibrit” yapıdaki IŞİD tehdidinin büyüklüğünün gerçekte zaten böyle bir adım gerektirdiğinden, bu yönde çağrıda bulunmalı ve bunda ısrarcı olmalıdır. Böylelikle, kimse de YPG’ye “karada ihtiyaç olduğu” bahanesinin arkasına sığınamayacak, biçilen misyon da boşa düşürülecektir.

        Güvenli bölge konusunda ise, Suriye’de herkes kendisi at oynatmak istemektedir. Bu nedenle sınır dışında şu anda olduğu gibi, gelecekte de muhtemelen böyle bir tampon bölge oluşturulmasına izin verilmeyebilir. Şayet, bundan büyük yararlar umuluyorsa, olmadı, böyle bir güvenli/tampon bölgenin sınır içinde oluşturulması da düşünülebilir. Üstelik bu tamamen bizim inisiyatifimizde bir konu olacağından, her şey tamamen bizim kontrolümüz altında bulunacaktır. Dahası, böyle bir yaklaşıma hemen herkes siyasi destek de verecek, hatta finansal ve teknolojik yardım da sağlanabilecektir.

        Peki, acaba bu yapıcı öneri, Türkiye’nin haftalardır yer gök sarsılırcasına dillendirdiği risklerle dolu kadim kara harekâtının akıbetini etkileyebilecek midir? Kendimize bu soruyu sorduğumuzda, maalesef aklımıza, bütün otoritelerce günümüzün en yetkin askeri tarihçilerinden biri olarak gösterilen İsrailli ünlü Prof. Martin van Creveld’in Technology and War / Teknoloji ve Savaş başlıklı kitabının sonunda hatırlattığı İbrani atasözü geliyor ve tabii ki, ürkütüyor:

        “Tasavvur başladığında eylem gerçekleşir.”

         


        Referanslar

        [1]Radikal Gazetesi, 07.05.2003.

        [2] Shehadi, Kamal S. “Ethnic Self-determination and Break up of States”, The Adelphi Paper, 1993.

        [3] “Putin: Su-24’s Black Box to Reveal Truth About Jet Shot Down by Turkey.” Sputniknews.com, 08.12.2015.

        [4] Bradley, Matt and Parkinson Joe, “America’s Marxist Allies Against ISIS”, The WSJ, July 24, 2015.

        [5] Obama, Letter From the President-AUMF in Con. with the IS of Iraq and the Levant, The WH., Feb. 2014

        [6] Lawrence, T. E., The 27 Articles of T. E. Lawrence, The Arab Bulletin, 20 August 1917.

        [7] Ricks, Thomas E., The Generals: American Mil. Com. from World War II to Today, Peng. P, N.Y. 2012.

        [8] Simon, Risa B., Prepare for Irregular Warfare, US Marine Corps Gazette, February 2014.

        [9] Johnson, David E., Fighting the Islamic State, The US Army War College-Quarterly, Spring 2015.

        [10] Creveld, van Martin, Technology and War Free Press, New York. 1991.

        [11] Moltke, von Helmuth, Moltke on the Art of War: Selected Writings Daniel Hughes (Ed.) Paperback, 1995.

        [12] Oliver, George F., The Other Side of Peacekeeping: Peace Enforcement and Who Should Do It IPO, 2002.


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele