Kimlik ve Kişilik Üzerine

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        KİMLİK VE KİŞİLİK ÜZERİNE

                    Kimlik, terminolojik olarak düşünecek olursak, kim olduğumuzla alakalıdır. Kim olduğumuz da bazen nereli olduğumuzla, hangi dili konuştuğumuzla, hangi inanca mensup olduğumuzla doğrudan doğruya ilişkilidir. Bu bakımdan kimlik, aslında bizim dışımızda var olan, fakat içine doğduğumuz ikinci bir tabiat gibidir. Bu kimliği başlangıçta biz oluşturmadık. Oluşturmadığımız, öznesi olmadığımız bir kimlik habitatının içerisine, kimlik doğasına ya da ikliminin içerisine doğduk. Fakat bu içine doğduğumuz iklim bize pek çok şeyi öğretiyor. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz ki kimlik; insanın içine doğduğu, tevarüs ettiği ve öğrendiği bir şeydir.

                    Kimlik bize dışarıdan öğretilenler bütünüdür. Yani bu bize öğretilenler ilkin ailede başlar. Kim olduğumuz, öncelikle bize ailemizden tevarüs ettiğimiz bir tabiat gibidir. Yani ailemizin içerisinde nasıl ve ne seviyeden hangi dili öğreniyorsak bu dil bizim ana dilimiz oluyor. Aynı şekilde ailemizin içinde, bir kültürün insanı oluyoruz ve o kültürün değerlerini, normlarını, hayat görüşünü yaşayarak ediniyoruz. Böylece insan olarak bize lazım olan ve kendimizi tanımamıza, kim olduğumuzu bilmemize ve bulmamıza yarayacak olan bu ilk bilgileri ailemizden öğreniyoruz. Kimlik bu bakımdan bizim öğrendiklerimizin bir bütünü hâline geliyor. Zamanla içine doğduğumuz dil, içine doğduğumuz coğrafya, içine doğmuş olduğumuz kültür ve her türlü değerler dünyası bize bir varoluş imkânı sunuyor. Biz artık dünyayı bu pencereden görmeye ve bütün tecrübelerimizi bu kazanılmış olan, edinilmiş olan ilk ve temel normlar üzerinden geliştirmeye başlıyoruz.  

                    İçine doğduğumuz kültürün kolektif bir hafızası ve bir geleneği vardır. Bu kültürel hafıza, gelenek ve genetik; fertleri birbirine hem kaynaştırıyor hem de birbirlerine benzer kılıyor. Böylelikle toplum, bir anlamda kendisini emniyete alıyor. Çünkü toplumu tedirgin eden şey farklılıklardır. Toplum farklı olana belirli bir mesafeden bakar. İnsanlar birbirine benzedikçe, toplum kendisini homojen kıldıkça, emniyette hissediyor. Fakat burada bir paradoksu görmek gerekir. Yani toplumu oluşturan bütün fertler birbirlerine benzemeye başladıkları andan itibaren bir tek renklilik ve yeknesaklık vücuda geliyor. Bu durumu ve paradoksu aşmak için; benzerlik ve farklılık, süreklilik ve yenilik dengesinin kurulması ve dinamik bir kültürel hayata ihtiyaç duyuluyor. İşte burada bir ikinci kavrama ihtiyacımız var. O ikinci kavram da kişiliktir. Kişilik, kimlik temeli üzerinde yükselen, fakat asıl benimizi inşa eden, şahsi, bizi biz yapan değerlerin ve varoluşun ta kendisidir. Yani kişilik, bu kimlik iklimi içerisinde kendimizi oluşturduğumuz, kendimize kendimiz için kurduğumuz dünyamızın bir kavramıdır. Dolayısıyla kimlik, toplumsal ve dış cephemizi oluştururken, kişiliğimiz bireysel ve iç dünyamızı oluşturur. Burada nasıl ki; birinci durumda bir kolektif hafızadan, kimlikten bahsediliyordu, ikincisinde de şahsi bir hafızadan, bir şahsi kimlikten yani kişiliğe dönüşmüş bir kimlikten bahsedilmesi gerekir. Dolayısıyla insan öyle bir varlıktır ki, bu varlık, iki tabiatta birden yaşar. Bir; herkesle beraber kimliğinin oluştuğu ortak toplumsal ve doğal hayat, iki; kendi şahsiyetini inşa ettiği kendi iç/öznel dünyası. Bu ikinci dünyada biz, birincisinde hiç olmadığımız kadar özgürüz. Çünkü birinci dünyamız daima bizi ödevlerle, sorumluluklarla yükümlü kılmaktadır. Orada bir vazifeler ağı içerisinde bulunuruz. Ya bir öğretmen ya bir işçi ya da bir iş yeri sahibi olarak kaldığımızda, sanki toplumsal, ticari, dünyevi hayatın çarkının bir dişlisi gibiyizdir. Fakat kişilik hayatımız, kendi içimize döndüğümüz, kendi içimizi inşa ettiğimiz bir hayattır. Dolayısıyla kimlik dış dünyamızı inşa ederken, kişilik bizim içimizi inşa eder. İnşa edebilmesi için de bir iç dünyamız olduğunun bilincinde ve zevkinde olmamız gerekir. Yani insanı, tabiattaki tüm öteki varlıklardan ayıran şey, onun kendisine kendisi için ikinci bir âlem kurmak gibi bir ayrıcalığının olmasıdır. İşte insana aslında kazandırılması gereken şey, bu ikinci âlemi ne kadar zengin olursa o kadar yetkin bir kavrayışa ve dünyaya sahip olacağının bilincidir.

                    İnsanı, kapalıdan açığa doğru bir tekâmül varlığı olarak okumak gerekir. En kapalı olduğu yer, insanoğlunun içine doğmuş olduğu muhittir. Bu muhit, çevre ona dilini, kültürünü, değerlerini, tarihini, kolektif hafızasını ve kolektif bilinçaltını verir. Fakat eğer bu yetmiş olsaydı, insanlar hep birbirlerine benzer olmayı ve bu benzerliklerden de hoşnut olmayı seçerlerdi. Bergson’un kapalı toplum dediği bir hayatı yaşarlardı. Oysa insan bununla yetinemiyor. İnsanoğlu bunu bir varoluşsal zemin olarak kabul ediyor ve bu varoluşsal zeminin üzerinde mutlaka kendisini inşa edeceği bir yeni dünya kurmak ihtiyacı hissediyor. İşte insanın bu yeni dünya kurma ihtiyacı hoş görülmelidir, bu imkân ona tanınmalı ve hatta bunun için teşvik edilmelidir. Çünkü iç dünyası olan insanlar, başkalarının dünyalarını merak etmek ve kurcalamak yerine kendi dünyalarını inşa etmeyi seçerler, kimlik ve kişilik çatışmasını aşarak yetkin bir varoluş imkânını tahakkuk ettirmeye yönelirler.

                    İç dünyası olan başkalarının dünyasını tecessüs etmez. Çünkü iç dünyası olan insan, sırası geldiğinde edebiyata kaçar, sırası geldiğinde tarihe kaçar, sırası geldiğinde maneviyata, sırası geldiğinde de bütün bir insanlığı ideal edinen yüksek kültür ürünlerine kaçar. Bu kaçtığı yerlerde de insan, insani tekâmülünü gerçekleştirir. Zira insan bu dünyaya sadece determine bir varlık olarak gelmiş değildir. Varoluşçuların söylemekten hoşnut olduğumuz, tekrar ederken işimize yarayan bir sözleri vardır. "İnsan bu dünyada varoluşu özden önce gelen bir varlıktır." Yani insanoğlu bu dünyaya, herhangi bir şey olmak için değil, kendisi olmak için gelmiştir. Kendisi olabilmek için de kendisi için bir dünya inşa etmesi gerekir. Kendisi için bir dünya inşa edebilmek için de daha önce inşa edilmiş örnek dünyalarla karşılaşması ve tanışması gerekir. İşte bu örnek dünyalar sadece bizim yakın aile çevremiz değildir; bütün bir insanlıktır. O yüzden insanlık kahramanlarının dünyamıza dâhil olmaları, ufkumuzun sınırlarını genişletir ve aslına bakılırsa bütün bir tarih, bütün bir insanlık ve bütün bir kültür ve medeniyet tarihi bizim için bir fırsat ve ufka dönüşür. Bu yüzden, eğitim yoluyla insanımıza hem millî hem evrensel bir şahsiyet olabilmenin zevkini ve yolunu aşılayabilirsek; bu hem kendimiz için hem de milletimiz ve insanlık için yapabileceğimiz en anlamlı işlerden birisi olur. Demek ki insanlık bir idealdir; ama bu ideale ulaşmak için yerel olanla, millî olan ve insani olanın arasında sürekli bir iletişim, etkileşim ve tekâmül olduğunu fark etmek gerekiyor. Kimlik üzerine de bir bilinç geliştirmek gerekiyor.

                    Kimlik, bizim içine doğduğumuz bir ortamdır. Ama bu ortam dış tabiat gibi değildir, bu da kendisine mahsus bir yapısı olan bir tabiattır. Bu tabiatta daha çok bizden öncekilerin ortaya koymuş oldukları ve geleneğe dönüşmüş olan şeyler vardır. Mesela bütün değer yargılarımız, geleneklerimiz, örfümüz, âdetimiz, dilimiz ve bu dil ile ortaya koymuş olduğumuz ninnilerimiz, manilerimiz, şiirlerimiz, edebiyatımız, değer hükümlerimiz, dünya görüşümüz her şey bu kimliğin içerisindedir.

                    Fakat kimlik meselesini ele alırken, onu bir ayırıcı unsur gibi de düşünmemek gerekir. Mesela, şehir kültüründen ve kimliğinden bahsediliyor ve bu şehrin içerisindeki alt kimliklerden bahsediliyor ve gettolaşmadan ve her toplumsal katmanın kendisine ait bir kimlik yaratarak bu kimliği de ötekine karşıt olarak, kendisini onlardan ayırarak, onların olduğu gibi olmayarak kendisini ifade ettiğini görüyoruz. Bu durum her türlü birlik ve bütünlük fikrinin aslında aşınmakta olduğunun bir göstergesi gibidir. Yani artık insanlar, kendi kimlik gruplarının tercih ettiği mekânlarda yaşıyorlar, kendilerine özgü mekânlar oluşturuyorlar, bu mekânlarda kendine özgü bir yaşama biçimi ve değerler sistematiği gelişiyor. Bu sanki bir anlamda insanlığın zenginleşmesiyle, gelişmesiyle, şehirleşmesiyle alakalı bir sonuçmuş gibi duruyor, fakat neticelerine baktığımızda toplum kesimlerini birbirinden ayrıştıran ve neredeyse farklı kesimlerin, farklı tanımlar ve öncelikler bağlamında yeni hayatlar kurmalarını doğuruyor. Hatta bazen bazı kimlikler, Amin Maalouf'un tabirini ödünç alacak olursak; "ölümcül kimlikler" hâline dönüşebiliyor ve o zaman bu kimlikler bizim olduğumuz, oluştuğumuz, inşa ettiğimiz ve edildiğimiz ortamlar ve imkânlar olmaktan çıkıyor ve bizim için varoluş imkânının reddedildiği, oluşun ve oluşmanın reddedildiği, dinamizmin kaybolduğu, statükonun ölümcül bir hâkimiyete dönüştüğü durumlar oluyor. İşte kimlik eğer bu şekle dönüşürse, yani kendisi içinde dahi farklı yorumlara, farklı seslere, farklı renklere imkân tanımayacak şekilde tek biçimli, uniform bir yapıya dönüşürse, insan için artık o bir varoluş imkânı olmaktan çıkıyor; varoluş imkânının kapandığı, örselendiği ve kullanılamadığı bir hâl alıyor. Oysa kimlik üzerinden biz aslında insanlığa doğru bir yol alıyoruz. Fakat bu kimlikler, bir arada yaşamak, birlikte varolmak imkânını bulamadıkları takdirde ölümcül hâle gelebiliyorlar. Kendisiyle yaşamayı umduğumuz o kimlik bizi artık sıkan, boğan, bunaltıcı bir iç daralmasına sürükleyen bir hâl alıyor. Yani bir anguaz hâli! Yani toplumun insan üzerine çökmesi, toplumun sizin kendinize özgü yetilerinizi ve renklerinizi kabul edemeyip sizi kendisine benzetmek uğruna size yapmış oldukları baskı hâlini alıyor. Bugünlerde bu, Türkçe literatürde de “mahalle baskısı” olarak ifade edilmeye çalışılıyor. İnsanoğlu, baskı altında değil, özgürlük ve samimiyet çerçevesinde kendisini kurabilen bir varlık. Bu nedenle onu ne kadar daraltır, bunaltırsanız o kadar tehlikeli bir hâl alıyor.

                    Kimlik tek başına bırakılmamalıdır. Kimlik tek başına bırakıldığında insanı bir sınıfın, bir mahallenin, bir grubun, bir dinin, bir etnisitenin insanı yapar. Gerçekten de bu, günümüz insanlığının bir meselesidir. Eğer siz insanı sadece bu kimliklerden birine hapsederseniz o zaman o insan, kendi doğasına yabancılaşacaktır ve diğer insanları kendisiyle beraber ortak bir birlikte varoluş alanı ve imkânı olarak görmesi neredeyse imkânsız hâle gelecektir. Çünkü onun için yeryüzünde biz ve biz olmayanlar vardır. Kendi bizini oluştururken bu saydığımız alt kimliklerden herhangi birisini referans alması durumunda, onun karşısında olan her kişi öteki olacaktır. Böylece onunla aynı mahalleden, zihinsel ve fiziksel gettodan olmayan herkes ötekidir. Bu, kimliğin sosyolojik olarak patolojik hâle gelmesidir.

                    Yine yukarıda andığımız gibi bu, kimliğin ölümcül hâle gelmesi durumudur. Artık bu durum ve şartlar altında yaşanılacak bir dünya, bir memleket tasavvur etmeniz giderek güçleşmektedir. Onun için sağlıklı olan şey, iletişim ve etkileşim hâlinde olabilmektir. Başkalarının da en az bizim kadar iyi olduğunu, ötekiler zannettiğimiz insanların da bizim kadar insani değerlerle mücehhez olduklarını, onların da kafalarında bir yaşanılacak dünya tasavvuru olduğunu hesaba katmamız, görmemiz ya da bilmemiz gerekiyor. Eğer bunu fark edemezsek bu iletişim imkânını yadsır, reddeder ve bu imkânı kullanamazsak o zaman işte bu kimlikler bizi yaşatan değil, bizi içimize kapatan, bizim için patoloji üreten, ölümcül ve hastalıklı kimlikler hâline dönüşebilir. Oysa kimliklerin birbirlerine karşı üstün olmaları diye bir şey söz konusu olamaz.

                    İnsani varoluşun temeli, kimlikten hareketle oluşturulması gereken ve evrensele yönelen kişilik olmalıdır. Bu kişilik, yerelden evrensele, kapalıdan açığa ve sonsuzluğa dönük tekâmül hâlinde bir varoluştur.

         


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele