Cumhuriyeti Kuranların Acelesi Vardı

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        CUMHURİYETİ KURANLARIN ACELESİ VARDI *

        Halkın söylediği her zaman Hakk’ın söylediği midir?

        Şu ifadeler İlgen’e ait[1]: “Meşrutiyet döneminde onun (Ziya Gökalp’ın) önümüze koyduğu ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ sorunsalı, henüz sağlam ve esaslı bir zeminde vuzuha kavuşuturulamadığı gibi, söz konusu alanlardaki belirsizlik ve gri alanlar üst üste katlanarak çözümü daha da ağırlaştırmış ve türev sorunlarla yeni kutuplaşma ve çatışmaların kaynağı hâline gelmiştir.

        Hâlbuki adına millî kültür/sosyal tin diyebileceğimiz sosyal mutabakat biçimleri (yapı, kurum, norm vs.) ve bunların tarihi süreç içinde geçirdiği dönüşüm evreleri, bu devam ve kırılmalar zinciri; sağlıklı biçimde tespit edilip üzerinde ciddi tartışmalar yapılabilseydi, devam ve kırılmaların sebebine dair daha sahih sonuçlara ulaşılabilirdi. Bu yapılmadı. Yapılmadığı gibi, sözkonusu problematik alanlar ve türevleri üzerinde, çoğu zihnî birer kurgudan öte geçmeyen retoriklerle vaziyet idare edildi. Daha da kötüsü, bu hayali kurguların olgusal birer gerçekmiş gibi esas alınarak resmi birer devlet politikası hâline getirilmesi ve kamusal güce yaslanarak topluma dayatılmasıdır. Yakın tarihimizin tamamı, neredeyse, zihnî birer kurgudan öte geçmeyen bu tip fantezilerin topluma boca edilmesiyle geçmiştir.

        Bu gün de AB’den Kürt Meselesine, Rusya ve Batı ittifakından Orta Doğu, İslam dünyası, İran, Dış Türkler vea akraba Topluluklarla ilişkilerimize varıncaya kadar hemen her şeye damgasını vuran yegâne şey, bir devam zincirinin tarihi tecrübe içinde oluşturduğu serinkanlı kurumsal devlet aklı ve toplumsal hafıza değil, nevzuhur zihnî kurguların öne çıkardığı anlık tepkilerdir.”

        İlgen tüm bu cümleleri aşağıdaki yargıya varabilmek için inşa ediyor:

         “Uluslaşma sürecinde cumhuriyet elitlerinin başlangıçta girdiği sahih zeminin – millet-i İslamiye- terk edilerek, yerine içeriği boşaltılmış seküler bir Türklüğü ikame çabaları da politika yapıcılarının kararlarını etkileyen o iki etkenin (dış politik baskı ve pozitivist kafa karışıklığı) tesiri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Neticede olguyla kurgu çatışmış ve kendi doğal mecrasında nihai formuna ulaşabilecek nüveler, daha doğmadan yarım mahlûklar hâlinde hayata gözlerini açmışlardır.”

        İlgen’in bu ifadelerinden şu sonuçlar çıkıyor: Ziya Gökalp’ın olgulardan kopuk, tamamen zihnî çabasının mahsulü olan Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak formülasyonu/toplumsal ve kültürel mühendislik denklemi, bu gün de - özellikle bir sorun başta olmak üzere- tüm sorunlarımızın kaynağını teşkil etmiştir ve biz hâlâ bu formülasyonu bir vuzuha kavuşturamadık.

        İlgen bizi doğru olduğunu bildiğim, ama kurmaktan hiç hoşlanmadığım şu cümleleri kurmak için icbar ediyor: Hangi millet-i İslamiye? Ziya Gökalp’ın ve Cumhuriyeti kuran kadronun içinden geldiği tecrübenin geriye bıraktığı resimler şunlardı: Arnavutlar “millet-i İslamiye’den ayrılmışlardı. Araplar “millet-i İslamiye”den ayrılmak için isyan başlatmışlardı. Kürt isyanlarının tarihi 1800’lerin ortalarına kadar uzanıyordu. Üstelik bu olayların olduğu zamanlarda “millet-i İslamiye”nin başında cumhuriyeti kuran kadrolar değil, İslam Halifesi vardı. Kaldı ki Millî Mücadele esnasında Ankara, bir yandan Yunan’la öbür yandan İstanbul hükümeti’nin çıkarttığı ve ne yazık ki ulemânın da destek verdiği; Millî Mücadele’yi yürütenlerin “mürted ve katlinin vacip” olduğunu “millet-i İslamiye”ye beyan eden ve gereğinin yapılmasını isteyen fetvalara istinaden isyan edenlerle uğraşıyordu.[2]

        Cumhuriyeti kuranların aceleleri vardı. Çünkü bir imparatorluk kaybetmişlerdi; hayatlarının neredeyse tamamı cephelerde geçmişti ve rakiplerinin güç kaynaklarını olgusal olarak/bilfiil görmüşler ve bu güç kaynaklarıyla sadece imanlarıyla ve iradeleriyle savaşmışlardı. Çanakkale, bu iman ve irade karşısında geçilememişti, ama karşılarındaki güçler bir başka dünyadan gelmiş gibiydiler.

        Cumhuriyeti kuranlar çöken bir imparatorluktan bir devlet çıkardılar. Bu imparatorluk, İlgen’in başlattığı yerden başlatırsak 1774’den beri kan kaybediyordu.[3] Bu kan kaybını durduracak ve Batı ile tekrar başabaş karşılaşabilmeyi sağlayacak ne bir bilgi üretimine ne iktisadiyata, aslında -gerçekçi olmak lazım- ne de kendi ahalisini bir millet kılmayı sağlayacak olan bir kimliğe sahipti.

        Ulemâ, Millet-i İslamiye ve Millî Mücadele

        Bu günden o günlere dair yorumlar yapan başta İslamcılarımız olmak üzere bizler hep şu argümanı ileri sürdük: Halife Sultan Vahdettin, devletin karşı karşıya bulunduğu vahim durumun idrakinde olarak Paşa’yı[4] sarayda kabul etti, eline bir altın kesesi tutuşturdu ve “Paşa, gün bu gündür; vatan senden çok önemli bir görev beklemektedir; bu badireden vatanı kurtaracak olan sensin.” dedi ve onu müfettişlik görevi ile; yani bir kurguyla Anadolu’ya gönderdi. Millî Mücadele böyle başladı. Yani, Millî Mücadele’yi başlatan Vahidettin idi.

        Tarihi belgeler bu gün gerçekten bu görüşmeyi ve bu konuşmayı teyit ediyor. Yani işgal altındaki devlet aklı, o gün bir karar alıyor, bir kurgu yapıyor ve Millî Mücadele’yi başlatıyor; durum bu. Ancak ne hikmettir bilinmez; İstanbul’a çöreklenmiş ulemâ bir kaç istisna hariç devletin bu aklını göremiyor, anlayamıyor; kendisi de bir güç merkezi olarak yine tuhaf bir şekilde işgalci İngilizlerle de mutabık bir şekilde, Millî Mücadele aleyhine bir tutum alıyor. Yani İslam Halifesinin; yani millet-i İslamiye’nin Sultanı’nın iradesine karşı bir tutum takınıyor. İstanbul ulemasının almış olduğu bu tavrın, Millî Mücadele’yi ne kadar zora soktuğunu biz bu gün belki yeterince tasavvur edemiyor olabiliriz. Veya abartıyor veya tahfif ediyor olabiliriz. Ancak objektif olarak, sadece ve sadece anlamak için değerlendirdiğimizde ve kendimizi o günkü Millî Mücadele kadrosu içinde tasavvur ettiğimizde ne kadar öfke ve hayal kırıklığı ile dolacağımızı idrak edebiliriz kanaatindeyim.

        Kaldı ki, İmparatorluğun tüm coğrafyasında mümtaz bir mevki teşkil etmiş olan bu kadronun bilgi üretiminden sorumlu olduğunu da söylememiz icap eder. “Peki bu kadro, çağının değişmelerini yakından takip etmiş ve buna bir tedbir geliştirmiş midir?” diye bir soru sorduğumuzda buna cevabımızın evet olması mümkün değildir.

        Müslüman milletin bilgi ve irfan ihtiyacının karşılayan diğer bir sosyal mekanizma olarak tekke ve tarikatlara baktığımızda da bu kurumların, ardında neredeyse bin yıllık bir tarih olmasına rağmen bırakınız imparatorluk coğrafyasını, Anadolu’da dahi bir millet-i İslamiye’nin teşekkülünde üzerine düşeni yaptığını söylememiz için yeterli göstergeler yoktur. Öyle olsaydı ülkenin başında İslam Halifesi varken Müslüman ve fakat Türk olmayan ahalinin isyanlarıyla imparatorluk uğraşmak zorunda kalmazdı.

        Bu satırlardan pür seküler ve pozitivist bir Türkçülüğün caiz ve isabetli olduğu sonucu çıkartılmamalıdır. Aksine bu satırların yazarı da bir toplumun, kültürel müktesebatı yok sayılarak tamamen sosyal mühendisliklerle biçimlendirilemeyeceğini kabul eder. Nitekim hem toplumbilim hem de tecrübe, bunun böyle olmadığını çok açık olarak hemen her defasında göstermiştir.

        Bununla birlikte tüm milliyetçiliklerin derece itibarıyla kurgusal/mühendislik yanı vardır ve dozunda olması hâlinde de tabiidir. Ancak hiç bir milliyetçilik ne kadar seküler, ne kadar pozitivist olursa olsun sosyoloji bilimine aykırı hareket edemez. Kaldı ki bu da esasen teknik olarak mümkün değildir. Çünkü hiç bir toplum “Tabula Rasa” değildir. Bu nedenle meselenin bu boyutundan haberdar olan Ziya Gökalp, “Türkleşmek, İslamlaşmak” ve tabii ki “Muasırlaşmak” diyordu. Çünkü verili hâldeki beşeri kitlenin bilgiye, yeni bir ortak bilince ve kimliğe ihtiyacı vardı. Kaldı ki, muasırlaşmış Batı’nın teknolojisi, askeri gücü, iktisadiyatı ve bunların üzerinden inşa olunan siyasal baskısı, bunlara sahip olmayan “millet-i İslamiye”nin imparatorluğunu halaç pamuğu gibi atmıştı. Cepheye koşanlar can havli ile bir vatan parçasını kurtardılar ve orayı yeniden vatan kıldılar. Yaşadıkları tecrübeden bir tespite ulaştılar: Bu vatanda bir millete ihtiyaç vardı. Oysa bu kadrolar o zor ve hatta imkânsız şartlarda vatanı kurtarırken toplumun geleneğini ve dolayısıyla geleceğini temsil ve emanet ettiğimizi düşündüğümüz zümreler bunları “mürted” ilan etmişti. Haklı olarak öfke doluydular. Bu öfke belki bir savrulmaya neden oldu, ama bu gün hâlâ bir ülkemiz, bir devletimiz ve sorunlarla dolu olsa da bir gelecek tasavvurumuz var.

        Altan Çetin, merhum Cemil Meriç’ten ödünç aldığı bir kavramla (istiğrak) Orta Çağ’a dair şu tespiti yapıyor[5]: “Orta Çağ bir istiğrak çağıydı. Din insanlıkla yaşıt bir kavramdır, ancak Orta Çağ’daki manası, öncesi ve sonrası dahil tüm çağlardan farklıdır. Dinin, hayatı tüm katmanlarında etkilediği, sembolleriyle kendini gösterdiği bir çağ... Siyaset bu manada muhteva ve söylemini zamanın ruhuna uygun olarak dinsel kavramlarla gerçekleştirmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken bir konu vardır: Orta Çağ’da din, halklar üzerinde çok etkili olduğu için siyaset kendi dilini din üzerinden kurmuştur. Bu nedenle yaşanan pek çok siyasi olayda dinî kavramlar öne çıkmıştır. Bu durum birçok hâlde siyasi meselelerin, dinî tartışmalarmış gibi yanlış algılanmalarına neden olmaktadır.”

        Zamanın ruhu, Sanayi Devrimi’nin yarattığı çağının bilgisiyle tecelli etmişti. Osmanlı toplumu Sanayi Devrimi’nden, onun yarattığı yeni dünyadan ve değerlerden bîhaberdi. Belki buna ihtiyacı da yoktu. Ama artık zamanın ruhunu yakalamış ya da “yaratmış” olan galipler mağlupları ya öldürüyor ya da tutsak ediyorlardı. Ayakta kalmak için zamanın ruhu ile donanmaya; yani muasırlaşmaya mecburduk. Bunun için kaybedecek zamanımız yoktu.

        Cumhuriyeti kuranların aceleleri vardı...   

         

        *                Değerli dostum Abdulkadir İlgen’e bu yazının yazılmasına neden olduğu için teşekkür ediyorum. Ayrıca bir teşekkürü daha hak ediyor: Çünkü meramımı anlatabilmem için yazısından uzunca bir alıntı yapmak zorunda kaldım; bu ise, benim yazımın yazılmasını kolaylaştırdı.

         


        [1] Abdulkadir İlgen, “Bir Yılın Muhasebesi: Yaralı Belleğin Sınırlarında Kimlik ve Yönünü Aramak Ya da Hiç Biri.” Türk Yurdu, Ocak 2016.

        [2] Kim bilir belki de bu tabloya duyduğu öfke, hayatı Arap coğrafyalarında cephede geçen Falih Rıfkı Atay’a Zeytin Dağı’nı, tabir yerinde ise bir eli yağda bir eli balda bembeyaz bir Türk olmasına rağmen ömrü İmparatorluk coğrafyasının çeşitli bölgelerinde eğitim kurumları açan ve yöneten, işgal zamanında önce Sultan Ahmet Meydanı’na sonra da Ankara’ya ve cepheye; Millî Mücadele’ye desteğe koşan Halide Edip’e Vurun Kahpeye’yi yazdırmıştır.

        [3] Bana göre kan kaybı 1699’da başlamıştı.

        [4] Mustafa Kemal

        [5] Altan Çetin, “Selçuklu Çağlarını Yani Şahsiyetimizi Anlamak” Türk Yurdu, Ocak 2016.


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele