Tekerrür Eden Tarih ve Mükerrer Demagoji

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        TEKERRÜR EDEN TARİH VE MÜKERRER DEMAGOJİ

        Esas

        Bölgemiz zor ve karanlık günlerden geçiyor ve geleceğin aydınlığına dair emareler de çok yok. Savaşın her yerde kol gezdiği, etnik ve mezhepsel yarılmaların ardı ardına sürdüğü bir coğrafyadaki ortamın ülkemizde iç ve dış etkileri derinleşerek sürüyor. İslam dünyası zor günlerden geçiyor. Düşünce ve hareket planında yerel ve küre dengelerinden düşünce ve eylem boyutunda çekilmiş bir topluluk için tarihin sonu gelmiş demektir. Fukuyama’nın, İslam’ı demokrasinin temel esaslarından olan müsamahayı reddeden bir yapı olarak ötekileştiren, Batı’da devletin “din”le arasındaki mesafeyi hoşgörü ve çoğulculuğu uygulayarak sağladığı ve bunun İslam’a uymadığı şeklinde hülasa edilebilecek tezleri ne yazık ki Suriye pratiğinde, özellikle IŞİD faaliyetleri ile tasdik edilmiş gibi duruyor. İslamafobya söylemine önemli bir kaynak oluşturan bu durum, İslam dünyasında demokrasinin olanaksızlığı üzerine yapılan yaklaşımları da kendi retoriği içinde doğrulamaktadır. Bu durum özne konumunu tarihte görünmemek durumuna dönüştürerek adeta tarihin sonunu getiriyor.

        Barış kavramı bugün bölgemiz ve küremizde mefhumu söyleyene göre kaypaklaşan lügatlerden biri hâline geldi. Modernitenin her türlü yabancılaştırıcı vaziyeti meşrulaştırıcı dil üretme âdeti, bu kelimede de vakidir. Barış seviciliğin arka planında modernitenin ikiyüzlü retorik alışkanlığı vardır. Barışı barışmak için istemeyenlerle barışı konuşmanın ironisi…

        Barış sevicilik ve seviciler her fırsatta barışa dair naralar atıp, parlak barış sözleri serd eylerken arkalarındaki ateş, kan ve gözyaşını bu retorik maske ile örteceklerini sanırlar. Barış gibi olumlu bir imaj ile kendi söyleyemedikleri niyetlerini paketleyip aslında ne kadar da barış sevici olduklarını izhara yeltenirler.

        Barış seviciliğin diğer bir arka planı da meşrulaştırıcı bir söylem ile çifte standartlı izafi bir yaklaşım tekniği bulunur. Teknik, bilginin yerindedir modern zamanlarda. Bu seviciler kelimelere yüklem eyledikleri barış kelimesi ile düşünürler ki, bu konuda söylem iktidarını ele geçirirler. Retorik bir sihirbazlık ile göz boyayıp gerçeği örtmeye çalışan bu dar zihinler, bir simülasyon ile idrakleri yönetmeye yeltenirler. Barış seviciler retorik iktidara meraklılarıdırlar ve bunlar kelimelere takla attırarak hakikati ters çevirerek zihin yönetme alışkanlığının uzantılarıdırlar. Algı her şeydir; hakikatse hiç bir şey.

        Fikir hürriyeti demagojisi ve özgürlük ideali safsatası bunlar için vazgeçilmez birer fon resmidir. Hürriyetin gerçek manasında gerçeğe uygunluk varken, bunlar gerçeği söyleme uydurmak suretiyle hürriyeti suiistimal ile tepetaklak ederler. Özgürlük ise mefhumu ile referansı arasındaki açık sapkınlıktan ötürü zaten medlulü meçhul bir idrak biçareliğine çoktan dönüşmüş bulunmaktadır.

        Sevicilik bir psikolojik maraz olarak şeyin kendisinden ziyade fantastikleşmiş gerçeğine dair bir ayartma hâli, ötesi bir zihni pornografi ile zihinleri ayartma hâli olduğu için sevicilik parantezindeki her eylem, bu manada patolojik bir hâle de işaret eder. Barış sevicilik de “barış” denilen bir fanteziye zihinsel bir kurgu dâhilinde iştirakten öte bir mana taşımaz.

        Bu aynı zamanda bir fikri hezeyan ve inhiraf hâli ve bir ikiyüzlülüğü de belirler. Zira içindekini dürüstçe söyleyemeyip bir algı ve imaj üzerinden kendini meşru bir zemine ve masumiyet sahasına çekmek isteyen bir zihinsel kurnazlığın ürünüdür. Felsefi ağırlığı varmış gibi görünen cümlelerin arkasına saklanan kelime oyunlarına paketlenmiş söz oyunlarıdır bunlar. Objeye dair bir fetişizm oluşturarak manaya yabancılaştırarak olana takla attıran ayartıcı bir simülasyon durumudur bu.

        Seviciliğin gayesi sevme öznesi ile nesnesi arasındaki gerçek ilişkiyi yadsıyarak bunun yerine yapısı sökülmüş bir kavram hâline getirilen “şey”in içine keyfe göre katmanlar hâlinde manalar zerk ederek kafa karıştırmak; kırılganlaşan zihinlerde daha derin kargaşa ile kaosa yol açmak, nihayetinde o zihnin çökmesini sağlayarak yönetilebilir bir hâle getirmektir. Barış sevicilik de ister tarihsel olsun, ister güncel meselelerde retorik bir cambazlık ile kavramları yöneterek yerel ve küresel bazda yürüyen bir sürece lojistik destek vermek gayesini taşır.

        Oryantalizm nasıl kavramlara kendine göre retorik bir elbise biçiyorsa, barış sevicilerin dünyasında da durum budur. Bölücülük yaftasına karşı mesela barış sevici bir söylemle hele bunu biraz da sola dair retorikle hak, eşitlik vs. jargonlarıyla soslayıp sunduğunuzda tadından yenmez bir söylem hiyerarşisi kurmuş olursunuz.

        Bunu tam tersi muhafazakâr jargon üzerinden de vakidir elbette. Teknik hakikati yendiğinden beri zihinler bu sihirle maluldür. Musa “asa”sına yılan yapılana, sihir yılanlarına panzehir olana ve retorik kuşatılmışlığın “Kızıldeniz”i o asa ile yarılıp akıl sahili selamete varana kadar bu süreç devam edeceğe benzer. 

        Hz. Mevlana, “Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle. Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla.” der. Vaki epistemolojik kaos karşısında zihinlerin berrak ve duru kalması önemlidir. Sevmekle barışmak kendisiyle barışmak anlamını taşır. Bölünmüş idrak, bölünmüş kişilik demektir. Barış seviciliğin en büyük sebeplerinden biri de budur. “Ben” idrakini kaybeden, “biz” olmak hususunda ciddi sıkıntılar yaşar. Bu bir gizli riya ve münafıklaşma psikolojisi ile beraber bölünmüş bir kimliğin hezeyanları ortaya dökülmeye başlar. Kendisiyle barışamayan kimseye barış vaad edemez. Yapsa yapsa barış hendeğinin ardından sözlerin mermisiyle yeryüzünü ifsat eder.

        Savaşa cephe alırken bunun yanında barışın gerçek manasının da toz duman arasında kaybolmamasına özen göstermek gerekiyor. Değilse sevicilerin gerçek arzuları gerçekleşmiş olur. Kamu vicdanının ezmesi gereken bir meselede, sevicilerin çok sevdiği “resmi tarih”??! söylem ayartmasına tesadüf edecek üsluplar da sevicilerin bir başka zaferi olabilir. Böylece kutuplaşan söylem kaosunda hakikat “teknik”in altında ezilir ve aslında istenen gönüllerin terörize edilip bölünmesi durumu da gerçekleşir. Mesuliyet neyse herkes onu üstlenmelidir.

        “Yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükler ihlal edilmektedir. Sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesi, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerine giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.” Bu hain akıl ve vicdan, 100 yıl önce Avrupa’ya ıslahat ve müdahale çağrısı yapan barış sevicilerle aynıdır. Özerlikle ilgili hususlar da bu bağlam da çok daha dikkatli düşünülmelidir. Osmanlı Sırbistanını hatırlamak elzemdir.

        Onlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın (başkalarını Allah'ın yolundan men etmeyin)!” denildiği zaman: “Biz sadece ıslah ediciyiz.” dediler. Gerçekten onlar, fesat çıkaranlar, onlar değil mi? Ve lâkin farkında değiller (Bakara 10-11).

        Yine beka dilemması içinde taraflarının konunun asıl özünü tartışmadığı, daha kötüsü görünmez kıldığı bir kördüğümün içindeyiz. Övmek veya sövmek dışında bir mesuliyetimiz olmalıdır.  

        Tarihi Hatırlama

        Ne efsunkâr imişsin ey didar-ı hürriyet (Namık Kemal)

        Hamiyet-i Millîye sahibi olmak esası itibarıyla müspet ve tabii bir haldir. Lakin hamiyet-i millîye itibari olarak kendisini en haklı görme, kişi ya da zümreyi belirli bir körleşmeye de itebilir. Bu durumda samimi ve beklentisizce girilen mücadelelerde davamıza bazı sızmalar olabilir. Bu körlük durumu, hâli ve müstakbeli kavrayışımızı etkileyerek onulmaz yanlışlara düşmeye yol açar. Bazı mihraklar tarafların arasına yerleşerek tahribe en uygun sonuca ulaşmak için yönlendirme, manipülasyon ve propaganda da bulunabilirler. Hülasa, döven ve dövülen aynı odağın yönlendirilmiş gafil parçaları olabilirler.

        Prof. Dr. Osman Turan, Türkiye’de Siyasi Buhranın Kaynakları kitabında gündeme ve güncele dokunan bazı eskimeyen tespitlerde bulunarak, tarihi referanslar ile kavramların esasına dair yorumlarda bulunmuştu. “İttihatçılar, Tanzimat ile Türkler arasında başlayan, yabancı propaganda ve tahribatın gelişen tesirleri içinde yetişmiş ve Mithat Paşa ile girişilen Meşrutiyet ve hürriyet cereyanına bağlı kalmışlardı. İtalyanlar arasında Karbonari ve Yunanlılar arasında Ethniki Cemiyetleri nasıl Masonik esaslara göre gizli kurulmuş teşekküller idi ise, Türkiye’de de genç Osmanlı, Jön Türk ve İttihad-Terakki Cemiyetleri de aynı mahiyette idi. Şu farkla ki bizimkilerin kurucuları ve azaları arasında yabancılar başlıca rol oynuyordu. (s. 19-20)” Türkiye’de bu bakımdan özgürlük düşüncesinin tarihi ve başlangıçlarında sorunlu bazı durumların söz konusu olduğu aşikârdır. Ve dahi bazı iç ve dış tazyiklerin hamiyet-i millîye odağında yaşanan kaosunda özgürlük borazanını kimin kimin eline vereceği pek de belli olmaz. Herkes sağına soluna önüne ve arkasına dikkatle bakmalıdır. Bu ikazdan hiçbir kimse azade ve masun değildir. Turan hoca devamla “Bu cemiyetler, Türkiye’de hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini yaymağa çalıştıkları zaman Türkler arasında bu mefhumların henüz siyasi bir manası yoktu ve tabiatıyla ihtiyaca cevap vermiyordu. (s.20)” tespitiyle kavramların zuhur ve muhtevasının suniliğine işaret eder. Bu cihetle terör kavramına dair olgu ve olayları ifade noktasında düşünce özgürlüğü odağından yaklaşmak suyu litre ile değil metre ile ölçmeye çalışmaya benzer. Necip Türk entelijansiyası bu bakımdan bir oto-kontrol sürecine kendi kendisini sokmalıdır; zira dışsal her baskı içeride sadece ya münafıklaşma ya da hainleşme derinliğinden öte bir işe yaramaz. Ayrıca bu meselelerle ilgilenenlerin sayısı da etkinliklerine kaynak odaklar kadardır. Turan hocanın tabiriyle “Siyasi hürriyet cereyanı ile birlikte meydana çıkan Meşrutiyet hareketi de gayrı-müslim ve Türk bir avuç aydına inhisar ediyordu. (s.20)” Hülasa, aydın müsemma kitlede yer alan mekanik unsurlar haricindeki evlad-ı vatanın travmatik süreçler üzerinden meseleleri okumak yerine esasa daire bakmaları millet ve memleket menfaatine olacaktır.

        Jön Türklerin 1897’de Türk-Yunan harbi esnasında, Paris’te çıkan Meşveret gazetesinde Yunanlıların zaferine hizmet eden bazı yazı ve makaleler yazıyorlar; Büyük devletlere Osmanlı İmparatorluğu aleyhine müdahaleye, halkı ve orduyu da ayaklanmaya davet ediyorlardı, tespitlerini yapan Osman Turan’ın yazdıklarından bu yana ülkemizde değişen çok şey yok gibi. İşin hazin tarafı mevcut konjonktürde siyasi mücadele eden tarafların kendi saflarındaki “sızlamaların” etkisine kapılıp giden görüntüleridir. Tevfik Fikret ruhunun yaşadığı ve yaşatıldığı bir zeminde akl-ı selimin barınamayacağı aşikârdır.  

        Bunlar olurken diğer yandan pek çok Meşrutiyetçi ve İttihatçının padişaha takdim ettikleri jurnallerde meşhurdur. Bunlar arasında daha sonra padişahın hal’inde de yer alacak olan E. Karaso gibi şahısların jurnalleri en dikkat çekenlerdendir. Böyle zamanlarda at izi it izine karıştığından devletlülerin de sağında solunda gelip gidene dair hamiyet-i millîye garazının körleştirici efsununa kapılmadan soğukkanlı bir zaviyede kalmaları elzem ve hayatidir. Tarihî tecrübenin bize öğrettiği budur; gerisi feraset ve basiret işidir. Zira koca devlet bu hay huy arasında yıkılıp gitmiştir; devletin otoritesi merhametten beslenmezse, muhaliflerin aklı fitneden ilham alır.

        “Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur'da, Silvan'da, Nusaybin'de, Cizre'de, Silopi'de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir. Bu kasıtlı ve planlı kıyım Türkiye'nin kendi hukukunun ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.” Doğrudan devleti hedef alan bu sözler, Türkiye Cumhuriyetini otoriter bazı rejimlerle aynı konumda göstermek isteyen zayıf muhakemelerin işidir. Bu şahısların içinde bölgede yaşayan kimse var mıdır? Hangi hakları ihlal edilmiştir? Dış destekli katliamcı rejim ve uzantıları belli ki, devlete ve millete farklı bir zaviyeden uluslararası boyunduruk geçirtmek hayal ve emelindedirler.

        “Sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.” Bu talebin yüzyıl önceki Ermeni meselesinin gölgesindeki rövanşist bir zihinden kaynaklanmadığını görmek için gerçekten de “aydın” olmak gerekir. Azıcık internet taramasıyla bile yüzyıl öncesinin dejavusu mahiyetindeki bu sözler ilginçtir. Bu barış sevici arkadaşların yarın bir gün kahraman olarak özgürlük ve barış ödülleri alması da memuldür. Hatta en devletlü yerlerde itibar görmeleri de! Lakin millet karşısındaki mesuliyetimiz bunlara karşı yazmak vicdanen şart ve bu topraklara tarihi borcumuz gereği kaçınılmazdır. 

        Sessiz kalmayıp suça ortak olmayacağını açıklayan aydınlar kadar, sorumluluk taşıyan Türk düşünürü nerededir? Akademisyene cevap akademisyenden gelmeliyse alın size cevap, bu da benim ifade özgürlüğüm:

        Bildiricilerden kendilerini bu safsata ve yıkım mantığına derhal son verip millî kıyılara dönmeye çağırıyorum. Vatan bakkaldan alınan bir saksı dolusu toprak, millet ise bir salona doldurulup kandırılacak insan sürüleri, demagoji ile güdülecek serseri bir yığın değildir. Bu ülke dediğiniz ülkemize çağırdığınız raportör ve gözlemcilerin cedleriniz tarafından da bu ülkeye çağırıldığını unutmadık ve unutturmayacağız. Ceza ve tazminat söyleminiz de kulaklarımıza yabancı değildir. Boğazlıyan Kaymakamının hatırası hâlâ aramızdadır. Uluslararası hukukun suç saydığı tüm eylemleri ve kavramları seçerek oluşturduğunuz metinin hukuksal safsatası millî vicdanda çoktan çöpe atıldı. Yok, saydığınız tüm şehitlerin ve ailelerinin iki eli iki cihanda iki yakanızdadır. Uyguladığınız bu entelektüel şiddete son veriniz, zihinlere tahakküm adına ardına sığındığınız demagog söylemden sıyrılarak neyseniz o olarak aşikâr olunuz. Tarih size psikolojik bir yük, vatan sizin için malzeme ve millet ise anlayamadığınız bir kütle olsa da zaman her şeyi kaydeder. Bugün size yürüyün koçlarım diyenlere yarın kaderin kırmızı ışığı yanacaktır elbet. Ne demişler, Allah’ın değirmeni yavaş işler, ama unu ince olur.

        Bu Yangın İçinde Biz

        Bütün bu ifade özgürlüğü yaygarası altında görülmeyen, psikolojik yük sayılan belki mangurt belki Himmet Kayahan’dan öğrendiğimizce közkaman olan bu gafil ve hainlerin hayhuyu arasında kocaman bir tarihin elimizden kayıp giden hatırası ve yüzyıl sonra yenilenen devri daim ve demagoji tekerrürü arasında zihinlerimiz bir yangınla geriliyor. 20. asrın en büyük yıkımlarından biri Osmanlı Devleti’nin ve onun ifade ettiği jeopolitik anlamının yıkılmasıydı. Bir coğrafya artık vatan olma niteliğini bir insan topluluğu da millet olma gücünü yitiriyordu. Sonrasında küllerin arasından doğan genç Cumhuriyetle bugüne kadar gelindi.

        Bu süreçte coğrafya ve insan yani tarih parçalandı; bölündü; birliğini kaybetti. Dilindeki metafizik yıkımla beraber ruhunu yitirdi ya da ruhunu yitirdiğinden dili kötürümleşti. Düşünemez oldu; şehirler kuramıyordu artık ve umranında baykuşlar ruhun kalbini didikliyordu.

        Bu süreçte coğrafya Balkanlaştı, Kafkasyalaştı ve Orta Doğulaştı; kendi olamayan başka adlarla yağmalandı; parçalandı. Dünyanın dev dengesi altında kalana bir büyük medeniyet özünü de sözünü de kaybetti. Güneş artık Batı’dan doğuyordu, yani kıyamet.

        Balkanlaşırken al kanlara bulandı. Bu süreçte Bosna’da vuruldu tarih meleği. Balkanların kalbinde ateş olup yandı tarih; Türk, Müslüman; Boşnak zamanın dışında kalan bir medeniyetin çocuklarına uğursuzlar saldırdı; mahrem çiğnendi, evlatlar kesildi ve karanlık sözler yazıldı işgal üstüne.

        Azerbaycan’da canlara kıyıldı Kafkasyalaşan Derbent’te. Bölünen, sahipsiz kalan yurda ayıların izinde kargalar üşüştü. Medeniyetin tek dişi kalmış canavarı omuz verdi Karabağ’da Hocalı’da katliama; soy kırıldı, canlar yandı. Ellerimiz bağlı bağrışabildik sadece, kara sözler yazabildik; slogan olabildik sadece.

        Nihayet, Orta Doğulaşan bölge parçalandı; cetvellerle ayrıldı. Yetmedi içeriden dışarından katliamlar yaşandı. Irak’ta Kerkük’te Türkmen öldü, ölüyor; şimdi Suriye’de ölüyor. Türkmen sahipsiz, stratejik hesaplarda yeri yok; yok olması dilenen bir var. Bugün Bayırbucak’ta akan kan aşağılanan geçmiş günlerimizin son hatıralarından birine tasalluttur. Süleyman Şah Türbesi ile birlikte atılmak istenmektedir bin yıllık vatanından. “Kobani”de kanayan vicdanlar Türkmen dağında suskun ve sessiz. Müttefik uçaklar yok, Türkmen Dağı’nın üstünde Rus zulmü yağıyor Bayır Bucak’a ve dünya sessizce ölümü izliyor. Karanlık bir Türkmen sabahına uyanan mahmur gözler karanlık sözlerle de uyanmıyor. Tabutumuzun üzerinde zar atanlar anlaşılmıyor; cebimizdeki adresler vefasız ve duyarsız.

        Geçmiş günlerimiz bir asırdır aşağılanıyor; bugün Suriye’de bombalanan Türkmen değil tarih. Çaresizliğimiz adeta yüzümüze vuruluyor. Tarihteki yerimizi hatırlatır gibi…

        Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında

        öyle yoruldum ki, yoruldum dünyayı tanımaktan (İsmet Özel)      

         


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele