İki Dünyanın Hikâyesi İnsan, Anlam ve Medeniyet Üzerine Düşünceler

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        İKİ DÜNYANIN HİKÂYESİ İNSAN, ANLAM VE MEDENİYET ÜZERİNE DÜŞÜNCELER*

        Modern devir olarak adlandırılan aydınlanmanın müteakibi olan on dokuzuncu yüzyıl ile birlikte cihan, farklı bir evreye girerken peşi sıra pek çok sorunu da beraberinde getirir. Kuşbakışı umumi manzaraya göz atıldığında mezkûr asrın arifesinden başlayıp bütün yönleriyle tedricen, medeniyetlerin el değiştirmesi olarak veya medeniyetlerin yer değiştirmesinin en belirgin hâle geldiği zaman olarak okunabilir. Hülasanın hülasasını aktardığımız bu durumun bizi ilgilendiren yönü ise “bizim” ile ilgili olan gelişmelerdir. Sosyoekonomik, sosyokültürel, siyasi ve inanç bağlamındaki pek çok kırılmalar, aşağılanmışlık duygusuyla başta aydınlar olmak üzere, pek çok yerde kutuplaşmalara sebebiyet verir. Bu zihni çekişme birçok fikri de -olumlu ya da olumsuz- beraberinde getirir. Kendi büyük medeniyeti içinde sahici manada “millî” kalabilen -Erol Güngör’ün ifadesiyle- “vakarla”, fakat ağır sancılar ve buhranlar içinde sesini duyurmaya çalışan aydınların sayısı her geçen zaman azalır.

        Erol Güngör, Yılmaz Özakpınar, Nevzat Kösoğlu gibi Süleyman Eryiğit de yukarıda bahsettiğimiz üzere zor zamanlarda medeniyetlerine olan mensubiyetlerini kaybetmeyerek ve aynı hareket noktasından başlayarak fikirlerini serdeder. “İki Dünyanın Hikâyesi” büyük bir medeniyetin küçük ama değerli bir haşiyesi bâbında, müellifin “kırk yıldan fazla beklettim” dediği farklı konulardaki ve fakat kendi içinde bir bütünlük arz eden düşüncelerinin “cem”idir.

        Eser dört bölümden oluşur. İlk bölüm, “Din, Anlam ve İnsana Dair”, ikinci bölüm “Din ve İdeolojiye Dair”, üçüncü bölüm “Din ve Devlete Dair”, dördüncü ve son bölüm de “İnsan ve İdeolojiye Dair” başlıklarını taşır. İlk bölüm konu ve anlatım bakımından yoğundur. Diğer bölümlerin bazı yazılarında bu yoğunluk görülse de genel “mana”da daha sade bir anlatım vardır.

        Eserin omurgasını Batı ve Doğu’nun ve hatta daha özel manasıyla Hristiyan ve İslam medeniyetinin mukayeseli anlatımı oluşturur. Bu mukayese her iki medeniyetin tarihi süreçlerinin belli noktalarını ortaya koyarak, felsefi ve kısmi olarak da sosyolojik açıdan ele alır ve sonuca varır. Bu tarihi süreç ise, Batı aydınlanmasının “mutfağı” olarak nitelenebilecek (T. Z. Tunaya’dan mülhem) Orta Çağ diye adlandırılan dönemden başlar ve modern zamanlara kadar devam eder. Her iki medeniyeti oluşturan dinamiklerin yahut “muharriklerin” farklılığı ortaya konur. Karacaoğlan’ın “İndim seyran ettim Frengistanı/ İlleri var bizim ile benzemez./Levin tutmuş goncaları açılmış/ Gülleri var bizim güle benzemez’’ diyerek hülâsa ettiği durum, burada tabiri caizse şerh edilerek daha geniş mahiyette sunulur. Eser sadece bununla da kalmaz. İslam medeniyetinin içinde bulunduğu durumdan dolayı kendini sigaya çekerek mühim sorular altında muhasebe eder ve cevap arar.

        Batı’nın kendi tarihi içindeki mücadeleler ve bu mücadeleler sonucu ortaya çıkan reform, sekülerizm, Aydınlanma, bilim, kapitalizm, liberalizm, postmodern liberalizm ve dolayısıyla modernite gibi pek çok konu ve kavram üzerinde durulur ve bunların İslam medeniyetini nereye sürüklediği cevabı aranır. “Batı uygarlığı kendisini çatışma üzerine var eden bir uygarlıktır. Bunun için dünyevî iktidar ve güç anlamıyla bu uygarlık bu gün de rekabetçidir; bunun için yaratıcıdır, bunun için öldürücüdür. Özgürlük, liberalizm, kapitalizm, yurttaşlık ve Batı’daki anlamıyla ulus-devleti anlamak, bu çatışma kültürünü görme ve anlama olmadan mümkün değildir. Taraflar çatışa çatışa bir yandan homojen bir topluma ulaşmışlar; diğer yandan da bu çatışma/rekabet kültürünü daha incelikli ve yaratıcı yöntemlerle sürdürmenin yollarını bulmuşlardır. Bunun en tipik örneğini sosyo-ekonomik organizasyon olan kapitalizm oluşturur. Kapitalist sistemde her an çatışmakta/yarışmakta olan aktörler, çatışmayı öylesine ‘rasyonel’ ve ‘rafine’ yapmaktadırlar ki; bu çatışmadan bilgi, teknoloji, kâr, refah, tüketim çılgınlığı ve artık tüm insan ırkının geleceğini tehdit çevre sorunları çıkmıştır, çıkmaya devam etmektedir.

        Buna mukabil bizim medeniyetimiz, sosyo-kültürel ve tarihsel öze ilişkin tamamen farklı kodlara dayanan zihnî teşekkülünden dolayı, bu sürecin dışında kalmıştır. Çünkü sınıf olgusunu hiç tanımamış; tüm insanları Allah’ın birer emaneti olarak kabul eden ve dolayısıyla temel karakteri farklılık ve çoğulculuk olan bir toplumsal ve siyasal yapının, o günkü şartlarda Avrupa’da ortaya çıkan bu süreci yaşaması beklenemezdi… Kendi siftahını yaptıktan sonra müşterisini komşusuna yönlendiren esnaf anlayışından kapitalist düşünce doğamazdı ve doğmamıştır da.” (s.51-52)

        Türk düşüncesinin ve dolayısıyla dinamiğinin iki asırdır hem Batı hem de Doğu’dan sıkıştırıldığı bir devirde, daha evvel bir takım eşhasın -Batıcı diye adlandırılan-, yakın zamanlardan itibaren de İslamcı diye tabir edilen insanların -bir kısım milliyetçileri de dâhil edebiliriz- liberal, kapitalist, sekülerleşmesi ve bilerek ya da bilmeyerek Batı’dan gelen bu akımları içinde çıkar yol olarak görmeleri ve savunmalarının eleştirisi de eserde yerini bulur.

        Dünyevileşmenin getirisi, cezbedici hâllere büründürülen ve insanların aklını başından alan ve dahi insanı ilahi bir varlıktan öte bir kazanç ve matah olarak gören ve hep ötekileştiren durumdan geriye dönüp bakıldığında geleneğin “öteki yok edilmesi gereken değil, hidayete ulaştırılması gereken bir başka ahsen-i takvim emaneti ifade” ettiği görülür. Fazlaca söylenecek söz ise şudur: Şii – Vehhabi karışımı bir anlayış da tüm bunlara dâhil edilebilir. “Goethe, Marx ve Hitler’i sanatçı, filozof ve siyasetçi olmaları ayırsa da Alman olmaları birleştirir. Yakup Kadri’nin Marx, Hegel’in çocuğu olduğuna göre o bir ‘evet’in ‘hayır’ıdır sözündeki isabet ortadadır. Onlar nereden bakarlarsa baksınlar her şeyi Almanya’ya mâl edecek bir perspektif ve ahlâka sahiptirler. Kant, Heidegger, Derrida, İbn Teymiyye, Ali Şeriati ve Fazlur Rahman’ı hareket noktası olarak alan birinin Türkiye üzerine söz söylemesi mümkün müdür?”[1]

        Millî bir bakışla kaleme alınan “İki Dünyanın Hikâyesi”, sormaya çekinilen yahut unutulan keşmekeş bir zamanda okuru agâh tutar ve “Allah’ın bizden ne istediğini” dert edinerek “soğukkanlı” bir şekilde izdüşümlerini sunar. Bu bakımdan bizce mühim bir eser olup, üzerinde düşünülmesi gereken pek çok mühim konuyu aktüel hâle getirdiği için bu “hikâye” okunup, üzerinde düşünülmesi gerekir kanaatindeyiz..

         


        * Süleyman Eryiğit, İki Dünyanın Hikâyesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, ss.221.

        [1] Fatih Mehmet Şeker, “Türk Dikkati: Dünden Bugüne Siyaset Dünyamızın Pusulası Olan Düşünürler’’, Türkiye Günlüğü, S.123, Ankara-2015, s.7-17.


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele