Milgram Deneyi ve 12 Eylül Cezaevleri

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        MİLGRAM DENEYİ VE 12 EYLÜL CEZAEVLERİ

        İnsanın toplum içindeki davranışları (psikoloji) ile toplumun insan davranışları üzerindeki etkisini (sosyoloji) araştıran bir bilim dalı olarak sosyal psikoloji, birbirlerinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan bu iki unsuru (insan-toplum) anlamamızda bize çok önemli bilgiler ve bakış açıları sağlar. Sosyal psikoloji dalının bize sunduğu bu bilgilerin ve bakış açılarının oluşmasında faydalandığı araçlar alan araştırmaları ve deneylerdir. Sosyal psikolojinin, bu araştırma ve deneyler aracılığıyla ulaşmaya çalıştığı sonuçlar, yorumlar ve kuramlar başlıca şu hususlara yöneliktir: Sosyal etki, uyma ve itaat; sosyal biliş ve algı; tutumlar ve davranışlar; grup yapısı ve kişiler üzerindeki etkisi; önyargılar vb.

        İnsan ya da insanlar (birey ya da bireyler), kendi kişiliklerinin (öz benliklerinin) dışına çıkıp toplumun, çevrenin, grubun, kurumun ya da otoritenin etkisi ve yönlendirmesi altında kalabilir mi? Kendilerinin istemediği, benimsemediği, inanmadığı herhangi bir davranış örüntüsünü, içinde bulunduğu sosyal ortamın etkisi ve baskısı sonucunda sergileyebilir mi? Ve bunu ne dereceye kadar yapabilir? Ya da insanlar, içlerinde (bilinçaltı-bilinçdışı) var olup da normal şartlarda bilince çıkaramadıkları duygularını-dürtülerini, uygun sosyal ortamlarda dışa vurabilirler mi? Ve eğer böyle ise, bunu niçin ve nasıl yaparlar? İşte sosyal psikoloji, bu soruların cevabını bulabilmemizde (ve tabii ki bir insan olarak kendimizi anlamamızda ve tanımamızda) bize ışık tutar. Böylece, edindiğimiz bilgiler sayesinde hem kendimizin hem de çevremizdekilerin neyi, niçin yaptıklarını bilme, algılama ve değerlendirmemiz daha kolay ve sağlıklı olur. Bu sebeple, üzerinde duracağımız “sosyal etki-uyum-itaat” konusunu daha iyi anlamak için de sosyal psikolojiye (ve deneylere) başvurmak istiyoruz.  

        Niçin yaptığımızın bilincinde ve farkında olmasak da hemen hepimiz günlük hayatımızda sosyal etkiye maruz kalıp “uyum”lu davranışlar içine girebiliriz. Mesela, bir caddede yürürken, yükseklere bakan birkaç kişi gördüğümüzde ister istemez biz de kafamızı kaldırıp, o kişilerin baktığı noktaya bakarız. Öyle ki, o kişiler, yukarıda hiçbir şey yokken ve diyelim ki bir deney icabı dakikalarca aynı noktaya baksalar dahi, biz de bakmaya devam edebiliriz. O üç-dört kişilik grup bir anda yirmi-otuz kişilik bir kalabalığa dönüşür. Aynı şeyi, bir iş makinesinin çalıştığı sahada ya da bir işporta tezgâhının etrafında da görebilirsiniz.

        Kendiliğinden (doğal) oluşan bu “uyma” davranışının ötesinde, suni (yapay) laboratuar ortamlarında gerçekleştirilen deneylerle ortaya çıkarılan “uyma” örnekleri var. Birçok sosyal-psikolog kendi oluşturdukları testlerle, bireylerin sosyal etkiye nasıl uyum sağladıklarını gösteren deneyler gerçekleştirmiştir. Mesela, Türkiye’den Amerika’ya göçen Muzaffer Şerif (Sherif)’in “Grup Normunun Oluşması”; S. E. Asch’ın “Uyma”; S. Milgram’ın “İtaat”; P. G. Zimbardo’nun “Stanford Hapishane” deneyleri bunların en ünlüleridir ve bugün dahi literatürdeki başlıca başvuru kaynaklarıdır.[1]

        Burada biraz uzunca duracağımız deneyler, Milgram ve Zimbardo’ya ait olup, ileride değineceğimiz “cezaevi-şiddet-kişilik” hususuna zemin hazırlayacaklardır. Başka bir ifadeyle, bir insanın bireysellikten çıkıp sosyal etki sebebiyle nasıl başka bir kişiliğe bürünebildiğinin ipuçlarını bu deneylerin sonuçlarında görebileceğiz.

        450 Volta Çıkabilir misiniz?

        “İtaat” deneyinin mucidi ve uygulayıcısı Stanley Milgram, 1961’de, yani Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın İsrail’de yargılanmaya başlamasından kısa bir süre sonra bu deneylere başlamıştı. Muhtemelen onu harekete geçiren, Eichmann’ın “Ben, bana verilen emirleri yerine getirdim, otoriteye uydum.” sözüydü. Benzer sözler, Nazi suçlularının yargılandığı meşhur Nürnberg duruşmalarında da sanıkların hemen hepsi tarafından dile getirilmişti: “Bizler emir kuluyuz, emre itaatle sorumlu ve yükümlüyüz; bizden ne yapmamız istenmişse onu yaptık!”

        Kendisi de bir Yahudi olan Milgram şöyle bir mantık yürüterek işe başlamıştı: Savaş öncesi 35 bin, savaş esnasında da milyonlarca Yahudi’nin toplama kamplarına tıkılması ve orada sistematik olarak yok edilmesi mutlaka ki, bir “büyük plan”ın eseriydi ve bu planı bir kişi (Hitler) yapmıştı; ardından milyonlarca Alman (Aryan) vatandaşı (ve subaylar) bu bir adamın planını uygulamaya gönüllü olmuş ve kesinkes itaat etmişti. Öyle ise bu davranış olsa olsa sadece Almanlara özgüdür. Başka bir deyişle, Almanlar, birer Aryan ırkçısı olmanın gereğini yapmışlar; kendilerinden olmayanları katletmişlerdir.

        Yahudi olmanın hissiyatıyla böyle bir kanıya kapılan Milgram, bu kanısını güçlendirecek desteği, Amerikalı tarihçi William L. Shirer’in çalışmalarında bulmuştu. Nazi iktidarı döneminde Almanya’da da bulunan Shirer şöyle bir tez ileri sürüyordu. “Almanlarca, her şeyi tümüyle açıklayan bir özyapı çatlağı vardır ve bu çatlak ne kadar ölçüsüz ve aşırı olursa olsun yetkeye (otoriteye) koşulsuz boyun eğmek için bir hazırlıktır.”[2]

        Shirer’i üç ciltlik “Nazi İmparatorluğu” adlı eserinden tanıyoruz. Shirer’in, Milgram’ı da yönlendiren tezini, bu kitabın ilk cildinin şu satırlarında görebiliriz: "Bununla birlikte Nazi terörü, ilk yıllara, oldukça az sayıda Almanı ilgilendiriyor ve Almanya'ya yeni gelen bir gözlemci, bu ülke halkının kaba ve yaban bir diktatörlüğün yumruğu altında öküz gibi güdüldüğünün farkına varamadığını gördükçe şaşırıp kalıyordu. Tersine, Alman halkı bu diktatörlüğü içtenlikle destekliyordu. Çünkü bu rejim, ülkelerinin geleceği hakkında onlara yeni bir umut, yeni bir güven ve büyük bir inanç bağlamıştı. Yahudileri Alman toplumundan saymayan ırk kanunları yabancı bir gözlemci için ilkel çağlara bir dönüş olsa bile Nazi ırk kuramları Almanları bu dünyanın kaymağı ve üstün ırkı saydığına göre halk da bu kuramları elbette tutuyordu.”[3]

        Kafasında Almanlara ilişkin böyle bir kanı-yargı oluşturan Milgram, bu yargısını sınamak ve Almanların diğer ırklardan-milletlerden farklı yaratıklar olduğunu ispatlamak için, Yale Üniversitesi’nde deneylerine başlamıştı. Maksadı, Amerika’da yapacağı deneyleri Almanya’da da tekrarlamak ve böylece Almanların diğer milletlerden farklı olduğunu ortaya koymaktı. Milgram’ın kanaatine göre, herkes görecekti ki, iki ülkede yapılan deneyler farklı sonuçlar ortaya çıkaracak ve böylece Almanların “farklı yaratıklar” olduğu tescillenecekti.

        Peki böyle oldu mu? Yani, yaptığı deneyler istediği sonuçları verdi mi? Hayır… Milgram, Amerika’daki deneylerde öyle sonuçlar elde etti ki, Almanya’ya gitmeye gerek dahi görmedi. Şaşırmış ve şüphesiz hayal kırıklığına uğramıştı. Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde (ve sonraki yıllarda dünyanın birçok yerinde) yaptığı deneyler göstermişti ki, otoriteye itaat ve sosyal etkiye uyum, sadece Almanlara özgü bir davranış değildi ve hatta evrenseldi.

        Milgram’ın otoriteye itaat deneyi kısaca şöyleydi: Gazete ilanı yoluyla gelip kendisine 4.5 dolar ödeneceği belirtilen denek, kendisi gibi denek sandığı, ama aslında test ekibinin bir üyesiyle aynı odaya alınır. Testi yöneten sorumlu (otorite), her ikisinde de “öğretmen” yazan kâğıtlardan birini seçip kendisini “şanslı” sayan deneğe, “öğrenci” deneğe sorular sormasını, yanlış cevap alırsa ona “şok” vermesini söyler. 15 voltla başlayıp 15’er volt artışla devam edecek bu “cezalandırma”nın sınırı 450 volttur. Öğretmen denek voltaj masasının başına, öğrenci denek de elektrikli sandalyeye benzer koltuğa oturur. Öğrenci, önceden kendisine ezberletilen kelimelerin karşılığına gelen kelimeleri söylemek zorundadır. Vereceği her yanlış cevapta kendisine, öğretmen denek şok verecektir. (Tabii ki, elektrikli sandalyedeki deneğe gerçek elektrik şoku verilmez ama bunu öğretmen denek bilmez). Deney başlar ve öğrenci denek bir süre sonra yanlış cevaplar vermeye başlar. Öğretmen denek önceleri şokları rahat verir, ama voltlar arttıkça duraksamaya, tereddüt etmeye başlar ve fakat her keresinde yan masada oturan “otorite”nin buyruğu doğrultusunda deneye devam eder. Peki öğretmen denek en son hangi volta kadar çıkacaktır? Deney öncesi (rol icabı) kalp hastası da olduğunu belirten öğrenci deneğe, her seferinde artan oranda şok vermenin tehlikesi de ortadayken (ve yine rol icabı sandalyedeki denek acı içinde bağırırken ve deneyden vazgeçtiğini ısrarla söylerken) öğretmen denek, otoritenin buyruklarına nereye kadar itaat edecektir?

        Burada ilginç olan şudur: Deneyden önce çok sayıda psikiyatra, deneklerin kaç volta kadar çıkabileceği yönünde tahminleri sorulmuş ve hemen hepsi de, deneklerin çoğunun 150 voltta kalacakları ve çok az kısmının (yüzde 4) 300 volta kadar çıkabilecekleri, son sınır olan 450 voltu ise ancak 100 denekten 1’nin deneyeceği öngörüsünde bulunmuştu. Peki sonuç ne olmuştur? İşte sonuç: “40 katılımcıdan hiçbirisi 300 volttan önce durmamıştır! 5 denek 300 volttan sonra, 4 denek 315 volttan sonra, diğer bir 5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişler ve geriye kalan 26 denek (yani bütün deneklerin % 65'i) deneyin sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku öğrenciye vermiştir! Bu sonuçlar hem kamuoyunu hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş çapta yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir duruşmada delil olarak kullanılmıştır.”[4] Nasıl, ilginç değil mi?

        Evet, Milgram da bu sonuçlara çok şaşırmıştı. Kendine şunu soruyordu: Nasıl olur da bu kadar çok sayıda insan, kendi içindeki çatışmayı, “uyma” ve “boyun eğme” davranışıyla çözüyor? Niçin?

        Açıklamasını “buz” ve “su” örneğiyle yapar Milgram… Nasıl ki belirli ısı şartlarında buz suya dönüşüyorsa, insan da “aracılık” çerçevesinde farklı kişilik özellikleri gösterebilir. Yani “Önemli olan kendinizi başka birinin arzularının yerine getirilmesinde aracı olarak görmenizdir. Kendinizi kendi adınıza davranıyor görmezsiniz. Gerçek bir dönüşüm, kişisel özelliklerde gerçek bir değişme söz konusudur."[5]

        Özetle: Yapmak istemediğiniz, yapmakta zorlandığınız bir şeyi, bir otoritenin “yapacaksın” buyruğu doğrultusunda yapabiliyorsunuz… Deneylerin birçok ülkede yapılması ve benzer sonuçların alınması da bu hakikatin -sadece belli toplumlara, insanlara değil- genel geçer-evrensel nitelik taşıdığını gösteriyor.

        Ya Mahkûmsun, Ya Gardiyan!

        Bir insanın “sosyal etki”ye kapılarak, esasında normal şartlarda yapamayacağı şeyleri, yapay da olsa oluşturulan suni ortamlarda yapabileceğinin en güzel örneklerinden biri de P. G. Zimbardo’nun gerçekleştirdiği “Stanford Hapishanesi” deneyidir. Stanford Üniversitesinin bodrum katının gerçek bir hapishane gibi düzenlemesinin ardından, gönüllü 24 denek (hepsi öğrencidir) kura sonucu ikiye ayrılırlar. Yarısı mahkûm, yarısı da gardiyan olur. Mahkûm öğrencilere tek tip elbise verilir; saçlarını kapatmaları için bayan çorapları verilir; ayaklarına zincir takılır ve her birine bir numara verilir. Yani, her birinin kimliği sıfıra indirilir. Gardiyanlara ise cop, düdük ve aynalı gözlük verilir. Bunların yanı sıra gardiyanlara bir de şu talimat verilir: Hapishanedeki düzeni korumak için ne gerekiyorsa yapın!

        Deney gayet basittir: Mahkûm da gardiyan da kendilerine düşen rolü yapacaktır. Tek kural da şudur: Hapishanede düzen mutlaka sağlanmalıdır!

        İki hafta sürmesi planlanan bu deney, altıncı günün sonunda iptal edilir. Çünkü gidişat hiç de beklenildiği gibi değildir ve ürkütücüdür. Rollerine kendilerini kaptıran gardiyanlarda sadist eğilimler baş göstermiş; mahkûmları coplarıyla tehdit eder hâle gelmişlerdir. Öte yandan, mahkûmlarda da duygusal travmalar ve bunalımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Peki, her iki tarafın denekleri de bunun sonuçta bir deney olduğunu bildikleri hâlde, nasıl oluyor da rollerine kendilerini böylesine kaptırabiliyorlar ve farklı kişiliklere bürünebiliyorlardı? Kendileri de kılık kıyafet olarak (tek tip elbise) kişiliksizleştirilen gardiyanlar, tıpkı kendileri gibi öğrenci olan mahkûmlara niçin ağır duygusal travmalar yaşatabiliyorlardı?

        Bu soruların da tek cevabı vardı: Otoriteye itaat (ve bunu bahane ederek de kendi içlerindeki diğer “ben”leri dışa vurma fırsatı.)

        Aslında, deneylerle ortaya çıkan bu davranış örüntülerinin doğal ortamlarda oluştuğunun bariz örnekleri de vardır. Nazi toplama kamplarında, diğer kamp sorumlularına yardımcı olmaları için mâhkumlar arasından bazıları seçilir ve bir nevi gardiyan konumuna yükseltilirlerdi. “Kapo” adı verilen bu mahkûmlar elbette bazı ayrıcalıklara sahip olurlar ve bunları kaybetmemek için Nazi komutanlarının her dediklerini yaparlardı. Aralarında Yahudilerin de (yüzde on civarında da olsa) bulunduğu bu Kapo’lar, zamanla kraldan fazla kralcı olmuşlar ve mahkûmlara eziyet eder hâle gelmişlerdi.

        Benzeri durum, Sovyetler Birliği’nde, Gulag’larda da söz konusuydu. Sovyetler Birliği’nin dört bir yanına dağılmış bu Gulag’larda (Gulag: hükümlülerin, tutukluların ağır işlerde çalışmak zorunda oldukları ceza sistemi) iyi hâli görülen mahkûmlar, tıpkı Kapo’lar gibi, gardiyan konuma getiriliyordu.[6] Kaçınılmaz şekilde, Gulag’taki mahkûm-gardiyanlar da diğer mahkûmlara şiddet uygulayabiliyordu.

        Gerek Nazi kamplarında, gerek Gulag’larda, bir mahkûmun “gardiyan” olduktan sonra diğer kader arkadaşlarına karşı takındığı tavrın altında şu sebepler olabilir: Emre itaat, ayrıcalıklarını kaybetmeme ve sadist duygularını dışa vurma fırsatı…

        Onlar İnsan Değil!

        Bir otorite, hâkimiyeti ve hükmü altındaki başka insanları yok etmek, ıslah etmek, dizginlemek; onların burunlarını sürtmek ve -eğer işledikleri suçlar ve kabahatler varsa- insanlık dışı uygulamalarla cezalandırmak istiyorsa bunu iki şekilde yapar. Ya kendisi doğrudan bu işi üstlenir ya da “aracılar” kullanır. Bu aracılar (gardiyanlar, muhafızlar, memurlar vb.) otoriteden aldıkları “emir” ve “talimat” doğrultusunda diğer zayıf-mağdur-edilgen insanlara “hak ettikleri” muameleyi tatbik ederler.

        Peki ama otorite denilen kişi ya da kurum, bir insanı, bir grubu ve hatta bir kitleyi nasıl motive etmekte ya da zorlamaktadır ki, o insanlar ya da kitleler, başka insanlara ve kitlelere karşı böylesine şiddet yüklü muamelelerde bulunabiliyorlar?

        Hem gerçekte yaşanılanlar hem de laboratuar ortamlarında yapılan deneylerden çıkan sonuçlar, bu sorunun cevabını bize veriyor: Karşındaki senden değil; senin rakibin; senin düşmanın; onu ezdiğin sürece sen varsın; o suçlu, hatalı, kabahatli ve her şeyi sonuna kadar hak ediyor!

        Hitler ve kurmay heyeti, Almanya’da iktidara geldikleri 1933 yıldan itibaren (Üçüncü Reich), Alman halkına şunu empoze etti: Siz üstün ırksınız; başta Yahudiler olmak üzere, diğer bütün topluluklar sizin düşmanınızdır! Alman ırkının “birinci sınıf”, diğerlerinin ikinci, üçüncü, dördüncü sınıf görüldüğü bir toplumda, birinci sınıfın diğer sınıflara karşı bir üstünlüğü ve dolayısıyla her türlü muameleyi reva görmek hakkı vardır!

        Aynı şekilde, Sovyetler Birliği’nde ve özellikle Stalin döneminde insanlar diğer insanlara karşı motive edilmişlerdi. Mantık aynıydı: Onlar bizden değil, yok edilmeliler! Almanya’daki “ırkçı” kriterden farklı olarak Sovyetlerdeki “bizden değil!” etiketinin ayırt edici unsuru “ideoloji” idi. Rejim muhalifi, sistem karşıtı, Menşevik, işbirlikçi, revizyonist vb. suçlamalardan yola çıkılarak milyonlarca insan Sovyet rejiminin kurban edilmişti. Stalin döneminin müzmin muhalifi ve gözlemcisi Vasili Grossman, “Her Şey Geçip Gider”[7] adlı romanında, Sovyet rejiminin, halkı kulaklara (Kulak: Rusya’da zengin köylüler) karşı nasıl kışkırttığını ve motive ettiğini, kahramanının ağzından şöyle aktarır: “Yazarlar ve Stalin’in kendisi dâhil, herkes aynı şeyi söylüyordu: kulaklar parazittir, buğdayı yakarlar, çocukları öldürürler. İşte bize açık açık söylendi: kitleleri onlara karşı ayaklandırmalı ve lanet olasıcıları sınıf olarak ortadan kaldırmalı (…) Onları öldürmek için şöyle haykırmak gerekiyordu: kulaklar insan değildir. Tıpkı Almanların dediği gibi: Yahudiler insan değildir. Lenin ve Stalin de aynı şeyi söylüyordu: kulaklar insan değildir.”

        Yeri gelmişken belirtelim ki, dünya üzerinde, komünist sistemin uygulandığı bölgelerde, “sistem düşmanı” olduğu için öldürülen toplam insan sayısı 100 milyon civarındadır (SSCB 20 milyon, Çin 65 milyon, Kuzey Kore 2 milyon, Vietnam 1 milyon, Kamboçya 2 milyon, Doğu Avrupa 1 milyon, Afganistan 1.5 milyon, Afrika 1.7 milyon).[8]

        Uzat ellerini!

        12 Eylül darbesinin öncesinde değilse de sonrasında, askerî cezaevlerinde (bilhassa Mamak, Diyarbakır ve Metris ağırlıklı olmak üzere) tutuklulara reva görülen muameleler, (eğer ki Nazi toplama kampları ve Gulag’lar bizzat incelenerek örnek alınmamışsa), yukarıdaki örneklerle birebir benzerlik göstermiştir. Emri verenler (yani otorite), yüksek rütbeli komutanlardır; emri uygulayanlar (aracılar) ise alt rütbeliler, hatta rütbesiz askerlerdir.

        Darbe sonrası cezaevlerine konulan (ve esasında devlete emanet olunan) binlerce gence, yine kendileri gibi genç askerler, onbaşılar, çavuşlar tarafından reva görülen uygulamalar da tipik birer sosyal etki-otoriteye itaat örnekleridir. Kendilerine “Yeter ki burunları sürtülsün; başları yerden kalkmasın, diklenmesinler, karşı koymasınlar, emdikleri süt burunlarından gelsin” şeklinde emir verilen (ve çoğu tahsil görmemiş Anadolu delikanlıları) askerler, bu emri bihakkın yerine getirmede (istisnalar hariç) tereddüt göstermemişler; hatta çoğu kez yersiz ve gereksiz zamanlarda dahi acımasız olmaktan çekinmemişlerdi.

        Bu “emir kulu” askerlerin en hafif cezası, kapıdan ya da parmaklıktan uzatılan ellere defalarca cop vurmaktı. Tutuklulara öyle insanlık dışı kurallar getirilmişti ki, uyulması çok olan bu kuralların ihlali hâlinde, kendilerine “muazzam” bir yetki verilmiş olan askerler zaman içinde “emre itaat”in dışına da çıkıp kendi nefislerini tatmin için ekstra cezalar verebiliyorlardı.

        Yukarıda değinildiği gibi, bu emir kulu askerleri de vazifelerini hakkıyla yerine getirmeleri için motive etmek (ya da kışkırtmak, dolduruşa getirmek) gerekiyordu. Üst rütbeli komutanlar için bu pek de zor olmamıştı. Ellerine önce cop, sonra sınırsız kullanma yetkisi verdikleri askerleri bu komutanlar şöyle motive ediyordu: “İçerideki tutuklular vatan hainidir. Hepsi katil ve canidir. Dışarıda canlar almış, ocaklar yıkmışlardır. Suçsuz olsalar buraya getirmezlerdi. Onlara yüz verirseniz ya da sıkı tutmazsanız tepenize çıkarlar. Size zarar verirler. Bunlar ülkeyi kan gölüne çevirdiler. Ülkede huzur ve sükûnu bozanlar bunlardır. Onlar her türlü cezayı hak ediyorlar. Onlar insan bile değiller!”

        Görüleceği gibi, “itaate uyma” mekanizması her yerde aynı şekilde işliyor. Tek tip elbise giydirerek ya da karıştır-barıştır uygulamasıyla insanları birer “nesne”, birer kimliksiz ucube hâline getirmenin; bunun da üstüne, her türlü insanlık dışı muameleyi reva görmenin bütün şartları, 12 Eylül sonrası askerî cezaevlerinde yerine getirilmiştir.

        Şiddete ve eziyete maruz kalanların nasıl bir haleti ruhiye içinde oldukları malûmdur da ellerine yetki verilen insanların başka insanlara şiddet uygularken hangi ruh (veya kişilik) kalıbına girdikleri meçhuldür… Bu kişiler, kendilerine daha sonraları “niye bunu yaptın?” diye sorulduğunda “Bana verilen emirleri uyguladım.” bahanesini ileri süreceklerdir, ama emri uygularkenki “keyif” ve “zevk” yüklü sadistliklerini açıklamakta zorluk çekeceklerdir.  

         

         


        [1] Eliot Aronson ve diğerleri, Sosyal Psikoloji, Kaknüs yay., İstanbul 2010, s.474 vd.

        [2] Ali Dönmez, Hitler İsteseydi, Gündoğan yay., Ankara 1994, s. 9

        [3] William Shirer, Nazi İmparatorluğu, 1. Cilt, Ağaoğlu yay., 2. Baskı, İstanbul 1970, s.369-370

        [4] Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar (Sosyal Psikolojiye Giriş), 16. Baskı, Evrim Yay., İstanbul 2014, s.76

        [5] Ali Dönmez, a.g.e., s.23

        [6] Anne Applebaum, Gulag, Arkadaş yay., Ankara 2008, s.256

        [7] Vasili Grossman, Her Şey Geçip Gider, Can yay., İstanbul 2013

        [8] Stphane Courtols ve diğerleri, Komünizmin Kara Kitabı, Doğan yay., İstanbul 2000, s.17


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele