Gelenekten Geleceğe; İdealist Coğrafya ve Kültürel Özgüvenin Polilogu

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        GELENEKTEN GELECEĞE; İDEALİST COĞRAFYA VE KÜLTÜREL ÖZGÜVENİN POLİLOGU

        Sofistike güç kavramının iki temel unsuru vardır. Mevzubahis unsurları müşahhas ve mücerret güç konsolidasyonları şeklinde tanımlamak mümkündür. Müşahhas güç unsurları; nükleer kapasite, askeri-teknolojik çeşitlilik, büyük güç statüsü gibi reel güç kavramlarını, mücerret güç unsurları ise; stratejik kültür, zihinsel süreklilik, coğrafi idealizm gibi inşacı mantıkla açıklanabilecek kavramları ihtiva etmektedir. Bu bağlamda idea, inşa, kültürel özgüven, sosyal motivasyon ve coğrafi idealizm, reelpolitika, güç dengesi ve kolektif reflekslerle konsolide edilerek bir dış politika kültürü teşekkül bulmaktadır. Mevzubahis teşekkül vetiresi esasında Platon (idea ve motivasyon), Aristoteles (rasyonalite), Rousseau (toplumsal sözleşme ve kolektif refleks) arasındaki dengeyi de ortaya çıkarmaktadır.

        Devletlerin gücünü tayin eden etkenleri üç mekanik çerçevede tahlil etmek mümkündür. Üç güç kümelenmesi – askeri-teknolojik güç, sosyo-ekonomik dinamizm, kültürel özgüven ve motivasyon – perspektifinde gelişim gösteren mevzubahis çerçeve bağlamında özellikle kültürel özgüven ve motivasyon diğer iki etkeni yönlendirme, konsolide etme ve progresif bir nizama evirmede oldukça belirleyicidir. Pozitivizm salt materyalist perspektiften insanı “yüceleştiren” bir profil çizmiştir. Mekânı, yeri, mekâna ait olan bitki örtüsünü, hayvan türlerini, gündelik alışkanlıkları göz ardı ederek, belki de ikincilleştirmiştir. Gücü, maddi unsurlara dayatarak coğrafyayı belirgin bir model olarak ele almaktan kaçınmıştır. Hâlbuki Avrupa’da, Rusya’da ve hatta Uzak Asya’da kültür ve umumiyetle uygarlık tartışmaları pozitivizmin en güçlü olduğu yıllarda devam etmiştir. Bunun temel nedeni insanın mükemmel bir varlık olup olmaması sorunsalının hâlâ güncelliğini korumasında yatmaktadır. Coğrafya ve onun meydana getirdiği etkenleri göz ardı ederek gerçek bir teorik altyapı veya tespit/genelleme yapmak mümkün olmamaktadır.

        Türk dünyası kavramının aksettirdiği coğrafya aslında muayyen ve tek tipli mekânları değil, daha çok zihinsel kutu içerisindeki tutku ve karakterleri ihtiva eden renklerin ve hazinelerin var olduğu bir uyumu – senfoniyi – lengüistik alanı kapsamaktadır. Bu noktada üzerinde durulması gereken konuların başında millî karakter kavramı gelmektedir. İdealist coğrafya bağlamında meydana çıkan karakter temel birleştirici unsur rolünü oynayabilme potansiyeline sahiptir. Millî karakterin tanımını şu şekilde yapmak mümkündür: “Millî karakter kavramı zihinsel kutu, çoğulcu kültür ve idea etrafında şekillenen coğrafya arasında ‘senfonik uyum’ ve ‘lengüistik polilog’dur’. Zihinsel kutunun özgün renkleri ve kelime hazinesi vardır. Mevzubahis renkler ve hazinelerin çıkış noktası ise tutku ve karakterdir.”

        Zihinsel kutuda yer alan medeniyet olgusu eski koordinatların içerisinde güncelliğini ve karakterini muhafaza eden kavramların araştırılmasını kapsamaktadır. Mücerret gibi gözüken kavramlar aslında somut ve motifsel gerçekliğin habercisi niteliğindedir. Zihinsel kutu “süreklilik içinde inşa vetiresi” ve “coğrafi ben idrakidir”. Bu bakımdan coğrafya kültürel bir alanı ihtiva etmektedir. Kültür coğrafyası muhtevada muayyen kültürel şablonların öne çıktığı bir mekânı anlatmaktadır.

        Zihinsel kutunun malzemeleri ise birleştirici karakter, idealist coğrafya, kader birliğidir. Bu bağlamda aslında millî karakterin birleştirici olma durumu da öne çıkmaktadır. Ziya Gökalp, İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan ve nicelerinin ortak noktası sadece müdafaa ettikleri fikirler değil, esasında idealist coğrafya ve kader birliği nosyonları çerçevesinde inşa ettikleri/etmek istedikleri millî karakterdir. Evrensel ve yerel arasındaki harmonizasyon, antropolojik bileşenleri önem arz ettiği, fakat tek başına belirleyici olmadığı, coğrafyanın bir nevi “senfoni orkestrası şefi” gibi davrandığı, idea ve motivasyonun soyutlaştığı ve süreklileştiği, Türkçenin, Türkçe lügatin ve umumiyetle Türk lengüistiğinin kompartımanlar şeklinde değil, bir bütün olarak idrak edilmesi millî karakterin temel bir bileşen olarak ortaya çıkmasını elzem kılabilmektedir. Osmanlı Türkçesinde gördüğümüz gibi Türkçenin umumi filolojik kapasitesi, ihraç edilen kelime ve anlatımları “özümlemiş” ve esasında Orta Asya, Kafkasya, Orta Doğu, Balkanlar, Doğu Avrupa’da muhtelif periyotlarda hüküm sürmüş Türk Devletlerinin lengüistik karakteri ve şeması aynı bir kökten ve ideadan gelmektedir.

        Yaşayan ve sürekliliği olan coğrafyanın inkişaf, terakki ve tekâmülde oynadığı rol post – pozitivist asırda daha çok anlaşılmaktadır. Post – pozitivist milenyumda idealist coğrafyalar, poliloga dayalı idealar, lengüistikler, motivasyonlar belirleyici bir pozisyon kazanacaklardır. Pozitivizmin göz ardı ettiği ve hatta “gözden çıkardığı” coğrafya XIX. yüzyılın entellektüel dünyasına istikamet verecektir. Türk dünyası özelinde, ilk Orta Çağ’da yaşanan İslâm Rönesans’ı döneminde idealist coğrafyanın dinamiği Orta Asya jeopolitiği üzerinden gelişim göstermekteydi. Farabiler, Hoca Ahmet Yeseviler, Mevlanalar, Orta Asya coğrafyasını idealist ve esasında yerel ve evrensel arasında uyumlu bir idea ve motivasyon merkezi hâline getirmişlerdir.

        Bu noktada oldukça önem arz eden bir hatırlatmaya gerek duyulmaktadır. Evet, gerçekten de kültür ve coğrafya birçok tarihsel kazaları, kahramanları, olayları, olguları içinde barındırmaktadır. Kazalar veya çetin gibi görünen vetireler, muktedir ve destansı akidelerden ayrı düşünülemez. Platonist idea kazaları buhranları aşarak, akide yoluyla kendini yeniden tanımlamaktadır. Fakat yukarıda tasvir ve tetkik ettiğimiz gibi coğrafyalar dinamik yapılardır. XXI. yüzyılın idealist coğrafyası Müslüman Türklerin yeni motivasyonlarla ve idealarla kutsadığı Anadolu olacaktır. Coğrafyalar organizma olduğuna göre, IX- XII. yüzyıllarda Türk – İslâm jeopolitiğinin kalbi haklı olarak Orta Asya idi ve hâlâ o potansiyelini yitirmiş olmasa da XV. yüzyılda bir cihan imparatoru olan Fatih Sultan Mehmet’in Anadolu ve Balkanları Türklerin daimi vatanı ilan etmesi ile birlikte Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan coğrafya, bilimin, ideanın, motivasyonun, kültürün cazibesi hâline gelmiştir. Anadolu coğrafyası sadece Küçük Asya yarımadası demek değildir, mevzubahis coğrafya Orta Asya, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslardır. Bu yönüyle Büyük Anadolu coğrafyası (Kafkaslar ve Balkanlar dâhil) sadece bir Avrupa’nın sınırı (Zwischeneuropa) değildir, mevzubahis jeo- lengüistik alan; tarihi coğrafyanın, etnografyanın, lengüistik merkeziyetçiliğin, manevi birlikteliğin ve kültürel ideanın kaynağını teşkil etmektedir. Türkçenin inşacı muhtevası, Türkçenin lügati ve potansiyeli ve umumi manada Türk filolojisi tasvir edilmeye çalışılan kültürel ideayı ve muhtevayı daim kılan beşeri unsurdur.

        Anadolu coğrafyası sadece uluslararası ilişkiler veya küresel ekonomi bakımından bir stratejik güzergâh değildir. Bu noktada üzerinde durulası gereken mühim projeksiyon Anadolu coğrafyasının sadece bir fiziki coğrafi alan olmamasıdır. Anadolu coğrafyası, Türk dünyasının veya geniş bir kavramsallaştırmayla Türk jeopolitiğinin düşünen, araştıran, geçmişle bağ kuran, gelenekten gelecek inşa etme isteği ihtiva eden, Platoncu idea ile Aristocu aklı birleştiren, Farabi’yle, Yesevi’yle, Mevlana’yla harmanlanan, yani aslında evrenselle yerel arasında uyum sağlayan bir yaşamsal alanıdır. Mamafih, Anadolu coğrafyası, Türk jeo-lengüistiğinin, Türk jeopolitiğinin, Türk devlet ve millet geleneğinin, idealist coğrafya ve kültürel özgüvenin, idea ve motivasyonun, Türk dilinin felsefi evrenselliğinin, yerel filolojik zenginliğinin ve belki de en ehemmiyetlisi Türk millî karakterinin muhkem bir şekilde tezahürünün merkezidir.

        Her bir kültür coğrafyasının “ödünç alma reddi” lüksü her daim olmaktadır. Özgün oldukları ve bir millî karakter sorunsalı ihtiva ettikleri müddetçe daha muktedirlerdir. Millî karakter “senfonik uyum” ve “lengüistik polilog” bağlamında idealist, geleceği görmek için geçmişi tetkik eden, evrenselle yerel arasında felsefik bir iletişim gerçekleştiren, millî devlet geleneğini, millî jeo- lengüistiğini idrak eden fertten ziyade bir “kolektif şuurdur.”  

        Şu nokta ehemmiyet arz etmektedir: Kaşgarlı Mahmut, Biruni, Farabi, Evliya Çelebi, Mimar Sinan, Ahi Evran, Hacı Bektaşi Veli, Hazreti Mevlana, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi, Ziya Gökalp, Cemil Meriç ve nicelerinin meydana çıkardığı olgu ve terimler/kavramlar bir monolog ve/veya diyalog değildir, bizatihi polilogdur. Yani idrak edilen ve özne hâlindeki meseleler bir kültürel havzanın selametini ve onun senfonisini, uzun vadesini, katılımcılığını, idealistliğini, özgüvenini ihtiva etmektedir.


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele