Çin Seddi ile Kafkasya Arasına Sıkışan Güç: Asya Türklüğü

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        ÇİN SEDDİ İLE KAFKASYA ARASINA SIKIŞAN GÜÇ: ASYA TÜRKLÜĞÜ

        Bazı tarihi kaynaklar Bilge Tonyukuk’un, Bilge Kağan’ın, Göktürklerin Budist olmaları yönündeki görüşüyle, Göktürklerin tıpkı Çinliler gibi yerleşik hayata geçmesi fikrine karşı çıktığını; Bunlardan ilkini Bilge Tonyukuk’un; “Budizmin savaşa karşı olduğunu, Türklerin Budist olması hâlinde savaşamayacaklarını ve böylece yok olacaklarını.”, ikincisini ise “Çinlilerin çok kalabalık olduğunu; eğer yerleşik hayata geçilirse çok kuvvetli bir Çin istilası karşısında Göktürklerin dayanamayacaklarını ve yine yok olacaklarını; Türkler için uygun olanın göçebe/yarıgöçebe bir hayat tarzı olduğunu; böylece diledikleri zaman Çin’e akın edebileceklerini, bunun aksine olarak herhangi bir saldırı durumunda tüm Budun olarak kolayca Asya’nın içlerine çekilerek varolmaya devam edilebileceklerini; dolayısıyla Kağan’ın düşüncelerinin isabetli olmadığı” gerekçeleriyle doğru bulmadığını ve Kağan’ın da bu düşüncelerinden vazgeçtiğini yazarlar.

                    Bilge Kağan eğer Bilge Tonyukuk’a itibar etmeseydi ve kararını uygulasaydı Türk tarihi nasıl teşekkül eder ve nasıl akardı bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var; Hunlardan bu yana Çin denilen devi Çin Seddi’nin ardında tutan, onun Asya’nın istilasına engel olan faktörün Türkler olduğunu tüm stratejistler ve tarihçiler kabul ederler. Batılılar ise Tonyukuk’u, Türklerin Bismark’ı olarak tanımlamışlardır. Gerçekten de böyledir: Türk akınlarını durdurmak için inşa edilen Çin Seddi hiç şüphe yok ki, Çin’in varlığını binlerce yıldır temin etti, ama aynı zamanda Çin’in Asya’yı istila edememesinin sembolik anlamına da geldi. Bu tahlillerden hareketle birçok tarihçi ve stratejist Asya’nın ve Avrupa’nın Türklere çok şey borçlu olduğunu söylerler. Biz de burada aynı şekilde Çinlileri durdurması nedeniyle Rusların da Türklere çok şey borçlu olduğunu ifade etmek istiyoruz.

                    Dün böyleydi ama bugün tablo değişmiş bulunmaktadır. Bugün Çin’in küresel sahneye girişi durdurulamamakta; aksine ülkeler bu dev karşısında çeşitli ilişkiler geliştirerek devin imkânlarından yararlanmaya veya husumetinden emin olmaya çalışmaktadırlar. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Çin bugün asla “sert güç” yani askeri güç kullanmamaktadır. Tersine tüm işlerini “yumuşak güç” olarak görmektedir. Diğer yandan 1990 yılında çok ciddi sarsıntılar geçiren, ancak şimdilerde bu sarsıntıları atlatarak dünkü küresel oyuncu vasfını tekrar piyasaya süren Rusya ise bu gücün farkında olarak hareket etmekte, bu dev ile işbirlikleri geliştirmektedir. Oysa Doğu Türklerinin ve Batı Türklerinin kıskacı altında 17. yüzyıla gelinceye kara önemli bir varlık gösterememiş olan Slavlar; 17. yüzyıldan itibaren tarih sahnesine önemli bir güç olarak dâhil olmuşlar; 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında başat rol oynayan güçlerin başında gelmişlerdir. Her ne kadar küçük Asya’da Türkler ve doğusunda İran, Rusya’nın sıcak enlemlere ulaşmasının önünde engel oluşturmuşlar ve bunu başarmışlarsa da bugün içinden geçmekte olduğumuz şu günlerde oyun başka türlü oynanmakta; yeni jeostratejik, jeoetnolojik, jeoteolojik ve jeoekonomik faktörlerin etkisi altında yepyeni denklemler kurulmakta, yepyeni stratejik ortaklıklar hayata geçirilmekte, dünya yeni dengelere ve denge arayışlarına evrilmektedir.

        Bu gün için şu tespiti yapmak mümkün olmaktadır: Rusların sıcak enlemlere inmesini engellemede başarılı olan Osmanlı Devleti, maalesef Turan coğrafyasını yekpare olarak Akdeniz’e ulaştırmada başarılı olamamıştır. Hatta Osmanlı Devleti’nin öyle bir stratejik hedefinin hiç olmadığı söylenebilir. Ama ne yazık ki, bugün bunun sonuçlarını Türk dünyası ağır bir bedel ödeyerek yaşamaktadır. Aslında Selçuklu bunu başarmıştı, Osmanlı bunu devam ettirmeliydi. Türk dünyasını Pasifikten Akdeniz’e kadar coğrafi olarak irtibatlandırmalıydı. Çünkü dün, Çin tehdidi karşısında Türklerin Asya’nın bozkırlarında özgür ve güven içinde yaşamasını sağlayan kara devleti olma olgusu bugün bağımlılıklara; mecburiyet ve mahkûmiyetlere neden olmuştur.

                    Türkiye dışındaki Asya Türk dünyasını coğrafi olarak kuşatan ve onları kara devleti olmak zorunda bırakan iki güç bulunmaktadır: Çin ve Rusya.[1] Bu iki güç dünyanın okyanuslarına ve önemli denizlerine kıyısı bulunan ülkelerdir ve bu özellikleri dün olduğu gibi bugün de bu iki gücün elini güçlendirmektedir. Buna mukabil bu iki güç tarafından kuşatılmış olan Asya Türk devletlerinin hiç birisinin deniz ya da okyanusla teması yoktur. Bu özellikleri bu ülkeleri bu iki güce derece itibarıyla mecbur ve yine derece itibarıyla mahkûm kılmaktadır. Beğensek de beğenmesek de durum budur.

                    Amerika Birleşik Devletleri eski dışişleri bakanı ve aynı zamanda dış politika/diplomasi konusunda oldukça şöhretli bir şahsiyet olan Hennry Kissinger’la yapılan bir mülakatta mezkur şahıs mülakatı yapan kişinin Çin için; “Dünya Düzeni başlıklı son kitabınızda belirttiğiniz gibi, bir tür Westfalya çerçevesi içine mi entegre edilmesi lazım?” sorusuna şu ilginç cevabı veriyor. “İşte ana mesele bu. Açık bir soru bu. Görevimiz. Bu konuda pekiyi sayılmayız, çünkü tarihlerini ve kültürlerini anlamıyoruz. Ve bence, temel düşünceleri, Çin merkezli olmak. Ancak bu durum küresel etkiler doğuran sonuçlara yol açabilir. Dolayısıyla Çin’in meydan okuması, Sovyetler Birliği ile kıyaslandığında açıklanması çok daha güç bir sorundur. Sovyet sorunu büyük oranda stratejikti. Bu kültürel bir meseledir. Aynı düşünmeyen iki medeniyet, dünya düzeni doğuran türden bir arada yaşama formülüne ulaşabilir mi?”.[2]

                    Dikkat edileceği üzele Kissinger dünkü (ve tabiki bugünkü) Rusya’yı Batı kültürü içerisinde görüyor. Buna mukabil Çin’i bir başka dünya olarak; yani 1990’ların başında Samuel Huntington’ın yaptığı gibi Batı karşısında hasım bir medeniyet olarak tanımlıyor. Bu bakış açısına göre Çin kültürü ve medeniyeti Batı tarafından -tıpkı İslam kültürü ve medeniyeti gibi-öteki/ötekileştirilmiş bir medeniyettir ve Batı’nın parametrelerine bu medeniyet Kissinger’a göre uymamamaktadır ve uymayacaktır.

                    Orta Asya Türklüğü iki “süper güç”ün arasında sıkışmış vaziyettedir. Bu iki güç bugün dünden farklı davranmakta; her ne kadar Kissinger Rusları “Batı kültürü”nün mensubu saysa da Ruslar Asyalı gibi davranmaktadır. Çünkü öteden beri klasik strateji ve diploması muhitlerinde hep bir Rus Çin çıkar çatışmasından bahsedilse de bugün için bu çıkar çatışmasının bu iki “süpergüç” tarafından aşılmaya çalışıldığına, bu çabalara bir taraftan İngiltere’nin de hatta AB’nin de iştirak etmeye çalıştığına şahit oluyoruz. Örneğin aslında istenileni tam verememiş olmakla birlikte ortak olan ülkelerin niyetini göstermek açısından bile dikkate alınması gereken Şanghay İşbirliği Teşkilatı girişiminin ardından ortaya konulan müşterek çabalar, bu iki ülkenin çatışma ve rekabet yerine işbirliğine yöneldikleri hususunda yeterince işaret vermektedir. Nitekim uluslararası mahfillerde kısa adı OBOR olan “One Belt, One Road” (Tek Kuşak, Tek Yol) projesi ile Çin, Avrupa’nın bazı kıyı kentlerine; yani Pasifik’ten Atlas Okyanusu’na kadar ulaşacak olan yeni İpek Yolu Projesi ile çok büyük bir hamle yapmaktadır. Rusya’nın da katıldığı ve zaten büyük bir kısmı da Rus topraklarından geçecek olan bu proje ile Çin, kadim İpek Yolunu çağın idraki ve araçları üzerinden yeniden üretmekte ve hayata geçirmektedir. Karasal kısmı Pasifik’ten Atlas Okyanusu’na ulaşak olan bu projenin deniz ayağı ise Çin’in güneyinden Hint Okyanusu marifetiyle Afrika’ya, Kızıldeniz üzerinden ise Akdeniz’e ve buradan da yine Avrupa’ya ulaşacaktır. “Güneydoğu Asya, Orta Asya ve Doğu üzerinden dünyanın GSYİH’sının yüzde 55’ini, dünya nüfusunun yüzde 70’ini ve bilinen enerji rezervlerinin yüzde 75’ini kapsamına alan”[3] bu proje ile Çin, 65 ülke ve 4,4 milyarlık bir nüfusu”[4] tek bir proje kapsamında irtibatlandırmak; eğer mümkün olabilecekse entegre etmek istiyor. Rusya ise hâlihazırda Avrupa’nın enerji bağımlılığından hareketle elde ettiği stratejik avantajını OBOR üzerinden Asya’da biraz daha tahkim etmenin hesaplarını yapıyor; Şanghay İşbirliği’nin kadük kalan kısımlarını bu proje ile ikmal etmek istiyor.

                    Görüleceği üzere, bu iki güç arasında kara devletleri olarak kalmış Asya Türk devletlerinin alacağı kararlar, atacağı stratejik adımlar büyük önem taşımaktadır. Bu projelerden Asya Türklüğü yeni bir şans mı yakalayacaktır yoksa kara devletleri olmanın getirdiği müşküller daha da mı artacaktır, bunu şimdiden kestirmek mümkün değildir. Ancak şu husus apaçık olarak kendisini göstermektedir ki, maalesef Türkiye’nin bu denklemi ciddi olarak etkileyecek bir imkânı bulunmamaktadır. Hele bir de kendi iç sorunlarının üstesinden gelememiş; bölünme talepleri ve riskini berhava edememiş iken böylesine küresel bir oyunda Türkiye’nin denklemi etkileyeceğini veya denkleme dâhil olacağını düşünmek aşırı iyimserlik olacaktır.

        Ama yine de 21’inci asrın “Türk Asrı” olacağını iddia eden analistlerin bu iddialarını yeniden ve ikna edici olarak bir kere daha seslendirmelerine, makul argümanlarla bunun gerçekçiliğini göstermelerine şiddetle ihtiyacımız var.

         


        [1] Bu analizde İran ihmal edilmiştir.

        [2] Jacob Heilbrunn, Henry Kissinger ile söyleşi, The National Interest, Eylül-Ekim 2015’den naklen Turquie Diplomatiquie, Eylül 2015.

        [3] Nicola Casrini - Dr. Tim Summers, Çin’in Batı’ya Doğru Akını: Tek Kuşak Tek Yol Tam Olarak Nedir?, Chatamhouse/TWT-2015 Eylül, Cilt 71, sayı 5’ten nakleden Turquie Diplomatique, Aralık 2015.

        [4] Ian Bond, İpek Yolu mu İpek Urgan mı?, http://cer.org.uk’den nakleden Turquie Diplomatique, Aralık 2015.


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele