Nurettin Topçu Zaviyesinden Türk Dünyasını Düşünmek

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        NURETTİN TOPÇU ZAVİYESİNDEN TÜRK DÜNYASINI DÜŞÜNMEK

        Türk dünyası, geniş bir coğrafya, uzun bir tarihî süreç ve nihayet sürekliliği olan bir kültürün umranıdır. Bu, bugün, Türklerin dünyası ve dünyanın Türkleri kavramının eşiğine getirir bizi. Tarih varlığımızın evidir. Varlık burada kâinat içinde var olan manasına düşünülmelidir. Kâinatın insana dairleşmesi iki realiteyle olur; birisi fiziki realite; yani maddeyi yani mekânı anlatan boyut, diğeri ise sosyal realite yani hayatı, yani tarihi söz konusu kılan zamansal süreç. İnsanın varoluşu işte bu ikili süreç içindeki sürekliliğin formasyonu ile söz konusudur. Madde/mekân bir vetire içinde zamanda bir hareketle bir surete/forma kavuşuyor. Bu bakımdan tarihte hayati olan suretin arkasındaki süreçtir. Surete âşıklık süreçten gafil olma tarihle kurulan yani kadimle söz konusu olacak bir çarpık ilişkiyi anlatır. Tarihi açıdan uzun bir süreç geniş bir coğrafyanın, aktüel manası ise Türkistan, Balkanlar, Orta Doğu gibi geniş bölünmüş bir yapının, özellikle post Sovyet dönemde ortaya çıkan yapının mefhumudur. Bağımsız cumhuriyetler ise bugünkü anlaşılan çerçeveyi bir manada ortaya koyar.

        Bu durumda, Uluğ Türkistan formuna ne zaman varacağız, Yesevi perspektifi ne zaman yenilenecek?

        Türk dünyası ile ilişkilerin sıhhati açısında sağlıklı bir milliyet kavrayışı önde gelen zarurettir. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, “Milliyet kökleri olan ferdî ruhun samimi hareketlerine bağlanmadıkça ve bu ferdî ruh da bir dinin temelleri üzerinde kurulmadıkça sade siyaset ve idarenin vasıtası hâline girer, her devrin siyasetine, memleketin idarî icaplarına göre değişir ve milliyetin mürşitleri de siyasi otoritenin bekçileri hâline gelirler. Milliyet, bizim duyuş ve inanış tarzımızı tayin eden başkalıkların yekûnudur. Milliyet mefkûresi ferdî hürriyetle beraber her türlü benzeyişlerden doğan birlik temeli üzerine kurulmuştu. Birliği kuran madde ile ruha bağlı unsurların hepsi birleşerek milleti meydana getirdiler. Bu birlikler, soy, toprak, emek birlikleri ile dil, din ve dilek birlikleridir.[1] Nurettin Topçu’nun tabiriyle bu: “Eşyada yaşamak ve eşyanın bizde yaşayışına şahit olmaktır. Bu ebedi ruhlar ve manalardan bize doğru bir akım, millet adına fenadan bekaya bir intikaldir. Zaman ile mekân bu şekilde bir vücutta birleşir; mâzi ile hâl yer değiştirir, mâzinin hâl, hâlin mâzi tarafına geçerek kucaklaşmalarıdır. Zamanın ebedilikle el ele vermesidir.[2]

        O vakit; Türk dünyası ile alakalarımızda bu milliyet yaklaşımı altında zamanın ebediliğinde buluştuğumuz bir Türk dünyası var mıdır? Yoksa ne zaman olacaktır bu meçhul? Bu birliğin ilk temeli tarih olacaktır. Mazideki öz ne zaman hâlin sözü olacaktır?

        “Millet, kökleri mâzide, gövdesi hâlde bulunan, dalları ve yaprakları istikbale uzanan, geçmişte, hâlde ve gelecekte hatıraları, temayülleri ve tasavvurlarıyla birleşmiş olan varlıktır. Mâziden gelip hâlden geçerek istikbale akan bir nehir gibidir. Milleti yaşatan hayati kuvvetler onun mâzisinde gömülüdür.[3] Mâzi bu manada millet demektir. Orada gömülü olan kutsanası birkaç ecdat mezarı ve birkaç tarihi kalıntıdan fazlasıdır. Onun için “Eski dediğimiz mâzi bizim karakterimizin sanatkârı, hatta şuurumuzun yaratıcısıdır. Mâzinin bittiği yerde, millet biter. İnsan biter, iz’an biter, nihayet bulurlar. Millet, tarihinden ibarettir. Onu tarihinden sıyırınız, insan sürüsü kalır. İnsan hem kendinin, hem milletinin, hattâ bütün insanlığın tarihini taşımaktadır. Ferdin, kendisiyle beraber taşıdığı ve benliğine mal ettiği tarih ne kadar genişse, onun şahsiyeti o kadar büyüktür, o nisbette kuvvetlidir, benimsediği tarih ne kadar darsa, şahsiyeti de o kadar küçüktür, o derece zayıftır. Geçmiş zamana ait hatıralara bağlılığı bulunmayan hayvanlarla, daima hâli yaşayan çocuklarda bu yüzden şahsiyet aranmaz.[4]

        “Tarih, milletleri yapar ve yaşatır. Milletler tarihinin yaşına sahip içtimai şahsiyetlerdir. Tarihini kendinden koparınca millet yıkılır ve ölür. Bizim milletimiz Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihinin yarattığı bütün olaylarının, inançlarının ve mefahirinin, ahlâkının, sanatının çocuklarıdır.[5]Bu coğrafya üstünde bir kader beraberliği, saadet ve felaket ortaklığı demek olan tarih, millet hayatını kurucu olan ilk hamlenin yüzyıllar içindeki hareketleriyle meydana gelir. Böyle ilk bir kaynaktan kültür davası, ırk örgütü ve din yayılması gibi ihtiraslı bir hamleden hayat ve ruh alarak, kendi dâiresinin çemberi içine kapanan millet vücudu, aynı kuvvetle yaşayışına devam etmek ve ebedi varlık olmak ihtirasını her an yaşatabilmek için, bu kuvveti kendisine her an verebilecek, fertlere muhtaçtır. Tarih içinde büyük vatanperverler, millet şehitleri ve kahramanlar diye anılan bu insanlar millet ruhunun, fertlerini her zaman kana kana doyurmaya kudretli kaynaklardır.[6]

        Tarihe bu yaklaşımla acaba bir Türk dünyası perspektifi geliştirebildik mi? Bir Kazak veya Kırgızla bu manada nerede bulaşabiliyoruz?

        Unutulmamalıdır ki, müştereklik bir mizaç ortaklığıdır, bu bizi şahsiyetin kıyılarına taşır. Türk dünyasının millî zemininin yeşereceği tarih hangi şahsiyetin şahidi olacaktır.

        Bir şahsiyet davamız var mı? Tarih, bunu üzerindeki millî kimlik şuurumuz bizde bir şahsiyet teşkilini sağlıyor mu? Türk dünyasının buna dair vizyonunda tarih kitapları ve edebi üretimde bu mesele değerlendiriliyor mu? Modern zamanların Türk topluluğu Türk milletine dönüşebilecek mi?

        Bakın ne diyor Topçu Bey; “Şahsiyet, insanın kendi benliğinin farkında olması ve ona bağlı bütün hareketler üzerinde hürriyete sahip bulunmasıdır. Bizi tastamam karakterlendiren ve benliğimizi meydana getiren, hâlde yaşadığımızı ruhî yapıdan ziyade, mâzimizi teşkil eden ve her taraftan gelerek bizim şahsi tarihimize bağlanan eskiye ait ruhî unsurlardır. Mâziden gelerek hâlimizi harekete geçiren bu ruh kuvvetleri, gelmiş oldukları hızla orantılı olarak istikbalin hayatını meydana getirirler. Gerilerden gelerek ileri ufuklara doğru akan bir nehir gibi mâzi, istikbalimizin yaratıcısı olur.[7]Şahsiyetimiz, yüzlerce yıllık ruh yaşımızın şuurundan ibaret bir sentezdir. İnsan denen şahsiyet, köklerini mâziye salmış bir ağaç gibidir. Kökler yüzyılların derinliğine gömülürse, şahsiyet büyüktür. Bin yılları aşarsa şahsiyet harikadır. Şahsiyet, mutlak manada bütün mâziyi, mâzi olaylarının muhteşem sentezini kaybettiği zaman, işte bu insanları tımarhane kliniklerinden buluyoruz. Hafızasız fert olmadığı gibi, hafızasız millet de olmaz.[8]Millî hayat, mâzinin derinliklerinden gelerek istikbale doğru akan bir nehir gibidir. Ölüler bizi yaşatıyor; biz, yarınki dirilere hayat vereceğiz. Gece günden, gün geceden çıkıyor; diri ölüden, ölü diriden çıkıyor. Eski nedir, diye bir bilmece soran olursa, ona cevabımız pek basit: Bizden evvel yaşayanların ayak izleri, kol, kalp ve kafalarının birlikte çalışarak bıraktıkları eserlerdir. İhtiyar küremizde vücutların ihtiyarlaması, ruhları gençleştirici oluyor.[9]

        İhtiyarlamış millî bünyemizin köklerinden yeni bir insan ve gelecek inşa edilebilecek mi? Davamız ne? Hafızamızda canlananlar ne bir avuç siyasi tortu mu, bir coğrafyanın ruhu ve mekânın güç kaynakları mı, bunu tespit elzemdir.

        Türk dünyası sınırsız vatanımızdır. Şahsiyetimizin bir tarihin elinde maziden geleceği yaşayacağı yerdir. Bir Kazan şairini bizim, bir Kırgız romancıyı bizden, bir Özbek sanatçıyı buralı, bir Başkurt masalını kendimizin, şahsımızın şahsiyetimizin parçası kılacak vatan bilincimiz ne durumda? “Vatan coğrafyası denen mukaddes unsurun üstünde mâziden gelme bir kader birliği ile yaşayan, bu toprakta aynı iktisadî kuvvetleri paylaşarak birbirlerine kollarının hedefiyle olduğu gibi, kafasının biçimi ve yüzünün şekli, gözlerinin manası gibi maddi benzeyişlerle yakınlaşan insanlar, millet dediğimiz insanî birliğin hakikati içinde toplanıyorlar.[10] Milletin adı olan Türklük, Topçu’nun tarih tefekküründe odakta yer alır. Tarihimizin, bir hareketin tarihi olduğu ifade edilir. “Tarihin başlangıcından beri Türklük Asya’nın eski dünyanın bu ana kıtasının topraklarından kaynayan bir cevherdi. Onun yaşama kudreti bir kıtaya sığmıyordu.[11]Bugün ulu devlete Türk milliyetçiliğini yeniden gerçek yapmak istiyorsak, muhteşem mâzimize dönmeli, ondan ders almalıyız. Gelecekteki büyük Türk milletinin ve selamet yoluna sığınmasını bilecek dünya milliyetçiliğinin öncülüğünü, ancak millî tarihimizin sahneye koyduğu sayısız örnekleri tekrarlamak suretiyle yapacağız.[12]İnsanlık idealine âşık olanlar Türk’ün tarihini karıştırsınlar, gözlerinin kamaşmaması kabil değildir.[13] Topçu’nun bu mülahazalarıyla olup biteni yeniden düşünmek zamanı geldi.

        Türkler, 21. asırda bu perspektiften ne durumdalar? Bu büyük camianın insanlığa teklifi var mıdır? 21. asır Türk asrı olacaksa öncelikle bu gelecek tasavvuru ve teklifinin inşası zaruridir? Türklerin önce “Türkleşmesi” gerekmez mi? Vatanın yeniden Türkiyeleşmesi elzem değil midir? Dün Türkistan insan gücüyle, kültür ve medeniyetiyle nasıl Anadolu’yu Türkiye kılıp bir dünya devleti ortaya çıkardıysa, aktüel parametrelerin kalkınma ve kültür esaslarına dair özler (petrol, doğal gaz, bediiyat ve daha bir sürü şey) bu büyük vatanda mevcuttur. Lakin bunu idrak edecek kavramlarımız, bunu ilerletecek idrakimiz ve hayatı kuracak irademiz var mıdır? Bu olursa Anadolu dün göç yollarıyla şaha kalkarken bugün petrol ve doğal gaz hatlarıyla bir süper güç olmaya namzet olabilir. Ancak, eğer bütün bunlar bir değer ve müstakbel teklifine hizmet etmeyecekse ne manası kalır, ne de gereği.

        Türkün bir dünyası var mı? Dünyanın Türkleri neredeler? Kendilik şuurumuzla, aidiyet kaidelerimizle, mesuliyet ilkelerimizle, bizi biz yapan her şeyle nereliyiz, ne zamana dairiz? Gelecek teklifimiz var mı? Bizde yaşayan “eşyalar” neler? Biz hangi eşyaların bizdeki hayatının şahidiyiz? Milliyet mefkûremizi kuran, birliğimiz alametleri neler? “Soy, toprak, emek birlikleri ile dil, din ve dilek” birlikteliklerimiz adına emeğimiz ve dileğimiz nerede? Mazi burada, nerede; onun bittiği yerde dünyamız biter, tarihimiz yok olur. Bizler formunu bulamamış ham bir yığın olarak küre üzerini işgalden fazla hükmü olmayan bir hâl ötesinde kıymet ifade edemeyiz. “Mâziden gelerek hâlimizi harekete geçiren ruh kuvvetleri, gelmiş oldukları hızla orantılı olarak istikbalin hayatını meydana getirirler.” perspektifine bakışımız nedir? Nurettin Topçu bu açıdan Anadolu’dan Türk dünyasına taşıyan bir vizyondur; ona hiç bu gözle baktık mı?

         

         


        [1] Nurettin Topçu, “Neslimizin Tarihi”, Hareket, S.6, 1939, s.162; Nurettin Topçu, “Millet ve Milliyet”,

        Hareket, S.12, 1943, s.356.

        [2] Nurettin Topçu, Varolmak, İstanbul, 2011, s.36.

        [3] Nurettin Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, İstanbul, 1978, s. 17.

        [4] Topçu, Yarınki Türkiye, s. 214-215.

        [5] Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, s. 52.

        [6] Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, s. 87-88.

        [7] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, İstanbul, 2011, s. 214.

        [8] Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, İstanbul, 1978, s. 68.

        [9] Topçu, Yarınki Türkiye, s. 293.

        [10] Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, s. 41.

        [11] Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, s.24.

        [12] Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, s. 30.

        [13] Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, s. 51.


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele