Yeni Türkiye’de Mefhum Buhranı

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        YENİ TÜRKİYE’DE MEFHUM BUHRANI

        Bir yıl daha geride kaldı. Zaman durmuyor. İyi yıllar temennisinde bile bulunamadan yeni yılın ilk ayı geçti bile. Bir ay gecikmiş olsak da yeni yılın mutluluk, huzur getirmesi en büyük dileğimiz. Lakin arkamızda kalan yılda yaşadığımız perişanlık, yaşayacaklarımızı haber veriyorsa, yeni yıl temennimiz ham hayalden öteye geçmeyecektir. Elbet güzel günlerin geleceğine dair umudumuzu kaybetmiş değiliz. Bize düşen gayrettir. Yarının ne getireceği kestirilemez. Bu durumda olandan olacağa uzanma isteğimizdeki ana saik, öncelikle bizde oluşan hissiyatın paylaşılmasıdır. Belki de bu paylaşım, ortak ıstıraba sahip insanlara yeni kapılar açar. Gönüllerin yeniden kutlanmasını sağlar.

        Bugün, dünü ihmal ederek yaşanamaz. Dünü anlamayan bugün ise, yarını inşa edemez. İnşa, bir ihya hareketidir. İhya, hayat vermektir. Hayat vermek ise, dünde olana özlemli bir yaklaşımla duyulan hayranlığın bizde oluşturduğu romantikliğin ötesinde şimdiyle alakalı bir harekettir. Şimdi, dünü doğru okuyan bir bilinç üzerinden yarına geçebilmenin imkânıdır. İmkânın heder edilmemesi, zihnin açıklığına ve duruluğuna bağlıdır.

        Zihin karışıksa, buhran doğuyor. Türkiye, sadece üç beş yıl içinde değil, nice zamandır buhranlar ülkesidir artık. Ne oluyor? Nedir bu hal?

        Dünden bugüne uzanan “buhran” ruhumu sıkınca genelde aklıma Said Halim Paşa gelir. Buhran sözcüğünün aklıma Said Halim Paşa’yı getirmesi, sanırım onun Buhran-ı İçtimaimiz (1916), Buhran-ı Fikrimiz (1917) başlıklı eserlere sahip olmasıyla alakalı. Sait Halim Paşa, tam bir asır önce yazmış eserlerini. Asırlık buhranlarımız var demek ki!

        Yazımızın konusu, doğrudan Sait Halim Paşa ile alakalı değildir. Ancak, Paşa’nın eserlerinde altını çizdiği sıkıntıların hâlâ baki olması, birkaç asırdır yaşadığımız buhranın nedenleri üzerine daha çok düşünmemiz gerektiğine işaret ediyor. Aslında meselemiz, yeni olmadığı gibi, çözülmek istenmemiş de değildir. Öyle ki, ta Said Halim Paşa da dâhil, birçok fikir adamımızın dikkat çektiği “mukallitliğimiz” temel saik gibi görünüyor. Mukallitliğin özellikle fikir bazında yaşanması ise, buhranı kronikleştiriyor. Cevabını bulmamız gereken sual artık şudur: Hassaten geçen yıl, âkil” olarak ilan edilen bir güruhta ayan olan “sâkillik” ne menem bir “mukallitlikten” neşet eden bir zihin buhranıdır?

        Sâkillik, zihin dünyasında “mefhum buhranı” olarak zahir olur. Maalesef Türkiye’de geçen yıl yaşamak zorunda kaldığımız krizlerin özünde mana âlemimize ait olan kavramlarımızın içeriğinin boşaltılarak kısa metrajlı politik çıkarlara meze edilerek kullanılması vardır. Sakilliğe özenen ukalanın kafası ciddi anlamda karışık görünmektedir. Politize olmuşlardır. Doğal olarak da ne kendine ne de ötekinin derdine şifa sunabilmektedirler. Dar ufuklu siyasete bulaşan sakil ulamanın maişet derdi şifa vermekten öte, kursak doldurma telaşına dönüşmüş gibidir. Lakin karın tokluğu, buhrandan kurtulmaya yetmemektedir. Siyasete yön vermesi gereken ulama siyasetin güdümünde olursa, zaten kafası karışık olan ümeranın hepten şaşıracağı hesap edilemeyecek bir sonuç değildir.

        Geçen yıl, bizce, karşılaşılan en büyük mefhum buhranı Türklük üzerinde yoğunlaşmıştır. Millet kavramı üzerinden ötekileştirilmek istenilen Türklük, “Yeni Türkiye” söylemiyle değersizleştirilmeye çalışılmıştır. “Türk, kimdir? Kime Türk denir? Türkiye’de yaşayanlara neden Türk denmiştir?” gibi sualler, yine “ırk” kavramına yüklenilen içeriksiz düşünüşlerle politize olmuş, ukala ile umara işbirliğinde fukaranın gönlünü teskin edici bir mefhuma kavuşturularak yanıt bulamamıştır. Sözümüz, elbet, hakikatin farkında olup da çırpınan gönül sahibi gerçek âlimlere değildir.

        Mefhum buhranı, birçok buhrandan daha tahripkârdır. Hele bir milleti ayakta tutan temel kavramlar üzerinde yaşanıyorsa savrulmuşluk, çözülme, dağılma ve nihayetinde parçalanma neredeyse kaçınılmaz olur. Bizde mefhum buhranına dikkat çeken fikir adamımız yok değil değildir. Garip olan, sorun doğru teşhis edilmiş olsa bile, nicedir tedavinin genelde yanlış uygulanmasıdır. Daha da vahimi yanlışta ısrar edilmesidir.

        Bugün Türkiye’de “Türk” ve “millet” kavramları üzerine koparılan fırtına hakikatten kopuktur. Zihni karışık bir güruhça desteklenen içeriksiz siyasi bir hamledir. Yaşanan tam anlamıyla bir mefhum buhranıdır. Öncelikle iddiaların tam aksine Türklükten ayrıştırılmak istenilen millet kavramının ilmen dayanakları çürüktür. Yeni Türkiye söylemi altında millet kavramına yüklenmek istenen mana, şuan içinde yaşadığımız hayatı da yansıtmamaktadır. Var olmamızda hayati öneme sahip medeniyetimize de uzaktır.

        Meselenin derinliğine vakıf olmayan siyasilerin elinde yeniden anlamlandırılmaya çalışılan millet şuuru, ırk kavramına yükledikleri eksik anlamlardan dolayı felç edilmektedir. Garabet hat safhadadır. Baktıkları nokta antropolojik midir, etnolojik midir? Kafalar karmakarışıktır. Yaşanan cehaletten çok, kirliliktir. İhtisas sahibidirler. Lakin ihtisasları can damarımız olan bazı temel mücerret mefhumları kavramaya yetmemektedir. Yapılıp edilen nasıl doğdukları hakkıyla bilmedikleri kavramları yanlış yerlerde kullanmaları ya da kullanamamalarıdır. Maalesef son yıllarda iktidarda olup sesi çok çıkan ukala ve umara cenahında yanlış kullanıma en çok maruz kalan kavram “millet”, kullanamama talihsizliğine uğrayan da “Türk” kavramı olmuştur. Sonuç ise ortadadır: Buhran.

        Takıldıkları husus Türk ırkıdır. Irktan ne anladıkları ise müphemdir. Sorulması gereken küçük bir soruyu da yöneltememeleri, buhranın şiddetini artırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Oysa yöneltilmesi gereken soru çok açıktır. Irk, nedir? Türk ırkı ne demektir. Millet nasıl olunur? Türk milleti kavramı etnik midir, yoksa antropolojik midir? Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ve Türkiye’de yaşayan halklara Türk denilirken hangi temellendirme esas alınmıştır?

        Osmanlı Türklüğünün son demlerinde özellikle Batı’da neşvünema bulan bir dizi fikir çerçevesinde ciddi kafa karışıklıklarının yaşandığı malumdur. Türk milleti deyince neyin anlaşılması gerektiği meselesi, çokça tartışılmıştır. Bu bağlamda yapılan tartışmaların burada ele alınması, yazımızın sınırlarını aşar. Lakin Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin ırk ve Türk milleti kavramlarına yükledikleri anlam, gayet açıktır. Birleştirici ve bütünleştiricidir. Garip olan son zamanlarda bu bütünleştirici tanımın göz ardı edilerek, çözümsüz eski tartışmalara yeniden dönmek isteyen girişimlerin Türkiye’yi bir çıkmaza doğru sürüklemesidir.

        Günümüz Türkiye’sinde siyasi iradenin ırk, Türk ve millet kavramına yüklediği mana buhranı çözmekten çok derinleştirici mahiyettedir. Yaşanan sorunlar yeni değildir. Daha da ötesi yakın geçmişimizde bu meseleleri ele alanlarımız da aptal ya da geri zekâlı değildiler. Büyük bir imparatorluğun bakiyesi olarak doğru kararlar verdiler ve doğru adımlar attılar. Ancak günümüzün kafası karışık kesimleri, bundan habersiz gibiler.

        Kısacık hatırlatmalarla yazımızı nihayetlendirecek olursak, birkaç asırlık anlam yüklemelerine dikkat çekerek bir çözüme gitmeye çalışalım.

        Irk kavramı, birbirinden oldukça farklı manalarda kullanılmıştır. Günümüz siyasileri veya düşünürleri Türk ırkı kavramına karşı çıkarken hangi anlamı esas almaktalar? Dikkat çeken daha çok Gobineau’dan beri kullanılan “saf kan” anlayışına karşı bir duruş sergilendiği. Ancak kan felsefesinin de bizzat Gobineau’da bir kültür birlikteliğine dönüştürülmek istendiğinden tamamen habersizler. Bu çerçevede saf kan felsefesinin ırkın filolojik ve etnolojik çözümlemelerle aynı dil ailesine mensup bir kültür birliğini savunan görüşe bağlandığı açıktır. Bir diğer okuma ise, bize göre, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken de esas alındığından kuşku duymadığımız, Le Play mektebinin ırk anlayışıdır. Le Play mektebi ırkı, tesalüpler ve tarihi kaynaşmalar neticesinde hâsıl olan içtimai bir tip olarak anlamıştır. Burada etnolojik bir ırk tanımı vardır. Türk ırkı dendiğinde de anlaşılması gereken budur. Zaten kurucu irade meseleyi böyle idrak etmiştir. Demek ki Türkiye’de Türk milletini oluşturan ırk, Sadri Maksudi Arsal’ın da açıkça ifade ettiği şekliyle “birbirine yakın dilleri konuşan ve müşterek ruhi temayüllere sahip olan milletlerin bütünüdür.”

        Irk, antropolojik ve filolojik bazı vasıflara göre kurulmuş mücerret bir zümredir. Millet ise, daha özel bir kavramdır. Mesela kavim, ırk, ümmet, medeniyet, insanlık gibi kavramlar, milletten daha geniştir. Etnik zümreler, dini cemaatler ise millet kavramına göre daha dardırlar. Kavmin ırkla karıştırılmaması gerekir. Kavim, belirli bir vatana yerleşmemiş, ortak bir tarih şuuruyla ayrı bir kültür yaratmamış olan konargöçer veya yerli dil ve soy birlikleridir. Aynı kavimlerden birçok millet doğabileceği gibi, farklı kavimlerin birleşmesiyle de millet vücuda gelebilir.

        Türk milleti kavramı, hangi pencereden okunursa okunsun birleştirici ve bütünleştiricidir. Günümüz siyasi iradenin Türk’ten ayrıştırarak kullanmayı tercih ettiği millet kavramı, muğlaktır. Muhtemelen millet ile ümmeti kastediyorlar. Ümmet, aynı evrensel dine inanan insanların topluluğudur. Türk kavramı ise, zaten bin yıldan beri bu manayı haiz kullanılmaktadır. Trajik olan, kafasındaki karışıklığın farkında olmayan etkin bir güruhun sahip olduğu fikrin dayanaklarından yoksun olmaları ve zihnî buhranlarını toplumsal bir buhrana dönüştürebilme becerileridir.

         

        Kaynaklar

        -Hilmi Ziya Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, 2. Basım, İstanbul 2013.

        -Ş. Teoman Duralı, Sorun Nedir? Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2011.

        -P. A. Sorokin, Çağdaş Sosyoloji Kuramları I, II, Çeviren: M. Münir Raşit Öymen, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1994.

        -Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 1993.

        -Uriel Heyd, Ziya Gökalp: Türk Milliyetçiliğinin Temelleri, Terceme: Cemil Meriç, Sebil Yayınevi, İstanbul1980.

        -Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Neşriyat, 4. Baskı, İstanbul 1979.

        -İsmail Hami Danişmend, Türklük Meseleleri, İstanbul Kitabevi, İstanbul 1966.

         


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele