Bir Seyahatin İzleri: İdil – Ural Türkleri ve Kazan Hanlığı

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        BİR SEYAHATİN İZLERİ: İDİL – URAL TÜRKLERİ VE KAZAN HANLIĞI

        Geçtiğimiz yaz (2015) yaptığımız seyahat kuzey Türklüğünün izlerini takip etme fırsatı oluşturdu. Seyahate başlamadan önce bölgenin tarihinde yer alan Türkler ile ilgili kısa bir bilgi toplamayı gerektirdi. Müslüman Türklerin yarattığı muhteşem bir medeniyete ev sahipliği yapan Kazan’ın dünü hakkındaki bilgiler gezimizi daha anlamlı hâle getirdi. Bu seyahat bir tarih ve kültür eğitimi gibi gerçekleşti. Okuyuculara da bu anlamda rehberlik edebilecek tecrübeleri burada paylaşmak faydalı olacaktır.   

        İdil – Ural Türklüğü (Kuzey Türklüğü) konusunda bilgilerimiz maalesef çok kuvvetli değildir. Hâlbuki bu Türklerin yaşadığı ve hüküm sürdükleri coğrafya MS 300’den itibaren 1.700 yıldır Türk coğrafyasıdır. Hatta İskitler’i (Sakalar) de dâhil edersek 2.500 yıllık Türk yurdudur. Sonraları İslam tarihçileri burayı ‘‘Deşt-i Kıpçak’’ olarak adlandırdı. Batı Hunları, Avarlar, Hazarlar, Büyük Bulgar Devleti, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar hep bu coğrafyada hüküm sürdü. 13. yüzyıldandan itibaren Türk - Moğol Altın Orda İmparatorluğu bu coğrafyanın tamamına hakim oldu. Altın Orda’nın yıkılmasından sonra bu coğrafyada Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı ve Sibir Hanlığı hüküm sürmeye başladı.

        Batı Hun İmparatorluğu

        MS 374’lerde Balamir’in yönetiminde İdil (Volga) boylarında görülmeye başladılar. Hunlar geldiğinde, Karadeniz’in kuzeyinde Got’lar, Gepid’ler, Vandal’lar, Vizigod’lar vardı. Balamir bunları İspanya’ya kadar sürdü (Kavimler Göçü). Hunlar ilk defa 378 yılında Tuna’yı geçtiler. 390 yılında bir taraftan Balkanlara, Trakya’ya, Bizans’a ve Roma’ya, diğer taraftan Anadolu’ya, Suriye’ye, Kudüs’e kadar indiler. Anadolu’ya ve Suriye’ye ilk giren Türkler bunlardı. Balamir’den sonra Uldız, Atilla’nın amcası Rua ve ondan sonra Atilla ve kardeşi Bileda bu fetihlere devam ettiler. 39-40 yaşında amcası Rua’dan sonra Hunların başına geçen Atilla, önce Çekmece’ye kadar gelerek Bizans’ı haraca bağladı. Sonra Roma’nın üzerine yürüdü. Sınırlarını Paris’e kadar uzattı. Kendisinden sonra yerine geçen oğulları, babalarının yerini tutamadılar. Küçük oğlu İrnek daha sonraları ‘‘Bulgar Devleti’nin’’ kurulmasını sağladı.

        Avar Hakanlığı

        Oğur-Türk, Fin-Ugor, Ak Hun, Sabar Türkleri ve Altaylardan gelen Türk topluluklarının karışmasıyla meydana gelmiş ve Karadeniz’in Kuzeyinde 250 sene kadar (558 – 805 ) hüküm sürmüşler ve Avrupa siyasetine yön verdiler. Balkanları Dalmaçya’yı, Trakya’yı, Karpatları işgal ettiler, Bizans’ı vergiye bağladılar, Macaristan’ı işgal ettiler. Don Nehrinden İtalya’ya kadar hâkim oldular. İstanbul’u kuşatıp, Çorlu’ya kadar indiler. 805’ten itibaren yıkılarak Hristiyanlaşıp Balkanlarda dağıldılar.

        Hazar Hâkanlığı (Sabarların Devamı)

        7.-10. yüzyıllar arasında İdil-Ural’da hüküm sürmüş ve Doğu Avrupa tarihinde önemli rol oynamış büyük Türk devleti olarak bilinir. Canlı ticari faaliyetleri, dinî hoşgörüleri ve iktisadi refahları ile 250 sene bu coğrafyada “Hazar Barışı”nı ortaya koymuşlardır. İdil ve Don nehirleri arasında yerleştiler, Hunlardan, Avarlardan, Oğurlardan kalanlar da bunlarla birleştiler. Önceleri Göktürklere tâbi ve onların batıdaki en uç kanadı idiler. Gerçek hakanlık tarihleri 630’dan itibaren başlar. Bizanslar ile işbirliği yaparak İran-Sasani Devleti’nin adeta Araplar tarafından yıkılmasını sağladılar. Kafkaslarda ve Anadolu’da Araplar ile mücadele ettiler. Hazar’ın kuzeyindeki İdil, baş şehirleri idi. Önceleri Gök Tanrı’ya inanırlardı, Hazar topraklarında üç din huzur içerisinde yaşıyordu. Macaristan’ın gerçek kurucusu Fin- Oğur ile Hazarlardır. Bir Hazar olan Arpat, 896 yılında Macaristan’ı kurdu. Macarlar 1000 yılında Hristiyan oldular. 965’de Kiev Rus Prensi Suyatoslov baş şehir İdil ve diğer şehirleri yakarak Hazarlara son verdi. Bir bakıma Rusya’nın doğuşunu da Hazarlar hazırlamıştır. Hazarların Museviliği ne zaman benimsedikleri kesin bilinmiyor. Bulan Han’ın 8. yüzyılda Museviliğin Karay mezhebini kabul ettiği söyleniyor. Daha sonraki yıllarda da bundan dolayı bunlara Karaylar (Karaimler) adı verildi. Şu anda bunlardan çok az bir topluluk Kırım ve Finlandiya’da yaşamaya devam ediyor. Hazar Denizi’nin adı bunlardan kalan bir hatıradır.

        Peçenekler (9-11. Yüzyıl)

        860’lı yıllarda İdil’i (Volga) geçip yurtlarından çıkardıkları Macarların yerine Don- Kuban Irmakları arasına geldiler. Macarları süren Peçeneklerin arkasından Oğuzlar, onların arkasında da Kumanlar (Kıpçaklar) vardır. Hazar Hanlığını yıkan Kiev Kinezi Suyatoslav’ı öldürerek Kiev’i işgal ettiler. Peçenekler, Hazarlar ve sonraki Kumanlar gibi Rusların Karadeniz’e inmesine mani oldular. Bizans ile dostluk kurdular. Arkadan gelen Uzlar (Oğuzlar) Peçenekleri sıkıştırdı ve onları Besarabya’ya sürdüler (942 – 970). Bu Rusların işine yaradı. Kiev Kinezi Peçenekleri mağlup etti (1036). Bizans ordusunda asker oldular. Malazgirt’de Alparslan’ın tarafına geçtiler. Çaka Bey ile birlikte Bizans’ı kuşattılar. Ne var ki, Bizans’ın diğer Türk topluluğu Kumanlar ile ittifak yapması sebebiyle başarılı olamadılar.

        Kumanlar (Kıpçaklar 1054 – 1256)

        1080’de Balkaş Gölü-Talas havalisinden Tuna ağzına kadar hâkim oldular. Yukarıda İdil Bulgarlarına dayandılar. Bunların yaşadığı coğrafyaya İslam tarihçileri “Deşt-i Kıpçak” adını verdiler. 1091’de Macaristan’a, 1092’de Lehistan’a girdiler. 1203’de Kiev’i işgal ettiler. Harzemşah’lar İmparatorluğu’nun askeri gücünün tamamını bunlar meydana getirir. Deşt-i Kıpçak coğrafyasını tamamı ile Türkleştirdiler. 1256’da bütün Kıpçak Bozkırı Cengiz’in torunu Batuhan tarafından işgal edilip, Kumanlara son verildi. Batuhan tarafından Türk-Moğol Altın Orda devleti kuruldu. Altın Orda yerli Türk Toplulukları ile karıştı ve Türkleşti. Batuhan’ın oğlu Berke İslamiyeti kabul etti. Altın Orda tam bir Türk-Moğol İmparatorluğu oldu. Kumanlar’ın Mısır’da varlıkları (1290 – 1382) Türk Devleti (Ed-Devlet’üt- Türkiye) olarak devam etti. O dönemden kalan Kumanca (Kıpçakça) sözlük günümüze kadar kalmıştır.

        Ogurlar (Bulgarlar 461 )

        Atilla’nın küçük oğlu İrnek idaresinde Orta Avrupa’yı terk eden Hun toplulukları Karadeniz kıyısında karşılaştıkları Türk zümreleri (Ogurlar) ile karıştılar ve “Bulgar” diye anılmaya başladılar. İrnek’i kurucuları ve ataları olarak bilirler. Bu Türk topluluklarının esas adı Ogur’du. Tuna’dan İdil’e kadar boylar hâlinde yaşıyorlardı. Ogurlar, Oğuzların kardeşleridir. Kafkasların Kuzeyinde On-Ogurlar, Don-Volga dirseğinde Otuz- Ogurlar, batıda ise Dokuz-Ogurlar bulunmaktadır. Dokuz- Ogurlar, Bizanstan vergi alıyorlardı ve Bizans bunlardan korunmak için İstanbul’un etrafına uzun surlar yaptırdı.

        Büyük Bulgar Devleti (630)

        Göktürk İmparatorluğu’nun fetret devrine girmesi üzerine Başbuğ Kurt yönetiminde devletlerini kurdular. Atilla’nın oğlu İrnek yolu ile Asya Hunlarına bağlandılar. Kurt’un oğullarının birleştirerek kurduğu devlete “Büyük Bulgarya” adı verilir. Kurt’un ölümünden sonra (665) Hazar Hanlığı’nın baskısı ile parçalandılar. Otuz-Ogurlar (İdil Bulgarları) kuzeye, On –Ogurlar (Balkarlar) Kaflasya’ya, Dokuz-Ogurlar Asparuh yönetiminde Balkanlara geçti. Tuna Bulgarları (Dokuz Ogurlar) Borishan (864) zamanında Ortodoksluğu resmen kabul ettiler ve Hristiyanlaştılar, Slavlaştılar. Şu anda ki Bulgaristan devletinin ataları bunlardır.

        İdil-Bulgar Devleti

        Otuz-Ogurlar Kuzeye çekilerek Kama sahasında bu devleti kurdular. Yerli Türk toplulukları ile birleşerek bu coğrafyayı tamamıyla Türkleştirdiler. Sağlam siyasi ve iktisadi teşkilatları, istikrarlı yapıları vardı. Moğol istilasına kadar beş buçuk asır yaşadılar. Baş şehirleri bugünkü Kazan’a 170 Km mesafesinde, İdil kıyısındaki “Bulgar” şehri idi. Bulgar 9-12 yüzyıllar da Doğu Avrupa’nın en önemli ticaret merkezi idi. Bulgar Hanı “Almış” 922 yılında Müslümanlığı kabul etti. Bu bakımdan İslamiyeti kabul eden ilk Türk devletidir. 13. asrın ilk çeyreğinde (1236), Rus Knezleri ile birleşip Altın Orda’ya darbe vurdular. Bunun üzerine Altın Orda kurucusu Batuhan Bulgar’ı yerle bir etti. O zamanlarda 50 bin kişinin yaşadığı Bulgar’da taş üstünde taş bırakmadı. Devlet dağıldı. Sonraki Kazan Hanlığı’nın esas nüfusunu bunlar meydana getirdi. Çuvaşlar Bulgarların devamı olduklarını kabul ederler.

        Kazan Hanlığı

        Altın Orda hakanı Toktamış, Timur tarafından yenilerek 1396’da yıkıldı. Yerine Kırım Astrahan, Sibir, Nogay ve Toktamış’ın oğlu Uluğ Muhammed tarafından 1437’de Kazan Hanlığı kuruldu. Ruslar tarafından birçok kere saldırıya uğradı. İç çekişmeler sebebi ile 1552’de IV. Ivan tarafından işgal edildi. Büyük katliam yapıldı. Neredeyse Kazan’da hiç insan bırakılmadı. Kazan Rusların eline geçti. Han Sarayı, Nur Ali ve Kul Şerif camileri ile han mezarlığı ve birçok İslami eser tahrip edildi. Son Kazan Kraliçesi Süyümbike ve oğlu, iş birlikçi Kazanlılar tarafından Ruslara teslim edildi ve Moskova’ya götürüldü. 2 yaşındaki oğlu Türemiş Hristiyan yapıldı ve Alexander adı verildi. Türemiş 12 yaşında, Süyümbike 53 yaşında kahrından öldü. Sadece 53 m. yüksekliğindeki Süyümbike Minaresine dokunulmadı. Kazan o günden bu güne Rus işgali altındadır. Şu anda 1992’de Rusya’ya bağlı olarak kurulan Tataristan Özerk Cumhuriyetinin baş şehridir. 1.400 milyon nüfusun %45’i Türk, geri kalanı Rus’dur. Kazan Türkleri daha çok köylerde yaşamaktadır. Köylerde yaşayanlar, kimliklerini muhafaza etme konusunda şanslı durumdadır. Şehirlerde yaşayan Kazan Türkleri, iş ve sosyal hayatta Ruslaşma baskısını hissetmektedir.

        TATARİSTAN SEYAHATİ

        Ağustos'un son haftasında yaptığımız bir haftalık Tataristan seyahatimiz, Ankara İlahiyattan Prof. Dr. İbrahim Maraş kardeşimizin yolbaşçılığı ile başladı. Yolcular; İbrahim'in talebelerinden bir grup ile Eskişehir ve Ankara'dan bir kısım dostlarımızın iştirakiyle 34 kişiden müteşekkil idi. Kazan rüyalarımız şehri, son düşünce Rönesans’ımızın merkezi idi! Fakat bu kadar etkilenebileceğimi tahmin etmiyordum. Her yönüyle muhteşem bir şehir. Mimarisiyle, fiziki ve içtimai yapısıyla. Tertemiz, pırıl pırıl bir şehir. İnsanlar kâmil bir insanda görmek istediğiniz ölçü ve davranışları, hayat üslubunu kendilerine giydirmişler veya bu ölçüler onlara kazandırılmış! Yerlerde bir tane kibrit çöpünün dahi bulunmadığı ve ne zaman temizlendiğini hayretle düşündüğünüz şehir! Kırmızı ışıkta geçen bir araba ve şahıs görmediğimiz gibi, yaya geçerken beklemeyen bir arabaya da rastlamak mümkün değil. Şehrin her tarafı yemyeşil parklarla, göllerle ve ırmaklarla çevrilmiş tabii bir botanik bahçesi hâlinde, gözü rahatsız eden, bütünlüğe uymayan hiçbir mimari yapı, sokak ve caddeye de rastlamadım. Korkunç İvan tarafından 1552’de yerle bir edilen ve tamamıyla soykırıma maruz bırakılan Kazan, yıllar içerisinde yeniden ve güzel bir şehir olarak ayağa kalkmış. O zaman yıkılan büyük âlim-yazar ve şair Kul Şerifin Camisi'nin yerine Kazan Kremlin’inin (Kremlin, Türkçe kale manasında ve burası Moskova’dan daha önce kurulmuş) içine Kazan'ın kuruluşunun 1000. yılı münasebetiyle muhteşem ve göz alıcı mimarisiyle "Kul Şerif Camisi" yapılmış, içinde 24 saat hafızlar Kur’an okuyor. Kazan’da başta genç yaşta ölen büyük şair Abdullah Tukay’ın adına olmak üzere birçok müze var. Mercani’nin hocalık yaptığı mektebi ve son Kazan Cumhurbaşkanı Sadri Maksudi Arsal’ın, Ayas İshaki’nin, Marksist, Türkçü Sultan Galiev'in okuduğu mektepleri ve yaşadıkları evleri görmek mümkün.

        Ruslar Kazan’ı işgal ettiğinde Türkleri Kaban Gölü’nün kenarında şimdi “Eski Kazan”’ denilen yerde iskâna zorlamışlardı. Eski Kazan adeta bir rüya şehri, sımsıcak ve her şeyiyle bizden. Yukarıda zikrettiğim yapıların tamamına yakını bu mahallede yer alıyor. 18. yüzyıldan sonra yapılmış çok sayıda cami var. Burnayi Mescidi, Mavi Mescid, Ecim Mescidi, Kaban Ardı Mescidi, Apanay Camisi, Muhammediye Medresesi, Nurullah Camisi, Sultan Mescidi, Alimcan Barudi Medresesi bu mahallede yer alanların bir kısmı.

        Bulgar şehri şimdiki Kazan'a 170 km mesafede, 8. yüzyılda şimdiki Tataristan, Çuvaşistan ve Başkurdistan'ın olduğu yerde 550 sene hüküm süren İdil-Bulgar Devleti'nin 8. yüzyılda Kama ve İdil (Volga) Irmaklarının köşesinde kurdukları muhteşem şehir. Kazan’da İdil (Volga) limanında bindiğimiz gemiyle İdil üzerinde Bulgar’a doğru yol aldık. Yol boyunca İdil’in kenarlarında çok güzel şipşirin sımsıcak Türk köyleri yer alıyordu. Hepsinde yeni yapılmış çok hoş ve zevkli camiler görünüyordu. Bu arada Sovyetler dağıldığında Tataristan’da 50 civarında cami varmış, şu anda 1.000 civarında cami bulunuyor. 3 saatlik bir gemi yolculuğundan sonra tarihi Bulgar şehrine vardık. 13. yüzyılda Altın Orda kurucusu Cengiz'in torunu Batu Han tarafından 50 bin insanın yaşadığı "Bulgar" yerle bir edilmiş, taş üstünde taş bırakılmamış. Şu anda Bulgar'da yoğun kazı çalışmaları devam ediyor. Muhteşem bir "Medeniyet Müzesi" kurulmuş ve o müzede Tataristan Cumhuriyeti, tarihini Orhun Abideleri'nden başlatıyor ve Bulgar Türklerinin devamı olduklarını ortaya koyuyorlar. Türkiye'de böyle bir müzenin varlığını, insan ah ederek düşünüyor! Ayrıca Kazan'ın bininci kuruluş yılı münasebetiyle 2 metre boyunda, 1,5 metre eninde, 800 kg ağırlığında dünyanın en büyük Kur'an-ı Kerim'i bastırılmış ve bunun içinde ayrı bir teşhir müzesi yapılmış. Bulgar’ın dışında, içinde 24 saat Kur'an-ı Kerim okunan muhteşem bir cami "Ak Mescid" yapılmış, yeni evliler hep orayı ziyaret ediyorlar. Nehir yoluyla gittiğimiz Bulgar’dan bu sefer kara yoluyla Kazan’a dönüyoruz. Ertesi gün Kazan’a 30 km uzaklıkta Sviyazhsk adasına gittik. Ada, IV. İvan’ın bir türlü ele geçiremediği, Kazan için levazım yığınağı ve yedek birliklerini bulundurmak için Kazan’a 30 km mesafede nehirlerin ortasında bir yarım ada. Yarım adanın tepesinde yapılmış eski bir kilise ve bir manastır var. Bu manastır adeta emperyalist bir misyoner imparatorluğu olan Rusya’nın burada misyonerlik için meydana getirdikleri ilk manastır olma hüviyetini haiz. Ruslar Kazan’da yoğun bir şekilde misyonerlik faaliyetlerini yürüttüler. Kazan ileri gelenleri, mirzaları ellerindeki varlıklarını alacakları tehdidiyle Hristiyan yapmaya zorladılar ama bir türlü istedikleri neticeleri elde edemediler. Bu yöntemle sonuç alamadıklarını görünce bir Türk Lehçeleri uzmanı ilahiyatçı Profesör İlminsky; Bunun için bu Türklere önce Rusça öğretmek lazım sonra Rusça yoluyla Ortodokslaştırmak mümkün olabilir, diye bir teori ortaya attı. Yani hem Ruslaştırmak hem Hristiyanlaştırmak. Ama bu yöntemle de bir sonuç elde edememişler. Kazan’da şu anda ‘‘Kreşin Tatarı’’ adı verilen, zorla Hristiyanlaştırılmış 200.000 civarında Hristiyan Tatar’ın var olduğundan bahsediliyor. Gidip gördüğümüz Ruslardan farklı olarak bunların ’’Kreşin Kiliseleri’’ Kazan’da mevcut. Kazan son yıllarda radikal İslam ve selefiliğin yayılmacılığına muhatap olmuş, ama Kazan Tatarları bir müddet sonra bunları reddederek, şimdilerde kendi kadim ve zengin İslami birikimlerine dönmüşler.

        Ertesi gün, bir taraftan Safa Giray’ın muhteşem, kahramanca mücadelesini diğer taraftan Çora Batır’ın kahramanlıkları ve ciltlere sığmayan destanı bunların ötesinde Süyümbike’nin oğlu Ödemişgiray’ın hüzünlü hikâyesi beynimizde, kulağımızda, dilimizde olarak Kazan sokaklarını, camilerini, medreselerini, müzelerini dolaşmaya devam ettik. Bu arada Türkiye Türkçesinde ‘‘doğduğum köy’’ manasına gelen ‘‘Tugan Avulu’’na gittik. Tugan Avulu Kazan’ın ortasında tamamıyla tomruklardan inşa edilmiş, Kadim, tarihi bir Tatar köyü hüviyetinde. İçerisinde yemek yenilecek yerler, iş yerleri ve camiler var, sımsıcak ve her şeyiyle bizden. Tatar müzikleri eşliğinde bir taraftan yemek yiyoruz bir taraftan onlarla beraber oynuyoruz. Tataristan’dan öncesine kıyasla inancımız daha da kuvvetlenerek ümitle ve hasretle ayrılıyoruz.

        Kazan-Tataristan için o kadar çok yazılacak şey var ki, en iyisi (Şimdi nasıl mümkün olabilir, orası ayrı) mutlaka gidip görmek lâzım. Tıpkı Hive'yi, Buharayı, Semerkant'ı, Bakü'yü, Tebriz'i görmek lâzım geldiği gibi.

        Burada, Kazan gezimiz sırasında rehberliğimizi yapan Boğaziçi Üniversitesi mezunu Zülfiye kızımızı zikretmeden geçmek istemiyorum. Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan fevkalade yüksek millî şuura sahip bu evladımızın, gelecekte Kazan Türklüğünün mukadderatında önemli ve müspet roller üstleneceğine inanıyorum.


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele