Sosyal Normlar ve Normsuzluk Hâlleri

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        ŞEYH EDEBALİ'NİN OSMAN GAZİ’YE

        VASİYETİ’NDEN BİR ALINTI

        Ey oğul, artık Bey’sin!

        Bundan sonra

        öfke bize, uysallık sana.

        Güceniklik bize, gönül almak sana.

        Suçlamak bize, katlanmak sana.

        Acizlik bize, hoş görmek sana.

        Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.

        Haksızlık bize, bağışlamak sana...

        Ey oğul, sabretmesini bil,

        vaktinden önce çiçek açmaz.

        Şunu da unutma;

        insanı yaşat ki devlet yaşasın.

        Ey oğul, işin ağır,

        işin çetin, gücün kula bağlı.

        Allah yardımcın olsun...

        Güçlüsün, kuvvetlisin,

        akıllısın, kelamlısın!

        Ama; bunları nerede,

        nasıl kullanacağını bilmezsen

        sabah rüzgârında savrulur gidersin.

        Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.

        Daima sabırlı, sebatlı ve

        iradene sahip olasın!

        Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi

        değildir. Bütün bilinmeyenler,

        feth edilmeyenler,

        görünmeyenler, ancak sen faziletli ve

        ahlâklı olursan gün ışığına çıkacaktır.

        Ey oğul! Ananı, atanı say!

        Bereket büyüklerle beraberdir.

        İnancını kaybedersen,

        yeşilken çöllere dönersin.

        Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!

        Gördüğünü görme! Bildiğini bilme!

        Sevildiğin yere sık gidip gelme!

        (…)

         

        ZİYA PAŞA TERKİB-İ BEND’İ VE

        YORUMLAMASINDAN BİR ALINTI

        İkbâl için ahbâbı siâyet yeni çıktı,

        Bilmez idik evvel bu dirâyet yeni çıktı.

         

        Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı,

        Nâmus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı.

         

        Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet,

        Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı.

         

        Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu,

        Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı

         

        Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi,

        Hainlere amma ki riayet yeni çıktı.

         

        Evrak ile ilân olunur cümle nizâmât,

        Elfâz ile terfîh-i ra'iyyet yeni çıktı.

         

        Âciz olanın ketm olunur hakk-ı sarîhi,

        Mahmîleri her yerde himâyet yeni çıktı.

         

        İsnâd-ı ta'assub olunur merd-i gayûra,

        Dinsizlere tevcîh-i reviyyet yeni çıktı.

         

        İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki,

        Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı.

         

        Milliyyeti nisyan ederek her işimizde,

        Efkâr-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı.

         

        Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık,

        Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.

         

        (Fazla Osmanlıca kelime içermekte olan ilk üç beytinin bugünkü dilimizde bir açıklaması)

         

        (Yükselmek, iyi bir makama gelmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı,

        Önceleri bilmezdik, bu beceri yeni çıktı.)

         

        (Hırsızlık çoğalıp sadakat sözü moda haline geldi,

        Namusu bitirdik, hamiyet yeni çıktı.)

         

        (Düşmanlara dostları yermek bir incelik oldu,

        Gönül dostlarından yabancılara şikâyet yeni çıktı.) [1]

         

        (…)

         

        SOSYAL NORMLAR VE NORMSUZLUK HÂLLERİ

        Sosyal değerler, bir toplumu ve bazı hâllerde bütün bir insanlığı iyi, güzel, “doğru”, arzu edilen veya arzu edilebilen, negatif açıdan yapmamamız gereken, ister olumlu isterse olumsuz yönden belirleyici olsunlar, belli tarihsel dönemler için eylemlerimize şekil veren, norm denen, insanların belli durumlarda ne şekilde hareket etmeleri gerektiğini belirleyen kurallara kaynaklık eden genel ve soyut fikirlerdir.

        Bunlar, A, A’dır veya totolojik bir ifade olarak, X=X formülü ile ifade edilen ve bu yaklaşımı güçlendirmek üzere A, B ise ve A, B değilse, ikisi de aynı zamanda doğru olamaz ilkesi ile ifade edilen ayniyet ve çelişmezlik prensiplerine, kültürel bütünlük sağlaması açısından bağlı kalınan fikirlerdir; fizyolojik ve psikolojik değişikliklere rağmen kişiliğimizin kendisi ile olan uyumluluğunu sürdürebilmesi için, sözümüzde durabilmemiz, yaptığımız yeminlere sâdık kalabilmemiz için kalıplaşmış (patternleşmiş) olan fikir inşalarıdır.

        Kişilik psikolojisi açısından söyleyecek olursak, bunlar, içselleştirerek vicdanımızın bir parçası hâline getirdiğimiz, psikanalizin süperego dediği, kişilik skalasının üst tabakasında yer alan temel fikirlerdir; bireyin ve toplumun belli bir oranda bütünlüğünü, birlikteliğini sağlayan; evrensel özellikler söz konusu olduğunda sistemleşerek bütün bir insanlığın malı hâline gelmiş bulunan, temel fikirlerdir.

        Sosyal değerler, aile ve akrabalık, ekonomi, politika, din ve aylak zaman kurumlarımızın (sosyal müesseselerimizin) fikrî temellerini oluşturdukları için, bu kurumların işleyişlerinde de yönlendirici olurlar ve bu kurumların uyguladığı normları da belirleyicileri durumunda bulunurlar. Bu bakımdan sosyal değerlerde meydana gelecek bir değişiklik, normlarda bir değişikliğe gidilmesini de gerektirir. “Adâlet herkese lâzımdır.” veya Adâlet mülkün temelidir.” dediğimiz zaman, adâlet herkese eşit bir şekilde uygulanmadığı zaman, sadece bu temel değere bağlı olarak uygulama görevi üstlenmiş olan birimler değil, bütün bir adâlet ve hukuk sistemi de bundan zarar görmüş; toplum düzeninin temel taşlarından birisi olan hukuk gerektiği şekilde çalışamaz hâle gelmiş olur. Keyfîlîk, sadece adâlet sisteminin güven yitirmesine sebep olmakla kalmaz, toplumu da bir kargaşaya sürükler.

        Sosyal bilim kollarının yanında felsefe disiplinin de ilgi duyduğu, kişiliğimize yön veren, ahlâkî kararlarımızı temellendiren sosyal değerler konusuna, bu yazımızda dolaylı bir şekilde, sosyal normların aydınlatılmasına yardımcı olmaları bakımından temas edeceğiz. Yoğun olarak, çoğu zaman farkında olmadan uyduğumuz ve uyguladığımız, bizleri başka bir ülke vatandaşlarından farklı kılan, sosyal norm denen hareket ve eylem kurallarının oluş, şekil ve taşınmaları ile uygulama alanlarını bir nebze olsun aydınlatmaya çalışacağız.

         

        Sosyal normlar, eskiden olduğu gibi bugün, okuması-yazması olmayan insanlar arasında sözlü gelenek hâline getirilerek öğretilen ve yeni nesillerin sosyalleşmesi sırasında kullanılan birer eğitim aracı olmuşlardır. Hemen bütün halkların folkloru içerisinde, bazen vecize, atasözü, hayvanların ağzından anlatılan meseller şeklinde; bazen mitolojik öyküler, kahramanların hayat hikâyelerini dile getiren legend’ler şeklinde; bazen Andersen’in veya Oscar Wild’ın büyükler için dile getirdiği masal ve peri hikâyeleri şeklinde; bazen ilkel hukuk normları veya yazılı hukuk kuralları şeklinde sosyolojik ve sosyal antropolojik literatürde, W. G. Sumner’in[2] deyimiyle folkways, mores, âdetler ve benimsenmiş teknik kullanımlar, standartlar şeklinde aşılanmak istenmiştir. Pitirim Sorokin’in bir deyimini kullanacak olursak, bütün bu sözlü veya yazılı araçlar, normların taşıyıcıları olmuşlardır.

        Antik Yunan’da büyük bir ilgi ile karşılanmış olan Aisopos’un Masalları ile Milattan Sonra üçüncü yüzyılda yazıldığı düşünülen Kelile ve Dimne, hayvanların ağzından, üst kademe yöneticilerin husumetini çekmeden sosyal değer ve davranış normları aşılamakta etkin bir görevi yerine getirmiştir. İki çakalın ağzından zamanın hükümdarına öğüt vermek üzere, hayvan masalları şeklinde kaleme alınmış bulunan Kelile ve Dimne masal kitabı, Sanskritçeden önce Farsça’ya, daha sonra da Arapça’ya çevrildikten sonra bütün İslâm âleminde okunan, düşündürücü ve öğretici özelliği ile birçok evrensel değer ve normun aşılanmasında, genç hattâ yetişkin insanlara ulaştırılmasında yardımcı olmuştur. Türk okuyucunun yakından tanıdığı, bazı öykülerini ilk okul sıralarındayken okuyup öğrendiğimiz La Fontaine Masalları da, kendisinden önce dile getirilmiş pek çok hayvan masalının çok güzel bir şiir diliyle anlatıldığı, dolaylı yoldan öğüt vermeyi amaçlayan başarılı bir norm aşılama örneği vermiştir. 1621-1695 yılları arasında yaşamış, eserini kademe kademe tamamlamış bulunan La Fontaine’nin bu masalları, bugün dahi çocuklara ve her yaşta insana insanî değer ve norm aşılamada kullanılan bir sosyalleşme aracı hizmeti görmektedir.

        Burada, bu gibi eserlerin ve anlatım tarzlarının ayrıntılı bir sunumunu yapmayı amaçlamış değiliz. Belirtmek isteriz ki, ister hayvanlar aracılığı ile zevahiri kurtararak, isterse açıkça söylenmiş veya yazılmış olsun, bu gibi meseller, derenin aşağısından geçmeye kalktığı hâlde, “suyumu bulandırdın” diyerek “kuzu”yu yemeye kalkan “kurd”un meselinde görüldüğü şekilde, hak ve hukukun hiçe sayıldığı, bahaneler üretilerek yaşama imkânlarının kısıtlandığı veya yok edildiği bir durumu; bütün dinlerin temel değer olarak vaz ettiği bir hakkın nasıl hiçe sayılmak intendiğini anlatmak istemekte ve kıssadan hisse çıkarmak isteyenlerin uyanık bulunmaları gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Darb-ı meseller, Nasrettin Hoca ve Bekri Mustafa fıkraları gibi bazı fıkralar, kinayeli remizli yazılı ve sözlü kaynaklar da, dünya folklorunda etkili olmayı sürdürmüş sosyal değer ve normları dile getirmeyi amaçlayan “taşıyıcılar” olmuşlardır. Bunlar, eylemlerimize kaynaklık etmiş, yön vermiş ve yön vermekte devam etmiş; ilkel veya medenî olsun pek çok ülkenin toplum hayatını düzene sokmada, dayanışma ve bağlılık sağlamada, hattâ dinlere, mezheplere ve tarikatlara cazibe katmada yardımcı olmuş araçlardır.

         

        Yazımızın başında Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye vasiyeti şeklinde verdiğimiz nasihat ile Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın devlet adamlarına tavsiyelerinde dile getirdiği öğütler, kanun yapıcıları gibi bu öğütleri verenlerin saygınlık derecelerine bağlı olarak yapıcı, nesilden nesile intikal eden öğütler olmuşlardır.

        Türk-İslâm sentezi bağlamında kaleme alınmış olan Kutadgu Bilig[3] adlı eserle ortaya konmuş ve bir zamanlar Türkler tarafından benimsenmiş olan normlara ışık tutmuş olan öğüt, sunuşumuza güzel bir örnek oluşturmaktadır. Yusuf Has Hâcib’in 1067-1068 yılları arasında tamamlayarak Tavgaç Buğra Han’a Kaşgar’da sunduğu bu eser, soru ve cevap olarak 6645 kalem soru ve nasihatten oluşmakta ve uygulama alanını doğruluk, saadet, akıl ve kanaat olmak üzere dört temel üzerine bina etmeye çalışmaktadır. Padişahı temsil etmek üzere Kün-Toğdı adı doğruluğu; devlet, saadet ve ikbal’i temsil etmek üzere de Ay-Toldı adı ile padişahın veziri dile getirilmeye çalışılmıştır. İnsanoğlunun değerinin bilgi ve akıldan geldiğini söyleyen Kutadgu Bilig, genel olarak 154. maddede “Anlayış nerede olursa, orası ululuk kazanır; bilgi kimde olursa, o büyüklük bulur.” demektedir. Dilin meziyetini ve kusurunu, faydasını ve zararını anlatırken de, 167. maddede “Sözüne dikkat et, başın gitmesin; dilini tut, dişin kırılmasın.” ve 169. maddede de “Sen kendi selâmetini istiyorsan, ağzından yakışıksız bir söz çıkarma.” ve 183. maddede ise, “Kendin bir ölümsüz hayat dilersen ey hâkim, işin ve sözün iyi olsun.” demektedir. Vezir Ay-Toldı’nın hükümdar için yazdığı vasiyetnamede, “Eğer her iki dünya beyliğini istiyorsan, en iyisi budur, sen şu beş işe yaklaşma (1432)”; “Harama karışma, zulüm etme, insan kanı dökme, düşmanlık besleme ve kin gütme (1433)” demektedir.

        Yusuf Has Hâcib, aklı temsil etmekte olan vezirin oğlu Öğdülmiş’e, kanaati temsil etmekte olan vezirin kardeşi amca Oğdurmış’ın nasihatlerini içeren maddelerden 6147 ile 6148’de “Bütün arzularına ve dünya nimetlerine nâil olsan, âb-ı hayatı bulup ondan içsen; elini uzatarak, gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.” demektedir. Bilge kişimizin ağzından, kanaat dediği Oğdurmış’ın “Kasaba ve şehre gidersem, halk arasına karışmak ve onlar ile birlikte yaşamak icap eder” (4316). “Onlar ile nasıl bir münasebet kurmalıyım; söz açılmışken bunu da bana anlat” (4317) şeklinde yönelttiği sorudan sonra, Aklın (Öğdülmiş’in) verdiği cevaplar da avam ile ve Ali-Evlâdı ile kurulacak münasebetlerden başlayarak, âlimlerle, tabiplerle, afsuncularla, rüya tabircileriyle, müneccimlerle, şairlerle, çiftçilerle, satıcılarla, hayvan yetiştiricileriyle, zenâat erbabı ile, fakirlerle kurulacak ilişkilerin nasıl olması gerektiği; nasıl evlenileceği ve çocukların ne şekilde yetiştirileceği, hizmetçilere nasıl muamele edileceği, ziyafete gitme ve ziyafet verme âdabı anlatılmaktadır. Kitabın XLVIII-LXVI bölümleri arasında verilen 648 konuşma (4031-4679) ile, bugün kullandığımız temel bir sosyolojik ve sosyal psikolojik kavram olarak, sosyal kurumlarımızın belirleyicileri olan, toplumun bel kemiğini oluşturan, kalıplaşmış karşılıklı ilişkilerden oluşan sosyal yapının veya sosyal sistemin ana unsurunu oluşturan (basit bir şekilde olsa da) sosyal rol[4] norm ve tarifleri verilmektedir.

         

        Bir toplum içerisinde yaşamak, sosyal bir varlık olmak, tavır ve hareketlerimizin bir düzen içerisinde olması ile, başkalarının tavır ve hareketleri ile çelişmeyecek, belirli bir oran dâhilinde uyum içerisinde olan eylemlerde bulunmakla mümkündür. Bu uyumu, çoğunlukla kabul görmüş olan kullanım kurallarıyla, “usage”, teknik kullanım şekillerini ifade etmek üzere, H. W. Odum’un deyimiyle “tecnicways”, görenek (folkways), örf veya töre (mores) denen geleneksel yollarla; yönetmelik, tüzük ve kanun şeklinde vaz edilmiş, yaptırım gücü yüksek eylem kuralları denen normlarla sağlamaktayız. Bunların, bir kısmı, istatistik ortalama ile, bir kısmı ise “normative” denen, uyulmadığı zaman hafif veya ağır yaptırımların uygulanması ile belirlenmiş olan kural ve standartlardır. “Usage” denen kullanım kuralları, bizim tercihimize veya dirayetimize bırakılmış, serbestçe uygulanabilen; “görenek” (folkways) denenler, gerektiği şekilde uygulamadığımız zaman yadırgandığımız, ayıplandığımız; “örf” ve “töre” dediklerimiz ise, ihmal edilmeleri hâlinde ahlâkî yaptırımların uygulandığı kurallardır. Bunların tümüne, sosyoloji dilinde, ayırmaksızın, bir toplumun “örf ve âdetleri”; diğerlerine de o toplumun hukuk sistemi diyoruz.

        Kanunların vaz edilmesi, bugün bile örf ve âdetlerin hareketlerimize şekil vermedeki özelliklerini ortadan kaldırmış değildir. Modern toplumlarda bile kanun yapıcı parlâmentolar, bu örf ve âdetlerin içeriğini hesaba katma ihtiyacını duyarlar. Eski ve bugünkü ilkel, gelişmekte ve gelişmiş hukuk sistemlerinde, söz konusu ettiğimiz örf ve âdetlerin tamamı veya bir kısmı korunmuş bulunmaktadır; Hammurabi, Solon, Kanunî kanunları gibi.

        Organizasyonları ve teknik başarıları bakımından “basit” olarak nitelenen ilkel toplumların tavır ve hareket kurallarının az veya yetersiz olduğu iddiası, Smith ve Roberts’in[5], Adamson E. Hoebel’in[6] yaptığı çalışmalarla ve bunlardan çok daha önce I. Schapera tarafından derlenmiş bulunan Handbook of Tswana Law and Custom[7] adlı bir kitap ile çürütülmüş bulunmaktadır. Bu kitap, Tswana kabîlesinin, hak ve görev konularını, evlenme hukukunu, karı-koca, ana-baba çocuklar ile akrabalık veya hısımlık ilişkilerini; arazî, sığırlar ve diğer ehli hayvanlar konusunda zuhur edecek ihlâlleri ve veraset durumlarını; mübadele, alış-veriş ve hizmet edenlerin problemlerini ve insanların icra ettiği çeşitli hukukî yanlışların veya suçların bir dökümünü gözler önüne sermektedir.

        Raymond Firth, Gutmann’ın Tanganykalı Chagga hukuku, Hogbin’in Ontog Java hukuku konusunda, Turnwald’in, Adam’ın, Gluckman’ın, Arthur Phillips’in ve diğer kimselerin Afrika ve diğer toplumlarla ilgili olarak yaptıkları tanıtımlarının yanında, Endonezya’nın Âdet Hukuku’nun da, karmaşık unsurlar içeren, ayrıntılar veren, ilkel toplumların basit âdet ve kurallarıyla yönetilmediğini, bu insanların örf ve âdete dayalı, çeşitli incelikler içeren hukuk sistemleriyle yönetildiklerini ve sosyal düzenin bu kapsamlı normlar yoluyla sağlandığını ortaya koymaktadır.[8] Belirtmek gerekir ki, din kurallarına göre hüküm icra eden hukuk sistemlerinin büyük kısmı da, örf ve âdet hukuk sistemi kategorisi içerisine girmektedir; çoğu da, Orta Çağ’da gördüğümüz üzere, acımasız kurallar vaz etmiş sistemler olmuşlar; bir şekilde de olsa, toplumu normsuzluk (anomie) hâlinden kurtarmaya çalışmışlardır. Bu hukuk sistemleri, gene de, dini keyfi şekilde yorumlayan bireysel ideolojinin belli bir oranda dışında kalarak, günlük hayatın ve yaygın kültürün gerekleri hesaba katılarak geliştirilmiş olan sistemlerdir; bir ideolojiyi pekiştirmek için normlar vaz etmiş olan sistemler değillerdir.

        Bir şekilde verilmiş veya öğretilmiş olan bu tavır-hareket normları, olumlu olsun veya olmasın neyi amaçlamışlardır? Bireylerin, toplumun sosyal yapısı içerisinde yer almakta olan statuslarda veya pozisyonlarda nasıl bir sosyal rol oynamaları gerektiğini belirlemişlerdir. Oynadığı bu rol iledir ki, birey toplumun saygın bir üyesi olma yoluna girmiş ve toplumun dışında bırakılmamıştır. İçinde yaşadığı hayat sahnesinde, bir babadan, bir anadan, bir evlâttan, bir akrabadan, bir komşudan, bir devlet memurundan, üst düzey bir siyasî yöneticiden, Yusuf Has Hâcib’ın belirttiği tarzda, oynayacağı sosyal rolün içeriğini oluşturan sosyal değerlerin ve hareket kurallarının, normların yerine getirilmesini beklemiştir. Evine bakmayan babayı, çocuğuna sahip çıkmayan anayı ayıplamış, ona ahlâkî, hattâ hukukî yaptırımlar uygulama yoluna başvurmuştur. Sosyal rolün oynandığı toplumsal sahne, o sahnenin gerektirdiği uygun bir kisveye bürünülmediği zaman yadırganmıştır; bu sebeple tesettürlü olarak hâkimlik, savcılık, hemşirelik, polislik yapmak uygun bulunmamıştır. O situasyonda, o rolün oynanma âdabını yerine getirmek, toplumsal beklentinin bir gereğidir. Bu normların yerine getirilmemesi hâlinde, görev beklentilerimiz endişeli bir hâl almaya başlar. Güvensizlik ise, toplum hayatının yaşanılmaz hâle gelmesinin ana sebebidir. Her şeyden önce de toplumsal dayanışmaya ve bütünlüğe zarar verir. Papaz kıyafeti ile askerlik; rahibe kıyafeti ile milletvekilliği yapamazsınız!

        Bu durumda, sosyal rol ifa etmekte olan kimseler için diyebiliriz ki, başkalarına zarar vermediği sürece aldanmak, insanî bir zaaftır; aldatmak veya yanıltmak ise, örf ve âdetlerimiz gereği ayıp ve günahtır, hukuken de suçtur, Ayniyet ve çelişmezlik ilkelerine de aykırıdır.

         

        Bir toplumun yaşanabilir olduğunu, birlik ve bütünlük içerisinde bulunduğunu ifade etmek üzere, zaman zaman birbirinin yerine de kullanılabilen, ayrıntıda aralarında bir vurgu farkı bulunmakla birlikte, sonuçta aynı hedefi ifade etmeye çalışan üç kavramın birbirinin yerine kullanılmakta olduğunu görüyoruz. Bunlardan birisi “sosyal dayanışma/tesanüt” (social solidarity) denen; diğerleri ise “sosyal bağlılık” (social cohesion) ve “sosyal düzen” (social order) denen kavramlardır. “Cohesion” kelimesi bağlılığı, yapışık olmaya gönderme yaparak güçlendirmekte; “order” kelimesi ise, dayanışmanın organizasyon, teşkilâtlanma yoluyla bütünleşmeye bir göndermede bulunmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte bu üç kavram, sosyolojide, sosyal antropolojide ve sosyal psikolojide, aynı sosyal olaya, bir toplumun üyeleri arasındaki dayanışmaya, bağlılığa ve sonuçta ortaya konan sosyal düzene; bu olmadığı zaman ise, o toplumun bir düzensizlik hâli içerisinde bulunduğuna, daha sonra da üzerinde duracağımız üzere, “hasta” olduğuna işaret eder.

        Belirtmek gerekir ki, sosyal dayanışma, bir toplumun üyeleri arasında gerçekleştirilmiş olan karşılıklı ilişkilerden (interaction’lardan) daha fazla bir şeye; başkalarına ait olduğumuz bir duygu ve düşüncenin, belli bir oranda benimsenen tarihî yaşantıya dayanan bir hayat tarzının, esprit de corps denen birlik ruhunun varlığına işaret eder. Paylaşılan arazi parçası, bireyleri birlik içerisinde bulunmaya yönlendirmek suretiyle bir “biz şuuru” duygusunun ve kendilerine mahsus bir ethosun (bir grubu başkalarından ayıran, o gruba mahsus sosyal değer ve normların içerildiği kültürel karakteristiklerin) sahibi olunduğu duygusunu yaşamaya sevkeder. Bir grup aidiyeti duygusunun yaşanmasını sağlar; değerleri ve normları geçersiz ve çelişik bir hâle getirecek uygulamaları engellemek suretiyle, normsuzluk (anomie) hâlinin engellenmesini sağlayarak bir ülkenin başına gelebilecek kötülüklerin giderilmesinde etkili bir birleştirici olur.

        Émile Durkheim’ın[9] ve Robert K. Merton’un[10] yazılarında sıklıkla kullandığı bir kavram olarak “anomie” denen normsuzluk hâli, bir toplumda yaygınlaşmaya başladığı zaman, bu hâlin bir yansıması olarak, insanoğlunun doğup büyüdüğü ülkeye yabancılaşmaya başladığı görülmektedir. “Alienation” denen bu duygusal olay, kendisini rahatsız eden komşudan, mahalleden, semtten, şehirden ve siyasetçiden başlayarak yaşanılamaz olarak bulunduğu ve o ülkenin tamamına yayılmaya başladığı zaman, insanoğlu yaşayabileceği başka bir ülke aramaya başlar. Bugün Afganistan’da, Pakistan’da, bazı Afrika ülkelerinde ve Müslüman Arap diyarında yaşayan birçok insan bu yabancılaşmanın canlı örneğini vermektedir. Bu insanlar, başta dinlerin ve evrensel değerlerin kutsal ve insanî kabul ettiği ve “yaşama hakkı” denen temel değerden yoksun kalmış olmaya tahammül edemedikleri için, başka bir deyimle, hayatlarını düzene sokan her türlü normun ayaklar altına alınmış olduğunu gördükleri için, ölümü göze alarak, ülkelerini terk etmek yolunu seçmişlerdir. Bu normsuzluğu, toplumsal bir disorganizasyon hâli[11] olarak yaşamışlardır.

        Toplumsal disorganizasyon hâli, birilerinin kendilerini, en belirgin şekilde, dinimizin temel bir norm olarak vaz edip “tefrika olmayınız” dediği, ayrılmış, parçalanmış bir toplum içerisinde o bütünün bir parçası hâlinde görmeyen insanlardan olmaya yönlendirir. Dinlerin amel fasıllarında “fazilet” olarak nitelenen, ferde ve umuma ait maslahatlar[12] denen iyilik yollarına ulaşmak için gayret göstermeyen, aynı amaca yönelik birlikte yaşama heyecanı duymayan, birleştirici ulusal adından şüphe duymaya başlayan kitlelerin çoğunluğu oluşturmasına vesile olur. Ziya Paşa’nın Terkib-i Bendi’nde bahsettiği uygunsuzlukların katbekat arttığı görülmeye başladığı zaman, millet adına karar verenler, Cumhuriyet’in valisi, kaymakamı, hattâ muhtarı, “birileri” adına iş görmeye başlar. Ne var ki bu hâl, kendisini sadece bölünme, bütünlüğün bozulması olaylarında ortaya koymakla kalmaz, toplumsal yapının diğer unsurlarına da sirayet etme eğilimi göstermeye başlar; başta hukuk ve eğitim sistemi olmak üzere toplumsal yapının zedelenmesine sebep olur. Birey, en basitinden, bu sosyolojik olayı hâkim, savcı sınav ve atamalarında; okuma-yazma oranlarının düşüklüğünde, kızların okula gönderilmemesi olaylarında ve bütün bir eğitim sisteminin yozlaşmasında ve okul bina ve gereçlerinin dağıtımında görmeye başlar. Zengin-fakir ayrımında, işsizlik, fakirlik seviyelerinde, güvensizlik duygusu sebebiyle suç korkusu yaşamada, suçluların yakalanma ve ceza indirimlerinden faydalanma olaylarında somut bir şekilde görmeye başlar. Politik baskı, kan davaları, arazi, köylü kavgalarında ve bazı grupların hor görülme olaylarında, iç ve dış göç hareketlerinde yaşamaya başlar. Son kalemde yaşadığı olaylar sebebiyle uluslararası disorganizasyon olayından da etkilenmeye ve hayatının daha da güçleşebileceği duygusu ile endişeli bir durumu yaşamaya başlar.

        Uluslararası olaylarda görülen düzensizlik hâlleri, sıcak ve soğuk savaş hâlleri, anarşik olaylar arttığı zaman öldürülme, aç ve evsiz-barksız kalma, işkence görme korkusu yürek dağlamaya başladığı zaman, insanoğlu Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında ve bugünün bazı Müslüman ülkelerinde görüldüğü şekilde başka bir ülkeye sığınmayı kurtuluş olarak görmeye başlar. Güvenlik güçlerinin sayısını artırma ve savaş araç ve gereçlerine daha fazla yatırım yapma ihtiyacı baş göstermeye başlar. Siyaset icabı olarak bütün bu olup bitenleri örtmeye ve hafife almaya kalktığınız zaman ise, siyasal organizasyonda daha fazla güvensizliğe ve sahipsizliğe yol açmış olursunuz.

        Toplumsal ve uluslararası disorganizasyon hâllerinin bireyin psikolojisi üzerinde önemli bir etkisi de bulunur ve birey, bireysel disorganizayon dediğimiz bir hâli yaşamaya başlar. Kişiliğin bir parçası hâline gelmiş olan bireysel disorganizasyon hâlleri, taraflı devlet organlarından yardım görebileceği ümidini kaybettiği zaman, büyü veya sihir işlemlerinden, yatırlardan, türbelerden yardım beklemeye başlar. Buhran hâllerinde insanların başvurduğu kolay intibak mekanizmalarından bazıları bunlardır. İnsanoğlu hakkını aramada bir güçlük ile karşılaştığı zaman intizar etmek, küfretmek, yalan söylemek, iftira atmak, ihbarda bulunmak ve haksızlıkları Allah’a havale etmek suretiyle kendisini rahatlatmanın yollarını bulmaya çalışır. Yukarıda sayıp döktüğümüz sosyal ve uluslararası disorganizasyon olaylarının bir yansıması olarak alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı, intihar, ev hırsızlığı, siber hırsızlık ve her türlü yolsuzluk olayları boy göstermeye; bu olaylar, örnek olma özelliği kazanmaya başladığı zaman ise yaygınlaşır. Zührevî hastalıklarda, gayrimeşru doğumlarda, boşanma, kadın cinayetleri, kadına-kıza sarkıntılık oranlarında da artmalar görülür. Birey zor yaşamaya, “ne olacak hâlimiz” diye düşünmeye başladığı zaman ise, harcama dengesi bozulmaya, “günü birlik” yaşamaya başlar. Açığını kapamanın yolu olarak, hırsızlık, kap-kaç, sanal hile yollarına başvuranların sayısı artmaya; kanun ve yönetmeliklerin açıklarından faydalanılarak rant elde etmenin yollarını aramaya başlar. Sosyo-kültürel bütünlüğü bozulmuş bir toplum içerisinde yaşamak, ruhî bozuklukların koruyucusu durumunda olan örf ve âdetlerin, ahlâkî ve hukukî normların etkinliğinin kaybolmasına sebep olur. O zaman bu hasta ülkeyi[13] terk etmenin bir çözüm yolu olabileceği gündeme gelmeye başlar.

        *

        1 Kasım 2015 milletvekili seçim sonucunda seçilip Büyük Millet Meclisi’ne gelen 26. dönem milletvekilleri, anayasal bir zorunluluğun gereği olarak yemin ederken, bir HDP milletvekili olan Leylâ Zana, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gözünün içine bakarak, yeminine Kürtçe bir konuşma ile başlamış ve yeminin sonunda dile getirilen “Türk” sözcüğünü “Türkiye halklarına” dönüştürerek okumuş ve hukuken aynen okunması gerekli olan bu metni, kabul edilmeyeceğini bildiği hâlde, norma uymayarak okumuş ve bu tutumundan geri dönmeyeceğini de beyan etmiştir.

        Peter Alford Andrews isimli bir İngiliz yazarın Rüdiger Benninghaus’un yardımıyla hazırlayıp Alman parasıyla bastırdığı, Türkiye’nin Türklüğünü, bayrağını, bütünlüğünü ve birliğini tartışmaya açmaya vesile olan Ethnic Groups in the Republic of Turkey[14] adlı kitabı, 1989 yılında İngilizce olarak basıldıktan kısa bir süre sonra, kitabın 47 etnik grup dağılımını veren küçük bir bölümü Türkçeye çevrilerek kamuoyuna sunulmuştur. Türkiye nüfusunu oluşturan etnik tablonun dökümüne baktığımızda, Yörükleri Sünnî ve Alevî olmak üzere ikiye, Türkmenleri 13 etnik gruba; Azerbaycanlıları Şiî ve Sünnî olarak ikiye; Türkmenistanlıları beşe; Tatarları dörde böldüğü görülmektedir. Böylece bunların Türk olmadıklarını söylemediği hâlde Türk etnik grup sayısını yaklaşık olarak on dokuza çıkarmaktadır. Bunların dışında Kürtleri (Sünnî, Alevî, Yezidî, olmak üzere) üçe: Zazaları Sünnî ve Alevî olmak üzere ikiye; Arapları ise, Sünnî, Nusayrî ve Hristiyan olmak üzere üçe bölmüş; Arnavut, Boşnak, Gürcü, Lâz, Ermeni, Yahudi, Rum ve benzeri gruplarla listesini 47 etnik grup şeklinde tamamlamıştır.

        Ali Tayyar Önder’in büyük bir emek mahsulü olarak hazırladığı, Türkiye’de nüfus sayımları da dâhil olmak üzere, çeşitli kuruluşlarca yapılmış araştırmalarda verilen etnik grup sayı ve oranlarını değerlendirdiği kitabından, anadili Kürtçe olanların toplam nüfusa oranının 1965 Nüfus Sayımı’nda %7.1 olduğunu; bir bütün olarak, kendi anadillerini konuşan toplam nüfus oranının ise %9.88 olduğunu öğreniyoruz. Bu nüfus sayımına göre Türklerin oranı %90.1, Zazalarınki %0.5, Araplarınki %1.2, Çerkezlerinki %0.18, Lâzlarınki %0.08’dir. 2005 yılına kadar yapılan anket ve araştırma sonuçları da bu oranı pek değiştirmemiştir. Türklerin oranı %90.06 olarak, Kürtlerin %6.76, Zazaların %1.08, Arapların%1.08, Çerkezlerin %0.34, diğerlerinin oranları ise, eser yüzdeler olarak kalmıştır.[15]

        2000 yılının son on iki yılında Türk Halkına dayatılmak istenen, andımıza varıncaya kadar, anayasamızda yer alan ve benimsediğimiz her türlü millî norma aykırı düşecek şekilde bütünlüğümüzü bozmayı amaçlayan, tarihî dayanaktan yoksun “Türkiyelilik” dayatması, 2015 yılının Kasım ayında, 26. dönem milletvekilliği döneminde resmî kayıtlarda yerini almış bulunmaktadır. Başbakan olarak görev yaptığı dönemde Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından ısrarla gündeme taşınmış olan bu “Türkiyelilik” dayatması, cumhurbaşkanlığı forsunda yerini almış, zevahiri kurtarmak üzere, eski Türk devletleri kıyafetleri giydirilmiş ve merdivenlerde sıralanmış saray askerleri ile kamufle edilmek istenmesine rağmen hedefine oturmuştur; çok belirgin bir değer yozlaşması ve normsuzluk örneği verilmiştir bu yolla. Derinlik psikolojisi açısından ise, bir “savunma mekanizması” işlemi uygulanmak istenmiştir görünürde.

        Her Anayasa Mahkemesi kararına dil uzatanlar, aleyhlerine olabilecek mahkeme kararlarını uygulatmayıp vahim normsuzluk örneği verenler, Büyük Millet Meclisi’nde, ana metinde değişiklik yaparak yemin etmeye kalkmış olanlara bir şey söyleyemezler. “Türkiyeli” deyimini Türk toplumunun gündemine Anayasa’ya aykırı bir şekilde sokmuş olan Sayın Cumhurbaşkanımızın gözünün içine bakarak milletvekili yeminini değiştirmiş olan Leylâ Zana’ya da kimse bir şey yapamaz.

        Leylâ Zana da biliyor ki, kendisine bir şey yapılmak istendiği zaman, bu, normsuzluğun yaygınlaştığı bir dönemde başkalarına kadar gidecektir. Leylâ Zana’ya kendi partisi değil, başkaları arka çıkacaktır. O zaman sormak gerekecektir, bu normsuzluğun müsebbibi kimdir?

         

        Bünyesinde değişik etnik grupları barındırmış olan ve hâlen dış göç almayı sürdürmekte bulunan pek çok Avrupa Birliği ülkesi, tarihlerinde, sözlü ve yazılı kültürlerinde yer alan kuruluş adlarına ve kullandıkları, yaygın ve resmî olarak kabul ettikleri dillerine göre adlandırıldıkları ve kendilerine Fransalı, Almanyalı, İspanyalı, İtalyalı demeyip “Fransız”, “Alman”, “İspanyol” ve “İtalyan” dedikleri ve o ülkelerde yaşayan diğer etnik gruplar da duruma uygun düşecek şekilde hareket ettikleri hâlde; bir zamanlar Osmanlı Türklerinin kurdukları devletin hudutları içinde yaşayan Bulgarlara, “Bulgaristanlı”, Yunanlara “Yunanistanlı” demeyi aklımızdan bile geçirmediğimiz hâlde; bütün büyük yabancı dilde yazılmış sözlüklerde yer almış bulunan “Türk” sözcüğünü kimsenin değiştirmeyi düşünmediği bir dönemde, biz niye kendimize “Türkiyeli” demeyi reva görüyor ve Anayasamızda bir değişikliğe gitmeye çalışıyoruz? Daha önce bu ısrarın siyasî yönüne değinen bazı yazılar yazmış olduğum için, bu konu üzerinde daha fazla durmayıp, Mardin doğumlu, Nobel ödüllü kıymetli bilim adamımız Prof. Dr. Aziz Sancar’ın BBC muhabirinin “Arap mısınız?” sorusuna verdiği cevabı birilerine hatırlatmak istiyorum. Bu kıymetli insan, ibret alınacak bir şekilde, “Türk’üm, işte o kadar.” diyerek bir ders vermek istemiştir birilerine.

         


        [1] Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, s. 21, İstanbul: Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.

        [2] Sumner, W. G., Folkways, New York: Dover Publication, (1906) 1959.

        [3] Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Reşid Rahmeti Arat çevirisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1959.

        [4] Yörükân, Turhan, Alfred Adler, Sosyal Roller ve Kişilik, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 4. baskı, 2015, ss. 107-170; Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Öğrenme, Etkileşme, Sosyalleşme, Kültür ve Kişilik, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2013, ss.85-146.

        [5] Smith, W. and J. M. Roberts, Zuni Law: A Field of Values, Peabody Museum, Cambridge, Mass., 1954.

        [6] Hoebel, E. A., The Law of Primitive Man: A Study in Comparative Legal Dynamics, Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1954.

        [7] Schapera, I., Handbook of Tswana Law and Custom, International Institute of African Languages and Cultures, Oxford, 1938.

        [8] Firth, R., Human Types, London: Thomas Nelson and Sons, rev. ed., 1956, ss. 131-132.

        [9] É. Durkheim, “anomie” kavramını biraz farklı mânâlarda olmak üzere Sosyal İş Bölümü ve İntihar adlı kitaplarında, yoğun bir şekilde kullanmıştır. Ona göre, bireysel davranışımızın tayin edilmesinde, normların ve normsuzluğun çok büyük payı bulunmaktadır.

        [10] Olaya Durkheim gibi makro-sosyolojik açıdan değil, mikro sosyolojik açıdan bakmakta olan ve anomie kavramını, araştırmalarında ayrıntılı bir şekilde ve genişleterek kullanmış bulunan bir kişidir Merton. Onun geliştirdiği bu anomie teorisi, birçok yazı ve kitabında yer almaktadır.

        [11] Disorganizasyon ve disintegrasyon hâlinin millî güvenlik politikası açısından önemini belirten bir yazı için, Turhan Yörükân’ın Sorgulanan Sosyoloji (2004) adlı kitapta yayımlandıktan sonra, Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Öğrenme, Etkileşme, Sosyalleşme, Kültür ve Kişilik adlı kitabına bakınız (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2013, ss. 223-263).

        [12] Yörükân, Yusuf Ziya, Müslümanlık ve Kur’an-ı Kerim’den Âyetlerle İslâm Esasları, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 8. baskı, 2006, ss. 114-164.

        [13] Hasta ülke kavramının kullanımını en belirgin şekilde Lawrence Frank’ın “Society as the Patitent” (American Journal of Sociology, 1936, 42, ss. 335-344) adlı yazısı ile Society as the Patient adlı kitabında; daha sonra Erich Fromm’un, konuyu ruh sağlığı açısından ele alan The Sane Society (New york: Rinehart and Co., 1955) adlı kitabı ile bugünün ilkel toplumları açısından ele alan Robert B. Edgerton’un Sick Societies (New York: The Free Press, 1992) adlı kitabında kullanılmakta olduğunu  görüyoruz. Yeni yayımlanmış çok sayıda kitap için internet aracılığı ile ilgili sitelere başvurunuz.

        [14] Andrews, P. A., Ethnic Groups in the Republic of Turkey, Wiesbaden: Dr. Ludwig Reichert Verlag, 1989.

        [15] Önder, A. T., Türkiye’nin Etnik Yapısı, genişletilmiş 7. baskı, 2006, ss. 19, 23, 31.


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele