İnsan, Medeniyet ve Felsefe

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        İNSAN, MEDENİYET VE FELSEFE

        İnsan; ruh ve beden, madde ve manadan oluşan bir bütündür. Medeniyeti de insanın elinden çıkma bir varlık olarak tasavvur edersek o da maddi ve manevi unsurların bir bütünüdür. Bu bütünlük ve ahenk, insanda ruh-beden birliği, birlikteliği, uyumu gibidir. Sağlıklı bir insan kendisini ne sadece bir beden ne de sadece bir ruh varlığı gibi algılar. İnsanoğlu bedenli varoluş sürecinde; bedeni ve fizik gerçekliği aşan bir tecrübe yaşar. Zira o sadece fizyolojiye indirgenebilecek bir varlık değildir. Fizyoloji insan psikolojisinin dayandığı organik zemin ve imkândır. Fakat fizyolojik gerçeklik psikolojik gerçeklik yerine konulamaz. Zira insan, fizyolojik zeminde sadece burada ve şimdi var olan bir varlık iken psikolojik varoluşu onu burada ve şimdinin dışına ve ötesine ulaştırır. Artık o düşünen, irade ve seçimleri ile eyleyen, hatırlayan, tasarlayan, hayal eden, sorumlu ve özgür bir varlıktır. İşte insanoğlunu fizyolojik varlık statüsünden psikolojik/manevi/tinsel varlık mertebesine çıkaracak olan şey fizyolojik değil, insani ve manevi yeti ve donanımlardır.

        İnsanoğlu fizik ve fizyolojik düzlemden etik, estetik ve manevi mertebeye yükselmeye mecbur bırakılmış bir varlıktır. O yeryüzüne eksik ve kendisine yetmeyecek bir hâlde doğmakta, sürekli bakım ve himaye ile olgunlaşmaktadır. Fakat bedenin gelişmesi, olgunlaşması, benliğinin ve şahsiyetinin de buna paralel olarak gelişmesi/olgunlaşması anlamına gelmemektedir.

        Öyleyse olgunlaşma, evrim/tekâmül sadece insanın bir yanı ile sınırlı tasavvur edilmemelidir. Ruh ve bedenin ayrı ayrı fakat birlikte tekâmülü gerçekleştirilmelidir. Medeniyet de insan gibi düşünülebilir. Zira onun da bedene karşılık gelen bir görünen kısmı/kısımları bir de görünmeyen, insanda ruha karşılık gelen manevi kısmı, değerler ve normalar örgüsü vardır. Medeniyet tasavvurunun temeli aslında görünmeyen ve insanda ruha karşılık gelen bu değerler ve normlar sistematiğidir.

        Her medeniyet bir mananın mücessem hâlidir. Mananın tecessüm etmesidir. Akıl, ruh, bilinç hareketinin, işleyiş ve akışının esere dönüşmesidir. Diğer bir deyişle, soyut olanın, insan eliyle somutlaştırılmasıdır. İçin dışa yansıması, dışlaşmasıdır. Öyleyse medeniyet tasavvurundan önce o medeniyeti kuracak olan öznenin açığa çıkarılması veya o öznenin bir iç dünyaya sahip olması problematiği ele alınmalıdır.

        Özne nasıl inşa edilir? İnsan kendisine, kendisi için bir iç dünyayı nasıl kurar? İç dünya eksikliği nasıl fark edilir? Nasıl inşa edilir? Her şeyden önce insanoğlunun kendisine bir iç dünya kurabilmesi, onun özgür ve değerli bir varlık olduğunun tasdik edilmesiyle mümkündür. İnsana, insanlık haysiyeti tanınmış veya elinden alınmamış olması şarttır. İnsan eşref-i mahlûkat olarak konumlandırılmış ise itibarı ve haysiyeti ile mütenasip bir çevrede var oluşunu gerçekleştirebilir.

        Dolayısıyla insanın hem kendisi hem diğerleri hem de bütün kâinatın mukadderatından sorumlu ve yükümlü/mükellef olması söz konusudur. İtibar ve haysiyet beraberinde mükellefiyeti de getirmektedir. İnsanı sorumlu ve özgür kılan iç dünyasıdır. Ancak kendi iç dünyasını inşa edenler yaşanabilir bir dünya veya medeniyet inşa edebilirler.

        İçim dışım! Dışım içim!

        Hz. Mevlana’nın çağlar aşan ölümsüz hikmeti: “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” Yani “için ve dışın bir olsun” veya “içine dikkat et dışın olur, dışına dikkat et için olur.

        Kısacası iç ve dış uyumu ve dengesi hem insan hem de medeniyetler için olmazsa olmaz bir değerdir. Öyleyse yeniden bir medeniyet tasavvurumuz olacaksa o medeniyeti inşa edecek olan iç değerleri, iç normları, iç ahlakı ve iç şahsiyeti fark etmemiz ve önce onu inşa etmemiz gerekmektedir. İç medeniyet ve iç insan birbirlerini gerektirir, birbirlerini arar ve birbirlerini inşa eder. İç insan, iç ahlakla kurulur. İç medeniyet ise felsefi bir öz bilinç ve öz eleştiriye ihtiyaç duyar.

        Felsefe ve medeniyet kavramları bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birini düşündüğünüzde zorunlu olarak diğeri de gündeme gelir. Felsefe en geniş anlamıyla varlık, bilgi ve değer üzerine sistemli ve tutarlı düşünme etkinliği ve bu etkinliğin ürünüdür. Felsefe, bilgi üzerine bilgi veya diğer bir değişle düşüncenin kendi üzerine katlanması ve kendisini konulaştırması olarak da betimlenebilir. Medeniyet ise bir organizasyon ve insanlık başarıları bütünü ya da bütünlüğüdür. Medeniyet kurucu unsurlar arasında başta dil ve din olmak üzere felsefe, bilim, sanat, hukuk ve ahlak sayılabilir. Felsefe, medeniyetlere ihtiyaç duydukları eleştirel zihniyeti kazandırmada ve kendisi üzerine bilinç geliştirmede hayati bir rol ve öneme sahiptir.

        Felsefe, yalın bir ifade ile kültürün veya medeniyetin bilincidir denilebilir. Her medeniyetin kendisi hakkında bir ben bilincine veya eleştirel bir öz bilince sahip olması gerekir. Ancak bu sayede bir medeniyetin meziyetleri ve zaafları açığa çıkarılabilir. Felsefileşmiş bir medeniyette bütün medeniyet kurucu unsurlar bir arada ve dayanışma içerisindedir. Benzetmek uygun düşerse burada bütün kurucu unsurlar “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ilkesi uyarınca koordine edilmiştir.

        Medeniyet değerlerle kurulur ve idame ettirilir. Burada insan ve medeniyet benzeştirilebilir. İnsandan değerleri çıkardığınızda geriye sadece beden hatta daha da ileri gidersek bir ceset kalır. Bu yüzden değerler bedene hayat veren ruha karşılık gelir. Böylece medeniyet ve felsefe ilişkisi sorgulandığında görülecektir ki, felsefe; medeniyeti ayakta tutan ruhtur, (dinî, millî ve insani) değerler manzumesidir.


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele