Yeni Türkiye ve İlkesizliği İlke Edinmiş Siyaset

Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

         

        Türkiye’de siyasî gündem çok hızlı değişiyor. Değişim, yadırganacak bir durum değil elbette. Lakin ilkçağlardan beri zihinleri meşgul eden bir sual üzerinden yaşanana yönelecek olursak, değişenin ardında değişmeyen bir ilkenin olup olmadığı sorunuyla karşılaşıyoruz. Karşımıza çıkan manzara, endişe veriyor. Çünkü çağ açıp kapayan bir milletin torunları, bugünlerde zembereği boşalmış bir saat yayı gibi dönerken zamanı doğru ölçtükleri zehabına kapılmış görünmektedirler. Bu, ciddi bir sorundur. Hafife almaya gelmez. Çünkü gerçek genelde sanıdan farklıdır. Zannın ötesine geçecek olursak yüzümüze çarpan ne olur?

         

        Aslında olup biten oldukça açıktır: Türkiye’de başta siyaset olmak üzere neredeyse her alanda ilkesizliği ilkeleştiren bir oyun oynanmaktadır. Sahne karmakarışıktır. Belirsizlik hat safhadadır. Bir vakitler varoluşçu filozof Karl Jaspers’in dediği gibi, “Sanki yer, ayaklarımızın altında kaymaktadır.” Ne oluyor? Nedir içine düşülen bu hâl?

         

        Biz bu yazımızda yönelttiğimiz sualler muvacehesinde yukarıda resmettiğimiz Türkiye siyasetine hâkim olan “ilkesizlik” manzarasına felsefî bir nazarla yönelmek istiyoruz. Elbet her nazar, bir manzara sunar. Manzara ise noktainazarla manaya bürünür. Bu durumda bizce hâl-i pürmelalimizi anlamlandırma cehdinde öncelikle halledilmesi gereken ilk soru/n şu olabilir: Günümüz Türkiye siyasetindeki manzara, hangi nazarın yansımasıdır?

         

        Bizim noktainazarımızdan mevcut manzaranın Türk’ün cihana örneklik teşkil eden nazarının bir tezahürü olmadığı çok açıktır. Zira Türk’ün nazarından doğan manzara, ne dünde ne de bugün sözün özü teslim aldığı ya da özün söze kurban edildiği bir laf ebeliği olmamıştır, olamaz da.

         

        Türklük, özün söz olarak belirdiği bir duruşun adıdır. Duruş, bilgi temelli bir duyuştan neşet eder. Bilgi esasında duyuşla birleşen duruş, bulunuşa; içinde kendimizi bulduğumuz oluşa karşı bir tavır alıştır. Tavırlar farklı farklı olabilir. Esasen felsefeler, tavır farklılıklarından doğar, siyasetler de.

         

        Bugün Türkiye’de Türk’ün siyaset felsefesinden kopma eğilimleri göstermesinden naşi karşılaşılan “ilkesiz” siyaset, Türkiye’yi sancılı bir sürecin içine sokmuştur. Sancı doğumun habercisidir. Lakin tedbir alınmazsa, doğum olmadan kanamalı bir düşük yapılacağı ehline malumdur. Böylesi bir akışta tek tesellimiz, her sancının doğum sancısı olmayacağı ihtimalidir. Tabi ki bu ihtimal, sorunları görmemezlikten gelmeye yetmez.

         

        Türkiye’de siyaset nicedir, maalesef, içsiz bir söylemden ibarettir. Söylemin içeriği ve yönü ise, çıkar ekseninde belirlenmektedir. Bir başka ifadeyle Türkiye siyaseti, sadece çıkarın korunması ile artırılmasına indirgenmiş hâldedir. Diğer taraftan çıkarların ekseri ideolojik kaygılarla gruplaşıp sınıflaştırılması, durumu daha da endişe verici hâle getirmiştir. Bencillik esasında daraltılarak büyütülmek istenen çıkar kavgası, başta farklı düşünse de zaman geçtikçe her türlü değerin metalaştırılmasını ve harcanmasını meşrulaştırmakta sakınca görmez olmuştur. Öyle ki, dinî ya da millî, maddi veya manevi, fark etmez, her türlü değerin çeşitli gerekçeler uydurarak menfaat uğruna talan edilip içi boşaltılabilir. Yapılıp edilen ise, söz ile tersyüz edilerek celladına âşık olandan alınan desteğe yaslanılarak masumlaştırılır. Oysa gerçekte olan başkadır, dile gelense bambaşka.

         

        Sözün büyüsüne kapılan âşık, celladı maşukun peşinde güzel günlerin hayaliyle eceline koşarken aslında başına ne geleceğini bilmemektedir. Sözün büyüsünden kurtulmayı becererek aşkının sanal bir tutku olduğunu idrak edebilirse, gerçek olanı bütün çıplaklığı ile görmeye başlayacaktır.

         

        Türkiye’de son dönemlerde iyice öne çıkarak belirginleşen bizim “ilkesizliğin ilkeleşmesi” olarak kavramsallaştırdığımız siyasi duruş, ağırlıklı olarak Makyavelizm’inHobbes’un siyaset anlayışıyla buluşturulmasına bağlı bir bulunuşun tezahürüdür. Lakin bu hâl, “Yeni Türkiye, Büyük Türkiye, Osmanlıcılık, Anadoluculuk, Türkiyelilik …” gibi tarihi bağlamda mefhuma muhalif söylemlerle tersyüz edilerek gizlenmektedir. Bu ise, Türkiye’yi hem Türk siyasî geleneğinden hızlı bir kopuşa yöneltmekte hem de kadim siyasi yapının kangrenleşmesine yol açmaktadır. Nasıl mı?

         

        Kısaca izah edelim: Makyavelizm, “gaye için vasıtayı meşru kılan” bir anlayışa tutunarak devleti hâkimiyetle özdeşleştiren bir felsefedir. Din, ahlak ya da Tanrı, Makyavelist algılayışta devlet için bir vasıtadır. Devletin vasıtalar üzerinden hâkimiyetini kurmasında bir sakınca söz konusu değildir. Hatta olması gerekendir.[1]Hobbes’ta da “dev” olarak tahayyül edilen devlet güç esasında somutlaşır. Devlet, güç demektir. Adaleti de güçlü olan belirler. Hobbes, niçin güç ile adaleti birleştirmektedir? Çünkü insanlar arasında öteden beri ihtiyaca binaen sürüp giden bir çatışma göze çarpmaktadır. Öyle ki, tarih boyunca dedelerimiz hep savaş hâlinde olmuşlardır. Bu nedenle herkes herkesin düşmanı, insan insanın kurdudur. Bu durumdan kurtulmanın yolu, insanların aklını kullanarak güç olan devletle mukavele yapmaktır. Mukavele, bir bakıma, huzuru temin etmek için en kuvvetli olan kurda salahiyetin verilmesidir. Böylece en kuvvetli olan kurt, diğer kurtları yenecektir. Diğer kurtlar da onun otoritesini kabul edeceğinden düşmanlıklar bitirilip eman tesis edilmiş olacaktır.[2]

         

        Makyavelizm ile birleşen Hobbesçu siyasetin, istikrarsız bir zeminde büyük çalkantılar doğuracağını kestirmek falcı kehaneti olmasa gerektir. Özellikle Türk’ün “devlet-i ebed-müddet” felsefesi, içi boşaltılarak mefhumu olmayan bir söylem üzerinden güç olarak devleşen baskıcı bir rejime dönüşme eğilimi göstermeye başlamışsa…

         

        Gerek Machiavelli’nin gerekse Hobbes’un siyaset anlayışlarını yaşadıkları dönemde Osmanlı Türklüğünün devlet yapısının Batı’daki algılanış biçimleri olarak görmek mümkündür. Etkin bir siyasi nazar olarak Osmanlı Türklüğünü de biçimlendiren “devlet-i ebed müddet” felsefesinin Machiavelli ile Hobbes’un çizdikleri devlet resmine ve siyaset anlayışına benzerliği yüzeyseldir. Zaten Batı siyasi tarihinde kısa bir sürede hükümsüz bırakılarak hayalî olarak yaftalaması içsiz içsiz sanal bir görüntü olmasından ileri gelir.

         

        Batının birkaç yüz yıl önce Osmanlı Türklüğü ve döneminin ilmî gelişmelerinden mülhem siyasi kurgusuna benzer bir durum, bugünün Türkiye’sinde sıkça yaşanmaktadır. Aradaki tek fark Batı, etkisinde kaldığı Osmanlı Türk devlet nizamına açıktan bir gönderme yapmaktan çekinerek bir siyasi kurgu üretmişken şimdiki Türkiye’nin “Türklüğünden arındırılmış bir Osmanlıyı (!)” “Yeni Türkiye” kavramını öne çıkararak diline dolamasıdır.

         

        Türkiye siyaseti, Türk’ün hakkı teslim eden siyasetinden hızla uzaklaşmaktadır. Bu olumsuz gidiş, doğal olarak, hakkın ve hukukun çiğnenmesini doğurmaktadır. Zulüm ayyuka çıkmasına rağmen, adaletin tecelli ettiğinden söz edilebilmektedir. İktidarın her hâlükârda kaybedilmeden sürdürülebilmesi için devletin bütün imkânları seferber edilebilmektedir. Talan meşrulaştırılmakta, değerlerin içi boşaltılmaktadır. Olan, yıkımdır. Lakin olan, basın yayın üzerinden dil oyunlarıyla ustaca perdelenmektedir. Gidiş hayra alamet değildir. Zira olup biten dil ile örtülemez hâle geldiğinde dananın kuyruğu kopacaktır.

         

        Küçük bir örnekle dilimizde olanın tarihimizde olanı yansıtmadığı ve Türkiye’de icra edilen siyasetin kavramların içini nasıl boşalttığını yukarıda dikkat çektiğimiz “yeni Türkiye” söylemi üzerinden ifşa ederek söze hitam çekelim. Siyasilerin son zamanlarda dillerine pelesenk ettikleri yeni Türkiye, Osmanlı Türklüğünden süzülüp gelen Türkiye Türklüğüne aykırı bir söylem midir? Bizim Türk Yurdudergisinin önceki sayılarında Dündar Taşer üzerinden değindiğimiz “Büyük Türkiye” idealinden çok mu farklıdır? Esasen Yeni Türkiye ile Büyük Türkiye, bizim yakın tarihimiz dikkate alındığında karşıt kavramlar değildir. Çünkü Türkiye Cumhuriyet’i kurulurken Merhum Ziya Gökalp, “Yeni Türkiye” adı altında kurduğu dergide Yeni Türkiye’yi anlattığı çok değerli makaleler kaleme almıştır.[3]Garip olan, bugünün Yeni Türkiyecilerinin Ziya Gökalp’e hiç atıfta bulunmamalarıdır. Daha da ilginci, Yeni Türkiye adına Yeni Türkiye’nin fikir babası Ziya Gökalp’in Diyarbakır’daki müzesine saldırılması ve hain ilan edilebilmesidir.

         

        Günümüz Türkiye siyasetinin aktif icracılarının dilinden düşmeyen kavramların “Yeni Türkiye” gibiortak bir kadere mahkûm edilmeye çalışıldığını görmemek için araştırıp incelemeden tatlı hülyalara dalıp yarınların daha güzel olacağına inanmakyetiyor galiba…

         

         


        


        

        [1] Bkz. NiccoloMachiavelli: Prens, Alfa yayınları, İstanbul 2015.


        

        [2] Bkz. Thomas Hobbes: Leviathan, Yapı Kredi yayınları, 13. Baskı, İstanbul 2015.


        

        [3] Bkz. Ziya Gökalp: Yeni Türkiye’nin Hedefleri, Toker Yayınları, İstanbul 2000.


Türk Yurdu Aralık 2015
Türk Yurdu Aralık 2015
Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele