Yusuf Akçura’da İktisadi Meseleler

Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

         

                Yusuf Akçura, bir iktisatçı değildir. O, Türkçüdür, Türk milliyetçisidir. İktisadi meselelerle, esas mefkûresinin icap ettirdiği ölçüde alakalıdır. Akçura’nın milliyetçiliğinin tabii sonucu, siyasi istiklal ve millî hâkimiyettir. Tam ve kâmil manada siyasi istiklal, ancak iktisadi istiklalle ve iktisadi gelişmişlikle mümkündür. Millî hâkimiyet ise, halkın kendi kaderinde mutlak manada söz sahibi olmasını gerektirir. Bu da demokrasinin sistem olarak uygulanması neticesini doğurur. İktisadi gelişme ve kalkınma; geniş ölçüde serbest rekabet ve hürriyet ortamına ihtiyaç duyar.

         

                İşte Yusuf Akçura’nın iktisatla ilgisi ve iktisadi meselelere bakışı bu temel ilkeler çerçevesindedir.

         

                Akçura küçük yaşta geldiği İstanbul’da Türkiye toplumunu gözlemlemek imkânını bulmuştur. Bir yetişkin olarak döndüğü Kazan’da ve nihayet tahsil için gittiği Paris’te, hem iktisadi nazariyeler üzerine tartışmaları hem amelî uygulamaları ve hem de bu uygulamaların söz konusu toplumlarda meydana getirdiği içtimai meseleleri müşahede etmek, anlamak gayretinde olmuştur. Ayni zamanda, milletlerarası münasebetlerde iktisadi menfaatlerin önemini farketmiştir. Yazı ve konuşmaları incelendiğinde, liberalizm, kapitalizm, tarihi maddecilik konularına ve tartışmalarına hâkim olduğunu görmekteyiz.

         

                Avrupa’yı tahlilde ve Türkiye’yi değerlerdirmede, Gaspıralı İsmail Bey’le büyük paralellik içinde olduğunu tesbit etmekteyiz. Özellikle Osmanlı Devleti’ndeki Türklerin durumu ve iktisâden geri kalmışlığı üzerine yazdıkları ve konuşmaları büyük benzerlik taşımaktadır.

         

                 Akçura’nın iktisadi görüşlerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

         

  1. Milletlerarası münasebetler bakımından ve neticede Birinci Cihan Harbi’nin sebeblerinin izahı açısından ileri sürdüğü görüşler,
  2. Milliyetçilik fikrinin ortaya çıkışı bakımından yaptığı izahlar,
  3. Geri kalmışlığımızın izahı sadedinde ifade ettikleri.

         

        Akçura, bu çerçevedeki düşüncelerini ya doğrudan kendi yazı ve konuşmalarında ortaya koymuştur veya çıkardığı ve genel yayın müdürü olduğu Türk Yurdu dergisinde bu konuda yazılar yazılmasını teşvik etmek suretiyle ifade edilmesini sağlamıştır.

         

                 Akçura’ya göre, bin yıldır hilâl-sâlip mücadelesi devam etmektedir ve bu savaşın son dönemdeki adı “Şark Meselesi”dir. Şark meselesi, dinî, siyasi ve iktisadi olmak üzere üç devreye ayrılabilir. 19. asırdan itibaren iktisadisebepler diğer etkenlere üstünlük sağlamıştır. Medeni sayılan, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Rus gibi milletler içinden ortaya çıkan sermayedarlar, yani kapitalistler cihanın bütün işlerine hükümran olmuşlardır. Büyük sermayedarlar, yani fabrika, banka, maden ocağı, denizcilik ve demiryollarına sahip olanlar, cihanı sermayenin hüküm ve baskısı altına almaya çalışırlar. Bu devirde hükümetler, hükümdarlar, ordular, serdarlar büyük sermayenin hizmetine girmiş durumdadır. Sayıları az, fakat sermayeleri gittikçe artan bu zümre, kendi vatandaşlarının ekseriyetini, şahsi refah ve saadetlerine, israf ve sefahatlerine hizmet eder hâle getirmişlerdir. Bununla da iktifa etmezler, daha az medenitelakkiettikleri memleket vatandaşlarını da kendilerine tamamen kul, köle yapmak isterler. Bunun için dünyaya mussallat olurlar. Dünyanın bütün servet kaynaklarını elerine geçirmeye çalışırlar, sömürmeye uğraşırlar.Bu niyet ve maksatların tatbikatına bugün emperyalizm adı verilir ki, Avrupa’nın kapitalistleri ve onların hadim ve memurlarından ibaret Avrupa hükûmetleri, Avrupa orduları, bütün dünyanın servetini emmek, bütün dünya halklarını kendi menfaatlerine çalıştırmak için, cihangirlik, yani emperyalizm siyaseti takip etmektedirler.

         

                          Kapitalistler, sömürecekleri ülkede çeşitli yollarda, oranın halkı arasından kendilerine yardımcı bulurlar. Bunun için maddi menfaat sağlama vb. yollarla kazandıkları yardımcılar, Avrupa kapitalistlerinin mükellef sofralarından düşen kırpıntılar uğruna, onlara hizmet ederler.

         

                       Bu usul, 19. asırdan itibaren İngiliz, Alman, Fransız ve Rus kapitalistleri tarafından Doğu-İslam ülkelerine tatbik olunmuştur. Bütün yer altı ve yer üstü kaynaklarını ele geçirmeye, müslüman ahaliyi de servetlerin üretiminde kullanmaya uğraşmaktadırlar. Doğu-İslam ülkelerinde yer altı kaynakları çok zengindir ve henüz çoğuna el sürülmemiştir. Osmanlı ve İran memleketlerinde yün,yapağı, tiftik,pamuk,keten gibi dokuma fabrikalarının ham maddeleri ve kanaatkâr ucuz iş gücü mevcuttur.

         

        Batı sermayesi Osmanlı’ya, borçlandırma suretiyle girdi. Ayni şekilde milletin yüksek denilen zümresi Avrupa zevklerine alıştılar. Tanzimat’tan sonra imtiyazlar elde ettiler. Milletin menfaatine kulak asmadan demiryolları, rıhtımlar inşa etttiler, bankalar açtılar, maden işlettiler, şehirlerin çarşı-pazarlarını doldurarakyerli sanatları öldürdüler. Böylece, Avrupa sermayesinin Osmanlı ülkesine muzafferane akını başladı.

         

                  Bu hem çok mühimdir hem de elem vericidir. Devletimizin, milletimizin başına gelen en büyük felâketler Avrupa sermayesi yüzündendir. Avrupa sermayesinin girişinden itibaren, Osmanlı saltanatı, pek süratle dağılmaya yüz tutmuş, borçlanma uçurumuna doğru dev adımlarıyla ilerlemiştir.

         

        Tanzimat dönemi, Avrupa’nın sırf sermaye ve onun iki muti hizmetçisi olan hars ve siyaset ile önceki dönemlerden daha kazançlı oldukları devredir. Haçlılar bu yeni zehirli silah ileyani sermaye ile sadece siyasi istiklali, millî hâkimiyeti, dini ve miliyeti değil, bütün geçim vasıtalarını kökünden kesiyor, bu suretle Müslümanların hayatına, varlığına taarruz ediyorlardı.

         

                   Allah’a hamdolsun ki, Şark’a musallat olanlar aralarında anlaşamadılar, Şark’ı dostça paylaşamadılar, birbirlerine girdiler ve Birinci Cihan Harbi çıktı.[1]

         

                  Akçura, siyasi istiklal ve millî hâkimiyet bakımından son derece önemli gördüğü iktisadi meselelere Türk Yurdu’nda da geniş yer vermek istemiş, bunun için Türk münevverlerinin bu konuda yazmalarını istemiştir. Bu konuda, ilk olarak neşredilen “Türk Esnafının Hâli” makalesinin takdiminde maksat şöyle ifade edilmektedir:

         

                   “Türk kavminin iktisadi terakkisine hizmet etmek en büyük arzumuzdur, çünkü her kavmin hayat ve bekâsı maddeten kuvvetli olmasına bağlanmıştır. Bir milletin efradı sağlam bedenli, çok çoluk çocuk sahibi, iyi çalışabilir, yer, yurt ve tezgâh ıssı(sahibi), rençberlikte, ticarette yahut sanatta usta ve biraz da kara gün için biriktirilmiş ak akçeye mâlik olursa, işte o millet kuvvetlidir.‘Türk Yurdu’ Tük kavminin madddeten, yâni bedenen ve iktisâden sağlamlaşmasına yardım edebilecek hizmetlerden asla geri durmayacaktır. Risalemizde iktisada, yaniziraata, ticarete, sanata dair basit ve anlaşılır bir tarzda yazmaya çalışacağız ve bu yazılarımızda fikir ve muhâkememizi sade yabancı kitaplardan değil, elimizden geldiği kadarhayat ve maişetimizden almaya uğraşacağız.”[2]

         

              Tevfik Nureddin imzasıyla iki ayrı sayıda neşredilen makalede, esnafın önceki bol ve zengin hâli ile kapitülasyonlar sonunda yabancı mal ile rekabet edememesi sebebiyle düştüğü hâl ve sanayileşememe, bunun için ihtiyaç duyduğu sermayeyi temin için millî müesseselere sahip olunmamasıgibi sebepler üzerinde, zengin misaller ile durulmakta ve çareler teklif edilmektedir.[3]

         

        Ancak, bu konuda fikir serdedecek Türk münevverleri kâfi miktarda yoktur. Bu sebeble İstanbul’da bulunan ve sosyalist olan Helphand’a, “Parvus” müstear adıyla yazılar yazdırmıştır.

         

        Parvus’un yazıları ile Akçura’nın görüşleri benzerlik taşımaktadır. Avrupa’nın bir yandan Osmanlı’dan parça parça toprak kopardığını ifade eden Parvus, mâli gücü sayesinde borçlandırarak hem iktisaden hem de siyaseten esareti altına aldığını, Türkiye’nin bir sermayedar sömürgesi hâline getirildiğini savunmaktadır.

         

                  Avrupa’nıniki yüzlü davrandığını, bir yandan ıslahat talep ettiğini, bunun için borç verdiğini, sonra savaş çıkararak, verdiği paranın harpte harcanmasını sağladığını belirtmekte, sanki kendisi Osmanlı’nın lehine davranmakta, ıslahat istemekte, fakat netice alınamamasında da yine kabahatin Osmanlı’da olduğunu göstermek gayretinde olduğunuifade etmektedir.

         

                  Parvus, yazılarında Düyun-u Umumiye ile Osmanlı maliyesinin nasıl sömürüldüğünü geniş şekilde izah etmiştir. Balkan faciası sonrasında, Osmanlı’dan ayrılacak vilayetleri gözönüne alınarak, borcun taksim edilmesi gerektiğini ifade etmiş ve Devletin Asya topraklarının, Avrupa topraklarında yapılan borçların bütün ağırlıklarını sırtına yüklenmesi tehlikesinin yanında Türkiye’nin kendi mali istiklalinin son bakiyesini de kaybetmekle karşı karşıya olduğu ikazında bulunmuştur.[4]

         

        Parvus, köylünün durumunuda ele aldığı bir diğer yazısında, Türkiye’nin siyasi ve iktisadi iki türlü esaret altında olduğunu, kapitülasyonlar sebebiyle kendi memleketinde istediği gibi hareket edemediğini belirterek siyasi esaretten kurtulmak için de iktisadi esaretten kurtulması gerektiğini söylemekte, bunun da öncelikle sanayinin ve ziraatin gelişmesine bağlı olduğunu ifade etmektedir. Ziraatla uğraşanlar köylülerdir. Türk köylüler, ayni zamanda Osmanlı Ordusunun ekserisini de teşkil etmektedir. Aşar vergisinin de önemli bölümünü ödemektedir. Verginin de ekserisini köylüler ödemektedirler.Dolayısıyla köylü meselesi Osmanlı Devleti’nin iktisaden kuvvetlenmesi ve siyaseten bağımsızlığı bakımından hayatı meseledir.[5]

         

        Türk Yurdu’nda ileri sürülen görüşler, hem okuyucular arasında hem de hükûmetler nezdinde alâka görmüştür. Mesela Parvus tarafından teklif edilen İtbar-ı Millî Bankası’nın kuruluşu için, İttihat ve Terakki hükûmeti tarafından adımlar atılmıştır.[6]

         

                Akçura, geri kalışımızın dış sebebleri yanında, doğrudan bize bağlı sebebinin olduğunu şöyle açıklar:

         

              “Bizim, Türklerin iktisadi faaliyette geri kalmalarının sebeblerinden birisi de eğitim ve öğretim tarzımızdır, daha doğrusu eğitim ve öğretim tarzımıza esas olan nazarımız, hayatı anlayış tarzımızdır. Bu hayatın çok necip, pek asil ve âli bir tarz-ı telâkkidir. Eğer maddî imkân olsa idi de, bütün dünyada yaşayan kavimler bu anlayış tarzını kabul etmiş bulunsa idi, beşeriyet cidden mesud olurdu!..Bu anlayış tarzının milletimize amelî sahada bazı mühim faydaları temin ettiği de inkâr olunamaz. Türk, askerî seciyelerini, hayata mâverâî(ahreti düşünerek) ve dâstânî(kahramanca) bir sûrette bakmış olmasına az borçlu değildir; sabır ve tahammül, azim ve şecaat, istihkâr-ı hayat(hayatı hor görme), harkülâdefedâkârlık, bütün bu mânevî kuvvetlebu tarz-ı telâkkinin semereleridir. Maddî bir çok eksikliklerimize rağmen bütün Büyük Britanya İmparatorluğu’nun tükenmez maddî vasıtalarla mücehhez bir düşmana karşı kazandığımız son muvaffakiyetlerde işbu mânevî kuvvetlerimizin büyük hissesini kim inkâr edebilir? Bununla beraber, sırf askerlik sahasında bile, yalnız mânevî kuvvetlerin kâfi bir muvaffakiyet sebebi olduğunu da kimse iddia eyleyemez. Hele harb, askerlik meydanından iktisadi sahaya geçince, mânevî etkenlerin tesiri daha ziyade eksilir. Cihana sırf mâverâî, dâstânî ve edebî noktai nazardan bakan bir kavim, dünyayı maddî, şe’nî ve iktisadibakış açısından görenlerle iktisadi sahada kâbil değil rekabet edemez, aşık atamaz.”[7]

         

                     Akçura, iktisaden geri kalmanın, kapitülasyonların sebeb olduğu menfî hallerin, hatta siyasette bile ortaya çıkan haysiyet kırıcı durumların, millî şuurun uyanmasına sebeb olduğunu belirterek şu tesbiti yapar:

         

        “İktisâdî muvazenenin aleyhinde bozulduğunu Türk’ün duymaması kâbil değildi; çünkü günden güne maişeti darlaşıyordu. Diğer vatandaşlarının refahlarının arttığını da Türk görüyordu. Bu böyle giderse, günün birinde Tük’ün diğer unsurların yalnız iktisâden değil, siyâseten de mahkûmu olacağı aşikârdı… Nihayet Türk de kendini topladı. Kendi memleketine iktisâden sâhip olmazsa, diğer unsurların mahkûmu olacağını anladı. İktisadçakâvi olmadan, harsî ve siyasi istiklâllerin kabil olmayacağını kavradı… Bu idraktir ki milliyet fikrini, milliyet cereyanını ihdâs etmiş ve süratle terakki ve inkişaf ettirmiştir.

         

                     İktisâdî nokta-i nazardan bakılırsa milliyet fikri, geçim derdinden, hayatı devam ettirme ve nesli sürdürmetabii arzusunun çocuğundan başka bir şey değildir.

         

                    Miliyet fikri, milliyet cereyanı, tekâmül ede ede, diğer sebeb ve etkenlerin de tesiriyle bugünkümillî Türkiye Devleti hâlinde tecessüm etmiştir… Osmanlı’da yaşayan Türkler, yabancıların, hattâ sabık vatandaşlarının mahkûmu, ırgadı, esiri olmamak için, hür müstakil, yalnız syâseten değil, iktisâden de hür ve müstakil bir Türkiye Devleti tesisisine, tarihen mecbur idiler… Şimdi icap eder ki, Türklerin cümlesi müttehiden ve pek çok çalışarak, bu millî devleti iktisâden de, diğer bazı devletler derecesine getirsinler. Ve ancak bu sâyededir ki, Türkiye Devleti’nin iktisadça istiklâl ve hürriyet, Türk halkının da mâişetçe genişlemesi ve refahı temin edilmiş olur.”[8]

         

                   Burada, milliyet fikrinin ortaya çıkışında iktisadisebeplere atıf yapması dolayısıyla Akçura’nın tarihî maddeciliğe itibar ettiği düşünülmemelidir. O meselenin iktisadla ilgisine dikkat çekmektedir ve esas olarak, iktisadi mahkûmiyetinsiyasi hâkimiyeti kaybetme neticesini doğurma endişesinin milliyet fikrinde temel etken ve bunun da iradi bir tercih olduğunu ifade etmektedir.

         

                Akçura, Millî Mücadele’de kazanılan muharebeleri bir öncü zafer olarak kabul etmekte ve “cihâd-ı ekber” adını verdiği asıl meydan muharebesinin bundan sonra başlayacağını ifade etmektedir. “Bu meydan muharebesi, ne top ve tüfekle ne de Lozan’da olduğu gibi, söz ve kalemleedilmeyecek, bu büyük meydan muharebesinin silâhı orak, tırpan, mala, perkâr, örs, çekiç, mancalık, tezgâr, buhar ve makinalarıdır. Bu büyük meydan muharebesi ziraat, sanaat ve ticaret sahasında vukua gelecektir. İşte Türk Milleti asıl bu iktisat meydan muharebesini kazandığı zamandır ki, rüştünü ispat edecek, hür, müstakil, müreffeh milletler arasına girecektir.”[9]

         

               Akçura, Millî Mücadele’de “Galip geldik”, o hâlde bu yeni “Büyük Cihad”da da “Muzaffer Olacağımız”ümit ve inancındadır:

         

              “Bugün diğer bir harb sahasına girmekteyiz. Bu harb evvelkisinden çok daha zaman, sabır, metanet, sa’y ve gayret isteyecektir. Bunda dakurbanlar vereceğiz. Bu yeni büyük harbinkılınçları orak, fişenkleri sapan, mitralyözleri harman makinesi, topları fabrikalar olacaktır.Türk çeri olduğu kadar ziraatçidir. … Hak harbinde Türk’ün galebesine iman eden ve imanında hata eylemeyen bu aciz, hayat kavgasında dahi Türk’ün zaferine inanmıştır; ve inşaallah bunda da yanılmadığım ispat edilecektir.”[10](10)

         

                    Akçura’nın kendisinin ifade ettiği ve Türk Yurdu’ndaneşrine zemin hazırladığı iktisadi fikir ve düşüncelerin sözde ve yazıda kalmadığı aşikârdır. İktisadi istiklal için Tük müteşebbisleri meydana getirme siyaseti İttihat ve Terakki hükûmetleri tarafından uygulamaya konulmuş, Cumhuriyet döneminde de devam ettirilmiş ve bugün kemal noktasına ulaşmıştır. Millî Mücadele sonrası için koyduğu hedef; bizzat, bu mücadelenin Başkumandanı Gazi Mustafa Kemal tarafından da tekrarlanarak milletin önüne bir kızılelma hedefi olarak vaz edilmiştir. Muasır medeniyetin üstüne çıkma gâyesi ve gayreti, ancak iktisadi ilerleme ve istiklal ile hedefe ulaşacağı idraki, hiçbir zaman hatırdan uzak tutulmamıştır.

         

                 Esasen, Akçura’nın, Tük Ocaklarının, Türk Yurdu’nun iktisadi sahadaki etkilerinin geniş şekildetetkikine ihtiyaç vardır.

         

         


        


        

        [1] Yusuf Akçura, Siyaset ve İktisat, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2015, sayfa, 63 vd, sayfa 70 vd, sayfa 155 vd.


        

        [2]Türk Yurdu Sayı 2, 1911.


        

        [3]Tevfik Nureddin, “Türk Esnafının Hâli”, Türk YurduSayı 2 ve 12, 1911.


        

        [4]Parvus, Türk Yurdu, Sayı 25,1912.


        

        [5]Parvus, Türk Yurdu, Sayı 9, 1911.


        

        [6]“Türk Şuunu: Millî Banka” Türk Yurdu, Sayı 123, 1916.


        

        [7] Yusuf Akçura, Siyaset ve İktisat, sayfa 132-133.


        

        [8] Yusuf Akçura, a.g.e., sayfa 192, 193.


        

        [9] Yusuf Akçura, a.g.e., sayfa 130-131.


        

        [10] Yusuf Akçura, age., sayfa 209., 210.


Türk Yurdu Aralık 2015
Türk Yurdu Aralık 2015
Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele