Aklımız Zekâmız ve Gezegenimiz

Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

         

        İnsanının kendisini ölümsüz kılmasından başka hiçbir zaferi, ona tatmin edici bir anlam dünyası sunamaz. Çünkü sonlu bir varlık hangi başarıya imza atarsa atsın, sonludur. Sonlu olduğu için de aşkın olanla bir bağlantısı yok ve/veyabuna dair bir mahiyete sahip değil ise nihayetinde anlamsızdır. Anlamlı olmak sonsuz olmaktır. Buradan hareketle, insanın en müthiş imkânı, zenginliği/varlığı/varidatı olan akıl, ona ne kadar büyük ve muhteşem zaferler bahşederse bahşetsinveya onun ürettiği/keşfettiği/fark ettiği felsefe, bilgi ve teknoloji ne kadar muhteşem olursa olsun onu var ve sonsuz kılmaya yetmiyorsa, yetemiyorsa; son tahlilde insan yine anlam kaybına uğrayacaktır ve uğramaktadır.Bu hâlde en müthiş silahımız ve özgüven kaynağımız aklın bize sunduğu anlam dünyası da geçici olmak zorundadır ve öyledir. Ve yine bu hâlde kendisi bizatihi geçici olan insanın aklının ortaya koyduğu/koyacağı bu geçici anlam dünyası, insanın mutlak ve kalıcı anlam ihtiyacını karşılayamaz. Bu nedenlerle önceki yazılarımızdan birisinde Tanrı olmadan anlamın olamayacağına dair kalem oynatmaya çalışmıştık. Bununla birlikte şu hakkı da teslim etmemiz gerekir ki; akıl insana sonsuz olabileceğini; bunun yolunu bulabileceğini, bunun bir zaman meselesi olduğunu da fısıldamaktan geri durmamaktadır.

         

         

        Peki Akıl Nedir ve Ne İşe Yarar veya Akıl ve Zekâ Arasındaki Münasebet Nedir?

         

        Yukarıdaki paragrafta yer alan akıl kavramı yerine zekâ kavramını koyarak bir okuma yaptığımızda,bu okumanın bizde oluşturduğu anlam, neredeyse aynı olacaktır. Bunun nedeni öyle akıl ile zekâ arasındaki ince ve fakat derin ayrımların kolayca fark edilememesi; belki de çok önemli farkların bulunmamasıdır. Çünkü bu ikisi arasındaki farkı öyle kolayca -efradını câmi ağyarını mâni- ortaya koymak mümkün olamamakta; gündelik hayatta ve dilde bu iki kavram çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. Ancak yine de felsefe, bilim felsefesi ve bunlara komşu disiplinler, bu ikisi arasında önemli farklar olduğunu kabul eder ve bunu da gösterirler. Örneğin akıl hakkında bir “akıl katsayısı” kavramlaştırması yoktur ama zekâ için vardır ve bir şekilde bu ölçülmektedir. Ayrıca zekâ kategorilere de ayrılabilmektedir; örneğin “duygusal zekâ” vs. gibi. Neyse…

         

        Akıl verili bir durumdur; iktisabımız değildir; vehbîdir, kesbî değildir. Zekâ da öyledir Mamafih zekâ, anlama, fehmetme, çözüm bulma ve alet yapma yanımızı anlatan bir kavram ve yetidir. Buna mukabil akıl, zekânın önümüze serdiği bu malzemeler ve verilerden hareket ederek teşhis,temyiz,terkip ve sistem kurabilme yanımızdır. Bir başka ifade ile aklımızla biz insanlar, zekânın bulduğu ya da ürettiği verilerden hareketle doğru olanı, ahlâkî olanı, insanî olanı, soyut olanı ararız ve buluruz. Zekânın tek tek önümüze serdiği bu malzeme yığınından aklımızla bütün ve mutlak bir gerçeklik fikrine ulaşır; tüm varlığı bir sistem bütünlüğü içerisinde kavramaya başlarız. Zekâ parçalar, akıl birleştirir. Zekâ bizi parçalara hapsetmeye çabalar, akıl ise bizi aşkın olana kanatlandırmak ister. İşte bu nedenden dolayı olsa gerek, birçok filozof aklı Tanrı’ya; Tanrı’nın varlığına götüren bir alet olarak görmek ve anlamak zorunda kalmıştır.[1]Zekâ çözüm, akıl ise tercih,terkip yapanve “aşkın olan”a ulaşan yanımızı anlatır. Akıl bize neyin doğru neyin yanlış; neyin yararlı neyin yararsız olduğunu da söyler.Zekânın değerle, ahlaki/etik olanla bir işi yoktur. O çözer, yapar; bize sonuçlarını gösterir. Biz insanlar akılla, zekânın bize sunduğu bu malzeme ve imkân yığınından doğru olanı, isabetli olanı, yararlı olanı ve ahlâki olanı seçeriz/seçebiliriz.

         

        Bununla birlikte Aydınlanma, Modernite, Sanayii Devrimi ve şimdilerde Dijital Devrim, kendisini insan zekâsının anlama, keşfetme ve icad/inşa etme yanı üzerinde var kıldı, ama biz kavramsal olarak tüm bu olup bitenleri “akıl devrimi” diye tanımladık, zekâya ait olan payeyi akla verdik. Oysa insanoğluna atom bombasını yaptıran insan aklı değil insan zekâsı idi. Buna karşılık yine insanoğluna atom bombasının muhtemel sonuçlarına bakarak “aman yapma etme!” diyen; yapılıp edildikten; yani Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasından sonra “behey ademoğlu sen ne kötü bir iş yaptın!” diyen ise aklımızdı.

         

        Eğer aklımız bizim selim olan yanımızı gösteriyorsa; yani bizim isabet eden, doğruyu gören yanımızı; yani sağduyumuzu ifade ediyorsa bu akıl şimdilerde bize; gezegenimize ve dolayısıyla insanoğlunun geleceğine dair ciddiye alınması gereken uyarılar yapmaktadır.

         

        Zekânın yapıp etmelerine karşı geride bıraktığımız asırlarda gerekli uyarılarını yapmayan; insan zekâsının yaptıklarını meşrulaştırarak küstahlaşan ve bizi de küstahlaştıran aklımız, Aydınlanmayı, Sanayi Devrimi’ni yaratan insan zekâsının bu yapıp etmelerinde üzerine düşeni yapmadı.İnsan zekâsının tüm bu “zafer”lerini -ki aslında bu bir PirusZaferi’ydi- kutsadı, bu “zafer”lerden hareketle kendisini Tanrı yerine koymaya kalkıştı. Ona göre Tanrı’ya gerek yoktu: Akıl her şeye yeterdi.

         

        Ancak şimdi, aklımız bu defa yaratmış olduğu bu uygarlığın doğurduğu sorunlar hakkında bizi uyarmakta; bize “benim üzerimden, benim meşrulaştırmalarımla; benim kutsamalarımla yarattığın bu uygarlık doğru bir iş değildi” demektedir. Bize “yaşama biçimimizi değiştirmemiz gerektiğini; eğer değiştirmezsek bir felakete gittiğimizi” söylemektedir.Çünkü aklımıza göre kapalı bir mekân olan gezegenimiz, başta fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklanan karbondioksit salınımı olmak üzere yağmur ormanlarının tahrip edilmesi, yer altı ve yerüstü kaynaklarının hoyratça ve müsrifçe kullanımı nedenleriyle doğal dengenin bozulduğunu; aslında kendi doğal yenilenme kapasitesi içerisinde ideal bir dengeye sahip bulunan gezegenimizin, insanoğlunun yapıp etmeleriyle bir yok oluşa doğru gittiğiniihtar etmektedir. Aklımız, bu gidişin sürdürülemez olduğunu; eğer bu şekilde sürdürülürse gezegenimizin kendi elimizle yaşanamaz hâle geleceğini söylemektedir.

         

        Eğer akıl bizim için yegane ve geçerli alet, uyarıcı ve kriter ise-ki Aydınlanma, Modernite böyle kabul eder- aynı akla bu gün de kulak vermeliyiz. Dün bize,“dinlere gerek yok ben size yeterim” diyen; insanoğlunun en müthiş tarafını teşkil eden zekânın peşine düşerek bu günkü uygarlığımızın yaratılmasını sağlayan aklımızdı.Ancak eğer şimdilerde dün bize doğru yoldasınız diyen akıl bu rüçhaniyetini hâlen devam ettiriyorsa ve bize doğru olanı göstermeye devam ediyorsa; aynı akıl bu gün, bu uygarlıktan vazgeçmemizi; vazgeçemiyorsak bile daha sakin yaşamamızıve başka bir seçenek bulmamız gerektiğini söylemektedir. Kur’an vahyi de böyle söylemekte ve bu defa vahiy aklı teyit etmektedir. Bu uyarıya kulak vermeliyiz.

         

         


        


        

        [1] Bununla birlikte akıl bizi Tanrı’ya götürebilir, ama bizi bir dine ulaştıramaz. Din va’zetmek aklın değil Tanrı’nın(Allah’ın) işidir. İşte bundan dolayı Peygamber ve vahiy vardır.


Türk Yurdu Aralık 2015
Türk Yurdu Aralık 2015
Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele