Harb-i Umumiye Giden Yolda Mühim Bir Eser Adil Hafızanın Işığında

Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339

         

                    21. yüzyılın ilk çeyreği ülkemizin dar boğazlardan geçtiği, tarih huzurunda mahkûm edilmeye çalışıldığı bir dönem olarak kapımıza geldi dayandı. (Kendi elimizle kendimizi mahkûm ettiğimiz de traji komik bir vakıadır) Tarihle yüzleşmek bir kenara tarihin bizzat içinden geçerken, idraklerimiz bulanık, hafızamız karışık -eski tabirle muhtellü’ş-şuûr- nazarımız şehlalaşmış bir şekilde hayatımızı idame ettirmeye çalışıyoruz. Vicdan sahibi bazı insanları –ki sayıları bir avuç kadar- bir kenara koyarsak elde avuçta hiçbir şey kalmıyor. Bürokratlarımızdan siyasilerimize, akademisyenlerimizden memurlarımıza, öğrencilerimizden velilerimize kadar bu desise, adeta kılcal damarlarımızı bile ele geçirmiş durumda. Nurettin Topçu’nun tabiriyle nereye koşsak gurbette kalıyoruz. Bir garip hâllerdeyiz millet olarak. Fakat bir “öz”ün olduğuna ve bu özün ebede değin süreceğine iman ediyoruz. Özden kuvvetini alıp bu minvalde hareket edenler şükür ki açtıkları hayat sahalarıyla bize nefes aldırıyor. Şuracıkta bahsedeceğimiz eser ve müellifi de bize bir dönemin büyük fotoğrafını bütün ayrıntılarına inerek hakiki manada ilmin imbiğinden geçirerek sunuyor.

         

                    Büyükelçi Altay Cengizer, hâlen görev başında olan bir hariciyecidir. Yüksek tahsilini London School of Economics’te Uluslararası Tarih alanında yapmış, akabinde Colombia Üniversitesi’nde Kriz İdaresi ve Önleyici Diplomasi alanını bitirerek bazı üniversitelerde üyelikte bulunmuş ve 1908-1918 dönemine dair çalışmalarını sürdürmüştür. Harb-i Umumi’nin 100. yılında incelediğimiz “Adil Hafızanın Işığında” adlı eseri neşretmiştir.

         

                    Mezkûr eser Osmanlı’nın Birinci Cihan Harbi’ne giden yolda daha önce kullanılmamış yabancı kaynaklarla, dönemin konjonktürünü, sadece içe dönük değil, beynelmilel etkileri de göz önünde tutup yerli kaynaklarla mukayeseli olarak anlatır. Ayrıca eser bir hadisenin birden çok sebebi olduğu ve bu sebeplerin azamisine vakıf olarak bir perspektif geliştirilmesi gerekliliğinin en mühim örneklerinden biridir. Bu alanda yapılan pek çok çalışmanın yıllardır aynı yanlışları ve “liberal emperyalist İngiliz propagandalarını” benimseyip bilim dünyasına; tarih ilmine yakışmayacak tarzda, ideolojik olarak sunulması, ilkokul sıralarındaki öğrencilerimizden üniversite çağındaki gençlerimize, kıraathanelerde memleket meselesi konuşan büyüklerimizden, internet dünyasındaki her konunun uzmanı “entellektüel’’ bazı “değerlerimize” kadar pek çok insan; binaenaleyh hatta ve hatta akademi camiasındaki en kallavi tarihçilerimiz de dâhil olmak üzere hafızalarda silinmesi zaman alacak müzahrafât yığını yaratmıştır. Tarihin doğru değerlendirilememesi ise değerlerin hiçe çıkarılması, hatta küfredilmesine yol açmış, hakikatten uzak herkesin kendi kafasında bir tarih algısı oluşturmasına neden olmuştur. “Adil Hafızanın Işığı” bu yanlış ve tahripkâr tezleri ele alarak onları tartışır ve dönemi bütün yönüyle adeta o dönemde yazılmışçasına yaşayarak bunu yansıtır ve akabinde de ele alınan yanlış tezleri çürütür. Mezkûr tezlerin yanlışlığı ise kendi içinde farklılıklar arz eder. Kimisi ideolojik, kimisi dönemi tek yönlü okuma, kimisi de birkaç olay ve şahıstan hareketle yapılan yorum ve “analizlerdir.”

         

                    27 bölüm, bibliyografya ve dizinle 729 sayfa olan eserin ilk bölümleri bütün bir 19. yüzyılın genel çerçevesini ve 20. yüzyılın ilk çeyreği ile ilgili biraz iç içe geçmiş, karmaşık gibi duran umumi bir çerçeve çizer. (Bu meyanda tavsiyemiz on dokuzuncu yüzyılla ilgili genel bir malumat edinilmesidir. Bu malumat olmaksızın mezkûr bölüm kafa karışıklığına yol açabilir) Bazı bölümlerde ara ara pek çok hatıra ve mektuplardan bölümlere yer verilir. Bu hatıra ve mektuplar da okuyucuyu yer yer ağır ve ciddi akademik metnin dışına çıkarıp, kâh gözyaşı döktürecek kadar duygu yüklü kâh diz dövdürecek kadar sinirleri tahrip edici anlara da gark eder. Manastır Öğretmen Okulu Müdürlüğü yapan Ethem Nejat’ın gözlemleri buna en iyi örnektir: ”Biz aheste ve kendi halimizde yürürken neler oldu! Makedonya öğretmenleri ne devrimler yaptılar! Manastır-Selanik treni sizi Florine İstasyonu’ndan aşağı götürürken karşınıza ufak bir köy, koca bir okul çıkar: Bir Bulgar köyünün lisesi… Bütün Makedonya köylerini gezerseniz, sizi bir genç karşılar. Bu, pek az bir ücretle köyün fedakâr öğretmeni olan bir üniversite mezunudur. O okulların öğretmenleri bir yandan fikrî ve sosyal devrim yaparken, öte yandan dağlarda gezen çetelerin akıl yoldaşı idi. Rumeli’nde bizim köylerde adını yazmasını bilmeyen, elle yazılmış yazıları okuyamayan köy hocaları görev yaparken, kasabalarda milliyetten, Türklükten konuşmayı ayıp ve günah sayan daha yüksek derecede kişiliksiz, miskin öğretmenler yüksek tabakanın çocuklarını eğitirken, Makedonya öğretmenleri daha kaba ve cahil olan gayrimüslim köylüleri insan (insan olmaktan kasıt, vatandaşlıktır) yaptılar. Sonuç ne oldu? Bizim öğretmenler yenildi, onlarınki galip! Savaşı onlara kazandıran okulları, eğitimleridir. Bizi mağlup eden yine okulumuz, medresemiz, eğitimimizdir. Balkanlıların askeri orduları değil, öğretmen orduları galiptir.” (s.165-166).

         

                    Türk tarihinin en meşum hadiselerinden biri olan Balkan Savaşları siyasi, diplomatik ve sosyal olarak ele alınır. Balkan savaşlarını ihtiva eden bölümlerde yukarıda bahsettiğimiz “muzehrafât” tezlerin bir kısmı gündeme getirilir. Balkan Harplerinin çıkış sebebinin II. Abdülhamid’in yokluğu ve Jön Türklerin saldırgan siyasetlerinin olduğu tezleri bu meyandadır. Fakat “İttihat ve Terakki Balkan Harplerinin başlamasından üç ay önce iktidardan düşürülmüş olup sorumluluk mevkiinde değildir.’’ (s.171) Ayrıca “İsyan bölgesi Arnavutluk’a asker sevkiyatı sırasında itaatsizlik gösterenlerden oluşan ve İttihat ve Terakki’ye hükümetten el çektirilmesini hedefleyen, pek tabii her zaman İngiltere’nin Osmanlı içine saldığı Truva atı gibi hareket etmiş Prens Sabahaddin’le çok yakın ilişki içindeki Halaskâr zabitan grubu da hükümetin istifa etmesi yolunda baskı kurmaktaydı.” (s.172) Tehditler ve ayak oyunlarıyla 20 Temmuz’da İttihatçıların desteklediği hükümet düşürülerek İngiltere’nin dostu olarak bilinen Ahmet Muhtar Paşa sadarete getirilir. Yazar, Ermeni siyasi partilerinin yaptıkları yayınlarda da Balkan Harplerinin asıl sorumlusunun Jön Türk hükümetinin uyguladığı politikalar ve o anki ve gelecekteki feci olaylarda sorumluluk payının yine Jön Türklerin aşırı milliyetçi uygulamalarının neden ve iddia olduğu lanse edilmesi ise, Ermeni siyasi partilerinin ve yayın organlarının (bilhassa Troşag) kendi proto-faşist milliyetçiliklerine bakmadan “aldığı hâl ve şekle” bakması doğru olurdu diyerek Ermenilerin tezinin de samimiyetsizliğini ortaya koyar. (S.183) Balkanlarda olup bitene anlam verememiş Ahmet Muhtar Paşa ve Kâmil Paşa hükümetleri, yanlış nokta-i nazarlardan hareketle uyguladıkları bir takım uygulamalar neticesinde (bilhassa siyasi ve askeri) Edirne ve hatta Lüleburgaz’ın dahi düşmanın eline geçmesine sebebiyet vermişlerdir. Bunların akabinde büyük devletlerin verdikleri notalara cevap hazırlamak zorunluluğu doğunca, Kâmil Paşa ikinci payitaht Edirne için “büyük devletlerce seçilecek Müslüman bir valinin yönetiminde yansız ve bağımsız bir kent’’ önerisinde bulunur. (s.185) Bunun manası ise tıpkı diğer Balkan şehirleri gibi Edirne’nin artık Osmanlıların olmayacağıdır. Kâmil Paşa’nın bu meyanda aldığı risale, Heyet-i Vükelaya sunulacağı esnada Enver Paşa liderliğinde Babıâli baskını gerçekleşir. Barış adına ve Edirne’nin teslimini meşrulaştırmak için kendi günahını bölmek amacıyla bakanları da toplayan Kâmil Paşa’ya yapılan darbe böyle gerçekleşir. Baskının akabinde bütün uğraşılara rağmen Mayıs 1913’te kaybedilen Edirne, Enver Paşa tarafından Temmuz’da yeniden Türk topraklarına katıldı. Babıâli baskını ile İngilizlerin büyük tepkisini çeken Jön Türkler, yine İngilizlerin tüm tehdit ve diplomatik girişimlerine rağmen geri alınır.

         

                    Balkan harplerinde büyük hezimete uğrayan ve Avrupa’daki topraklarının çok mühim bir kısmını kaybeden Osmanlı’nın sendeleyen ve hatta artık tabiri caizse dizleri üstüne çökmüş devleti yeni bir tulûa erdirme çabaları neticesinde, “düvel-i muazzama”dan askeri ve teknik uzmanlar getirtilip ıslah çalışmaları yapılması gerektiği fikri doğar. Bu meyanda Almanya ile 1913’ün son aylarında anlaşma yapılır. Limon von Sanders başkanlığındaki heyetin İstanbul’a geleceği haberi dünya ve bilhassa Rus kamuoyunda büyük infial yaratmış, Osmanlıların büyük “antant”a karşı (Rusya, İngiltere, Fransa) Almanya ile ittifak kurduğunu ve boğazların Almanya’nın güdümüne girdiği düşüncesi peyda olur. Bu infialle beraber Rusya’nın olayları kendi perspektifinden okuyarak, gizli antlaşmalarla kendisine verilmiş Boğazlar ve İstanbul’u kaybetme tehlikesiyle kötü rüyalar gören ve buhranlar geçiren Çarlığın bu denli reaksiyon göstermesi o tarihte “Limon von Sanders” krizi çıkarır. Bu kriz Cihan Harbi’ne giden yolda belki de en mühim hadiselerden biridir. Antantın diğer devletleri, müttefikleri Rusya’nın bu reaksiyoner tutumunu anlamsız bulmaları ve destek vermemeleri, ayrıca Almanya’nın da alttan alması neticesinde olası bir savaş ihtimali son bulur.

         

                    Jön Türklerin “Alman hayranlığı”, bir avuç “serseri, tecrübesiz subayın devleti uçuruma sürüklemesi” ve “devleti 3-5 yıl içinde bitirmesi” gibi sathi ve ilmi izandan yoksun bir takım mühim hadisenin günah keçisinin İttihat ve Terakki hükümeti olduğu tezlerinin ele alındığı bölümlerde ise, Balkanların yüzyılın ilk yıllarından beri kaynamaya başladığı ve orada yakılan Osmanlı karşıtı savaş fitili ve ahiren statükonun değişmesi (Osmanlı’nın İstanbul da dâhil tüm Avrupa’daki topraklarının ele geçirilmek istenmesi) İtalya’nın Trablusgarp ve Bingazi’ye asker çıkarması, Rusya’nın reel politikten uzak mitolojik politikaları, panslavist politika ve propagandalar, 1853-56 Kırım harbinden sonra yanlış bir ittifaka giriştiğini ve Rusya’dan yana tavır alınması gerektiğini gören İngiltere’nin artık o tarihten itibaren Osmanlı’yı gözden çıkarması gibi bir takım mühim hadiseler ve Osmanlı topraklarının paylaşılması anlaşmalarına “hayranı olunan Almanya’nın” ses çıkartmaması ve hatta paylaşım politikalarında kendi payını bile ayırması, Osmanlı’nın parçalanması konusunda müsterih olması ise ironi olsa gerektir. Almanların uzman ve teknik göndermesi ise, Alman hayranlığından öte, zorunluluktur. Almanya’nın bu anlaşmaya yanaşmaması hâlinde Fransa’dan yardım isteneceği planları yapılmıştır bile… Ayrıca Osmanlıların defalarca Büyük antanta ve bilhassa İngilizlere yaptığı ittifak teklifi geri çevrilir.

         

        “Talât Bey’in de dediği gibi şayet bu kılıçlar parlayacak olursa, kavga Osmanlı yorganının başına kopacaktı! Muharipler, sulh masasının etrafına oturdukları zaman, birbirlerine Osmanlı ülkesini peşkeş çekmekle başaracaklardı… İşte bu tehlikeye mani olmak için mutlaka ve mutlaka Avrupa siyaset âlemine karışmak ve kuvvetli bir zümreye dayanmak lâzımdı.”[1]

         

                    Devlet memurları ve subayların zaten düzensiz aldığı maaşları hibe etmesi ve halkın ve saray ahalisinin kollarındaki bileziklerden, kenardaki birikintilerine kadar toplanıp İngilizlere süperdretnot siparişi verilmesi ve İngilizlerin bu siparişin son taksitini de alıp sipariş olunan gemilere el koyması; binaenaleyh Osmanlı coğrafyasının çeşitli yerlerinde Osmanlıları savaşın içine çekmek için İngilizlerin yaptığı tahrikler ve yukarıya derç ettiğimiz (ve daha pek çok hadise de buna dâhildir) alıntı da dâhil olmak üzere üst üste cem olan sorunlar adeta Osmanlı’nın savaşın ortasında “muhteşem yalnızlığıyla” baş başa kalmasına sebep olur. Savaş başlamadan yaklaşık 20 gün evvel Büyük antantında kendi ittifakı arasına almadığı Osmanlı, bu yalnızlıktan kurtulmak için Almanya ile görüşmelere başlar ve Almanya ise kendine yarar sağlamayacağı gibi daha da zararı olacak olan hasta adam Osmanlı’nın bu teklifini büyük bir kararlılıkla reddeder. Art arda yapılan görüşmeler netice vermez. Fakat savaş başlamazdan birkaç gün önce Almanya bu politikasını değiştirip Osmanlı ile görüşmeleri kabul eder ve ittifak 2 Ağustos’ta kurulur. Olayın hülâsası ise “Alman hayranı” Jön Türklerin keyfi iradeyle sanki Almanya ile yatıp Almanya ile kalktıkları intibaı uyandıran ve sarf edilen sözlerin asılsızlığını gösterir. Enver Paşa’nın Alman devletlûlerine yaptığı ağır ithamlar ve görüşmeyi reddetmesi de bu meyandadır. Almanlarla ittifakın yapıldığı ilk zamanlar bile Jön Türk hükûmetinin son bir ümitle Büyük antantla yapılmaya gayret edilen ittifak çalışmalarıdır.

         

                    “Türkiye geçen Büyük harbe behemehâl iştirak etmeliydi ve iştirak şekli de ancak devletin yürüdüğü yolda olabilirdi. Harbe giriş zamanı, orduların sevk ve idaresi gibi bazı hususlar münakaşa olunabilse bile prensipte yanlış yoktur.” hükmünde bulunan Atatürk de hükûmetin yaptıklarını bu perspektiften değerlendirir.

         

                    Bir diğer mühim mevzu ise büyük destan Çanakkale üzerinedir. “Şu sıralarda İngiltere ve Avrupa tarihçiliğinde Çanakkale harekâtını çok pahalıya mal olmuş gereksiz bir gösteriş görmek isteyen, bir yıla yakın sürmüş muharebelerin kaybedilmesinin apaçık nedenini Osmanlı ordusunun olağanüstü direnç gücünde görmeyip de en baştaki çıkarma harekâtının yanlış yere yapılmış olması gibi tali nedenselliklere bağlamaya yeltenen, hatta Çanakkale’de yenilgi alınmamış olsaydı dahi bunun önemli bir stratejik sonuçlar doğurmamış olacağını ileri süren çevrelerin oluşturduğu bir anlatının öne geçmeye başladığı görülmektedir.’’ (s.516). Kara ve deniz olmak üzere İngilizlerin yaptığı en büyük çıkarma harekâtı olan Çanakkale Savaşı’nın, Türk ordusunca defalarca mağlûp edilmesi ve Çarlığın yıkılmasındaki en önemli etken olduğu tamamen göz ardı edilir. Ayrıca İngilizlerin en fazla kayıp verdiği cephe olarak da bilinir. Ürdün’de Kut’ül Ammare’de ve pek çok cephede İngilizler, kolay lokma gördüğü Osmanlı ordusu önünde mağlûp olur.

         

                    Şark vilayetleri ıslahat programı ve tehcir konularında da bihakkın ciddi tespitler yapılır ve konunun her iki taraf açısından değerlendirilmesi gözler önüne “adilce” serilir.

         

                    “Adil Hafızanın Işığında” adlı eser bize yıllardır doğru olarak bilinen yanlışları anlatır. Aslında bu yalanların çoğu ecdatçılık yapmaya çalışılırken ecdadın ve altı yüz yılı devirmiş koca devletin acizmiş gibi gösterilmesine sebebiyet verir. Sultan Abdülhamit olsaydı ile başlayan, masonlukla, Alman hayranlığı, tecrübesizlik, ihanet ve dahi envai çeşit iftiralarla yaftalanan İttihatçıların görünenden çok göremediğimiz gibi oluşu hâlen pek çok kimsenin malûmu değildir. Bahsettiğimiz üzere malûm olmayanın yani hakikatin i’lâmı olan bu eserin okunması hem tarihi bilgi ve değerlendirme açısından hem de Türk tarihinin en mühim hadiselerinin pek çoğunun cereyan ettiği bu döneme ışık tutması ve derli toplu bir eser olması bakımından, binaenaleyh en mühimi de millî ve tarihi şuur açısından her Türk’ün okuması gereken mühim bir eserdir. Bizim yazdığımız bu uzunmuş gibi görünen tanıtım yazısı ise kitabı tanıtmaya yeterli olmayıp, en azından ara ara alıntıladığımız bölümler ve bazı yorumlar vasıtasıyla okunmasına vesile olabilir, bu da bizi sevindirir. “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendisinde kuvvet bulacaktır.”

         

         

         


        


        

        [1] Ziya Şakir (Soko), Birinci Dünya Savaşı’na Nasıl Girdik? adlı eserden nakleden Altay Cengizer, s.283.

         


Türk Yurdu Kasım 2015
Türk Yurdu Kasım 2015
Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele