Ritüel, İnsan ve Toplum

Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339

         

        Pagan dönemde pagan, modern dönemde seküler tören ve ayin biçimlerini de içine alan bir kavram olarak ritüel, sanki ibadet kavramından daha kapsayıcı olarak insana dair kutsal ve/veya metafizik içerikli tüm “eyleme” biçimlerini anlatmaktadır. İnsanlık tarihinin her döneminde ritüel rastlanır. Bu durum insanoğlunun ritüelsiz yapamadığı; ritüele muhtaç olduğu anlamına gelmektedir. İnsanın ritüele olan bu ihtiyacı, onun psişik yanı ve aynı zamanda anlam aramaya dair ihtiyacı olarak da okunabilir. İnsan -dini olsun olmasın- metafizik özüne dair inanma ve hissedişlerini, ritüel olarak görünür kılmakta ve yine kendisinin görünür kıldığı bu “eyleme”den hareket ederek kendi içine dönmekte ve bir anlam dünyası inşa etmekte; bundan da huzur duymaktadır. Dolayısıyla insanoğlu, yani bizler, sanki ritüelsiz yaşayamamaktayız. Çünkü baktığımızda insanlığın pagan döneminde de el’an yaşamakta olduğu modern/postmodern durumunda da tablo böyledir. Nitekim grup veya toplumu muhatap alan seküler bir merasim dahi bir kutsallık halesine büründürülerek; yani ritüele dönüştürülerek icra edilmektedir.

         

         

        Ritüel şöyle ya da böyle; şu ya da bu şekilde insanın ruhî/manevî/psişik ihtiyacını karşılayan ve onu rahatlatan/sağaltan bir sonuç üretmektedir. Üstelik -yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi- ritüele ihtiyaç duyan insanın bu ihtiyacının kaynağı bir dış uyaran değil, kendi iç dinamikleridir. Bu açıdan, insanoğlunun ritüel ihtiyacını sadece onun ilkel dürtü ve/veya korkularına bağlamanın öyle çok anlamı ve değeri de yoktur. İnsanoğlunun ritüele olan ihtiyacı, onun programının; yani tabii yapısının bir sonucudur.

         

         

        Bu anlamı ve bu hâliyle ritüele, vahyî olan olmayan tüm dinlerde rastlarız. Ritüeli olmayan bir dinden bahsetmek mümkün değildir. Aksine din sanki ritüel olmadan oluşmamakta, tamamlanamamakta ve müminini de tatmin etmemektedir; edememektedir. Dolayısıyla, buradan hareketle aynı zamanda dinî bir ritüel olan amel, imanın bir göstergesi/emaresi olarak tezahür eder. Çünkü biz mensup bulunduğumuz dine ait bir ritüeli gerçekleştirdiğimizde dine dair o “amel”i işlerken; yani ritüeli icra ederken, kendimiz ve toplumumuz için bir yarar üretmenin yanında aynı zamanda kendimiz için bir anlam da üretmekteyizdir. Bu yararı ve anlamı üretirken aynı zamanda kendi inancımızı da ifade ve izhar ederiz. İşte bu nedenden dolayı tüm dinler, insana sadece akıl ve düşünce üzerinden değil, talep ettiği ritüel üzerinden inşa olunmuş olan bir anlam dünyası sunar.

         

         

        Bu anlam dünyasını insan, hem kendi nefsinde his ve idrak ettikleri (enfüsî) hem de kendisi dışındaki varlık ve olgulardan aldıkları (afakî) idrak ve bunların yorumları üzerinden sorduğu sorulara aldığı cevaplarla gerçekleştirir. Bu mekanizma şöyle çalışır: İnsan bu hususlara dair sorular sorar; dinler de bu hususlarda insanoğluna; onun kendisi ve onu kuşatan çevre hakkında sormadan edemediği bu sorularına anlam ve cevap oluştururlar. Çok tabiidir ki insanoğlunun bu soru konularına dair merak ve bilme arzusu, aynı zamanda felsefenin de merak ettiği ve cevap aradığı konulardır. İşte bu müşterek yanlarından dolayı bir açıdan felsefe ile din aynı şey olarak görünmekte, aynı şey olmakta, aynı çabada bulunmaktadır.[1]

         

         

        İnsanın bu özelliğine bağlı olarak olsa gerek; inanma ve bunun görünür olma hâli arasındaki bağ bakımından, İslâm düşünce tarihindeki Mutezile’nin “Amel imandan bir cüzdür.” hükmünün bir hakikati ifade ettiğini teslim etmemiz gerekir. Çünkü “amel” hiç şüphesiz bir imana işaret eder. Bununla birlikte amel-iman ilişkisinin pozitif olarak tanımlanabilecek bu münasebetinden böyle bir sonuca ulaşmak kolayca mümkünken, acaba bunun tersi de doğru mudur? Yani, “salih amel” imana / mümin olmaya işaret ederken, “salih olmayan amel”, yani günah, imansızlığa mı işaret etmektedir. Bunu söylememiz hem aklen hem de naklen mümkün değildir. Gerçi Mutezile böyle söylemiştir ama Mutezile’nin aşırı olan bu görüşüne karşı kelam ilmi durumun böyle olmadığını; olamayacağını gayet ikna edici biçimde açıklamış ve sistemleştirmiştir. Esasen, kelam ilminde uzman olunmadan da hem kendi nefsimizden hem de çevremizden elde edeceğimiz verilerden, “salih amel”in hiç tartışmasız imanın emaresi olduğu sonucuna varmak kolayca mümkünken, günahın hemen ve doğrudan imansızlığa tekabül ya da işaret ettiği sonucuna varmamız mümkün değildir.[2]

         

         

        Dolayısıyla ritüel insanın metafizik / imanî boyutunun bir tezahürüdür. Bu ise ancak kendisini bir din ya da inanç olarak var kılmaktadır. Ritüele dönüşen seküler merasimler dahi sekülerliğin -kendisiyle çelişir biçimde- metafiziğe dönüşmesinden; yani din gibi olmasından başka bir şey değildir. Dinden ya da din gibi olandan gayrı insan düşünce etkinliği ritüele ihtiyaç duymamakta; kuru bir etkinlik olarak kalmaktadır. Nitekim felsefe her hangi bir ritüel önermez veya istemez. Felsefe tarihine baktığımızda; sistemleşmiş ya da sistemleşmemiş olsun felsefi yaklaşımların hiç birisinde herhangi bir ritüele tesadüf edilmez. Gerçi her ritüelin bir felsefesi vardır veya yapılabilir ama nihayetinde felsefi etkinliğin salt akıl yürütmeden, fikirden ve spekülasyondan ibaret olduğu görülür. Oysa vahyî olsun olmasın tüm dinlerde mutlaka ritüel vardır. Hatta söylemek gerekir ki ritüelsiz bir din görmek mümkün değildir. Bu tablo bizi zorunlu olarak şöyle bir sonuca götürmektedir. Eğer herhangi bir din ritüelsiz ise o en fazla bir felsefedir. Felsefe ise nihayetinde bir akıl yürütmeden ve zandan başka bir şey değildir ve insanı tatmin etmez; edemez. Lâkin felsefenin tabiatı gereği sadece bir akıl yürütme ve zan olması onu değersiz ve faydasız kılmaz. İnsanın anlam inşa etmesinde felsefenin önemi ve katkıları inkâr edilemez. Ancak felsefe ne yaparsa yapsın dinleşemez ve dolayısıyla insanın dine olan ihtiyacına cevap verebilemez. Buradan hareketle ritüelden (yani ibadet ve amelden) yoksun olan din, en fazla felsefe olur ki, onun bu hâli insanın ritüele olan ihtiyacına bir karşılık üretmez.

         

         

        Bu tespit eğer doğru ise bizi bir sonuca götürür ki o da şudur: Ortak ritüeller bir insan topluluğunu aynı şey yapan çok önemli ve değerli sosyolojik imkânlardır. Bu vasfından ve etkisinden dolayı ritüeller, ortak kültürün de en önemli unsurlarını teşkil ederler. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; ritüeller kültürleştiklerinde, bu ritüeller etrafında toplanmış insanları da aynı kültürün mensupları yaparlar. Bu ise millet olmada en elverişli sosyolojik zemini sağlar. Çünkü millet, ancak ortak kültür etrafında ortaya çıkabilir. Kendi içinde ufalanmış ve farklı ritüeller etrafında (veya üzerinde) anlam/metafizik evrenini inşa etmiş çok parçalı insan topluluklarından millet ortaya çıkamamakta; aksine özünde insanları bir yere toplamakta çok fonksiyonel olan ritüeller bu defa millet olgusunun tahakkukunda engeller oluşturmakta veya onu parçalayıcı sonuçlar üretmektedir. Çünkü bu hâlde ortak kültür üretilememekte veya var olan ortak kültür parçalanmaya uğramaktadır. Dolayısıyla bir insan topluluğu / ahali, millet olarak yaşamaya devam edecekse; ortak ritüellere sahip olmalı ve bunları sıkıca muhafaza etmelidir. Ritüellerin en önemli ve en değerli kaynağı dinlerdir. Bu açıdan dinlerde bulunan ritüellerin önemini kaybetmesi ya da tasfiyesi, ortak kültürü ve millet denilen sosyolojik ögeyi de önemsizleştirir veya tasfiye eder.

         

         


        


        

        [1] Bu özelliğinden olsa gerek İslâm geleneğinin altın çağı olarak okunan dönemlerinin inşa edicileri arasında yer alan Farabî, İbn-i Sina ve diğer filozoflar ve bilim adamları, felsefeyi aklen kuvvetli olanlara hitap eden ve dinle aynı amaca ulaşmak isteyen bir faaliyet olarak görmüşlerdir. Onlara göre dinin de felsefenin de faaliyet sahası ortaktır ve farklı yöntemlerle aynı sonuca varmaktadırlar. Bu yaklaşımın tabii bir sonucu olarak peygamberler de aynı zamanda filozofturlar. Yine bunlara göre ritüel kavramının genel kapsayıcılığı içerisinde mütalaa edilebilecek ne kadar insan etkinliği varsa bunların tamamı, sıradan insanlar / sıradan müminler içindir; başta filozoflar olmak üzere seçkin akıllı insanlar için değildir. Dolayısıyla eğer bir dinin mensupları için ibadet anlamında bir takım dini yükümlülükler; yani “eylemeler” var ise bunlar filozoflar ve “yüksek akıl”lar için değildir; bunlar sıradan insanlar içindir.


        

        [2] Belirtmek gerekir ki bu satırların yazarının amacı İslâm geleneğinin en önemli tartışma konularından birisi olan bu bahiste, haddi aşarak ileri geri sözler söylemek değildir. Bu yazının amacı ritüelin insanın algı, kabul ve yaşama biçimindeki önemini anlamaya ve tartışmaya çalışmak; ritüeli olmayan bir dinin ne olacağına dair -eğer olabilecekse- bazı tespit ve teşhislerde bulunmaktır.

         


Türk Yurdu Kasım 2015
Türk Yurdu Kasım 2015
Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele