Haziran’dan Kasım’Türkiye’nin Seçimi Şube Başkanları İstişare Toplantısı Açılış Konuşması

Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339

         

        Türkiye, birkaç yıldır yoğun bir seçim atmosferi yaşadı. Seçmen, 7 Haziran 2015’te iktidar partisine ve muhalefete önemli mesajlar vermişti. 7 Haziran seçimlerinden sonra âdeta hükûmet kurmamak için yapılan nafile görüşmeler sırasında ve sonrasında, terörün yeniden çirkin ve kanlı yüzünü göstermesi, kutuplaşma ve psikolojik ayrışmanın giderek derinleşmesi karşısında Türk milletini ve Türkiye’yi düşünen herkese büyük ve ağır sorumluluklar düştüğü apaçık bir gerçekti. Seçimlerin tekrarlanması sürecinde, bu mesajların özellikle muhalefet tarafından layıkıyla değerlendirilemediği ve önemli bir fırsatın kaçırıldığı aşikârdır.

         

        Tarihte önemli ve büyük dönüşümlerin ancak zuhur eden fırsatların zamanında değerlendirilmesiyle gerçekleştiği açık bir hakikattir. Muhalefet partileri, Türkiye’de kutuplaşma ve psikolojik ayrışmayı yumuşatıp hukuk devletini yeniden inşa etmek istikametinde bir strateji geliştirebilirlerdi, ama bu olmadı. Temennimiz, Ak Parti liderliğinin bu süreci doğru değerlendirip bugüne kadar izlenen gerilim politikası yerine, Sayın Başbakan’ın balkon konuşmasında işaret ettiği çerçevede, bütün milleti kucaklayarak hukuk devletini yeniden inşa edici bir tutum sergilemesidir.

         

        Stratejisini, seçimden sonra koalisyon kurmak yerine yeniden tek başına iktidar olmak amacıyla tekrar seçim yapmak üzerine kuran Ak Parti liderliği, süreç içinde kendisine sarı kart gösteren milliyetçi seçmene terörle mücadelede sergilediği tutumla, Güneydoğuda kaybettiği seçmene de PKK’nın sükûnet ortamını suiistimal ettiğini ortaya koyan bir yaklaşımla cevap verdi. Yeniden tek başına iktidar hedefi ve koalisyon kurmadaki isteksizliği açık olmasına rağmen toplum algısını da iyi yöneterek “istikşafî” koalisyon görüşmeleri yaptı. Buna mukabil özellikle MHP’nin tutumu “hayırcı”lıkla damgalanarak kaybedilen milliyetçi seçmenlerin yeniden kazanılması hedeflendi. Bu süreçte, seçimin hemen ardından, kurucusu ve doğal lideri olduğu partiyi tek parti iktidarı doğrultusunda yönlendiren Sayın Cumhurbaşkanı’nın etkisi de herkes tarafından kabul edilmektedir.

         

        Terör olayları, Suruç ve Ankara katliamlarıyla Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmaya ve Suriye’ye döndürülmeye çalışıldığı algısı, toplumda büyük bir tedirginlik yarattı. Hükûmet, teröristle anladığı dilden konuşmaya başladığına toplumu ikna etti. Ekonomide bazı olumsuz sinyaller de geniş kitleler açısından alarm verici idi. “Kamu düzeni, huzur, refah ve istikrar” kavramlarını odağa koyan Ak Parti, toplum algısını da başarıyla yöneterek hedefine ulaştı.

         

        Seçim sonuçları, Türk milletinin iradesini istikrar ve güvenlikten yana koyduğunu net bir şekilde göstermektedir. Alternatif yokluğu algısı, bu istikrarın adresinin ülkeyi 13 yıldır yöneten Ak Parti olmasını sağladı. Güvenlikçi siyaset diye eleştirilen terörle mücadelenin gerekliliğini hükûmete hatırlatan millî irade, aynı zamanda ülkenin uzun süre geçici hükûmetlerle yönetilmesinden duyduğu rahatsızlığı da açığa vurdu.

         

         

        Yukarıda da ifade edildiği üzere, 7 Haziran seçimleri, 13 yıldır iktidar olan, yıpranan, kendi içindeki çatışmaları kamuoyunun önünde cereyan eden kadrolara karşı halk, diğer partilere iktidara ortak olma fırsatını sunmuştu. 7 Haziran’ı Ak Parti için sonun başlangıcı olarak yorumlayanlar da oldu. Ancak, şurası açık ki, bunun olabilmesi için toplumda yeni bir dip dalganın doğmasını sağlayacak alternatif(ler)e ihtiyaç vardı. İbn Haldun terminolojisiyle, asabiyesi güçlü yeni bir unsurun sahne alması şarttı. Bu olmayınca omurgası kültürel kodlara, millî-manevi değerlere dayanmakla birlikte geniş manada milliyetçi-muhafazakâr seçmen kitlesi, ekonomi ve güvenlik parametreleri çerçevesinde yeniden Ak Parti’ye teveccüh gösterdi. Ak Parti oylarını yüzde 40,8’den yüzde 49,4’e, CHP yüzde 24,9’dan yüzde 25,4’e çıkartırken MHP yüzde 16,3’ten yüzde 11,9’a, HDP ise yüzde 13,2’den 10,7’ye geriledi. Bu defa seçimlere ayrı ayrı giren SP ve BBP seçmeninin önemli bir kısmının da AKP’ye yöneldiği anlaşılmaktadır.

         

        Seçimlerin kazananı açık bir farkla Ak Parti oldu. Diğer partilerin 7 Haziran ve 1 Kasım seçim sonuçlarını ve arada yaşananları çok iyi bir şekilde değerlendirmesi elzemdir. Millî iradenin tecellisini, haklı yönleri olsa da, sadece algı operasyonlarına bağlama kolaycılığı yerine, ortalama yurttaşın temel dert ve sıkıntıları, beklentileri anlaşılmaya çalışılmalıdırlar.

         

        CHP liderliği, koalisyon görüşmelerindeki bütün ılımlı ve olumlu tutumuna rağmen neden aynı oy oranında çakılı kaldığını iyi sorgulamalıdır. Klasik CHP seçmeninin dışına çıkmak için yapılan bütün girişimlerin neden cevapsız kaldığı iyi analiz edilmelidir. MHP’nin oylarındaki gerilemede, bir Ak Parti-MHP koalisyonunun kurulamayacağını düşünen milliyetçi seçmenin bir bölümünün AKP’nin tek başına iktidar olmasını tercih etmesi etkili olmuştur. Bu iki partinin, çelik çekirdeklerinin dışındaki geniş seçmen kitleleri arasındaki geçişkenlik bütün araştırmalarda ortaya konulduğuna göre MHP liderliğinin bundan sonraki stratejisinde bu hususu çok daha dikkatli bir şekilde değerlendirmesi gerekecektir.

         

        Seçimlerde dördüncü olmakla birlikte milletvekili sayısında üçüncü olan HDP eşbaşkanlarının kendilerinin saldırı altında olduğu, hiç kampanya yapmadan bu oyu aldıklarını ifade etmeleri ise milletin aklıyla alay etmekten başka bir şey değidir. Söz gelimi, Diyarbakır’da yüzde 70, Hakkâri’de yüzde 80’in üzerindeki oy oranlarının salt vatandaşların özgür iradesiyle ortaya çıktığı iddiası ne derecede inandırıcıdır? Gönüllü olarak bu partiye oy verenler olduğu gibi oy vermek zorunda bırakılanlar olduğu da herkesin bildiği bir gerçektir. Buralarda HDP’nin mitinglerine ihtiyaç yoktu, YDG-H denilen çeteler vatandaşı usulünce ikna(!) ediyordu. Yeni hükûmetin yapması gereken işlerin başında, bu çeteleri tamamen etkisiz hâle getirmek ve bölge insanını bu tehditle birlikte yaşamaktan kurtarmak olmalıdır

         

        Netice itibarıyla ülkemizi 13 yıldır yöneten Ak Parti, yüzde 50’ye yakın bir oy oranıyla yenidentek başına iktidara gelmiştir. Seçim sonuçlarının hayırlı olmasını diliyor ve bundan sonra ülkemizi bekleyen ciddi sıkıntılar konusunda görüşlerimizi paylaşmayı da bir görev addediyoruz.

         

        Türk devletinin bütünlüğü ve bekası hem içeriden hem de dışarıdan tehdit altındadır. Seçmen davranışında, bu beka endişesinin oynadığı rol kilit önemdedir. Bu durumda, Türkiye öncelikle kendi birliği ve bütünlüğünü tehdit eden terör örgütünü etkisiz hâle getirmeli, sonra da güneyimizden gelen her türlü tehlikeyi bertaraf edecek caydırıcı tedbirleri geliştirmelidir.

         

        Bu çerçevede, seçimden sonra kurulacak hükûmetin temel hedefleri; Türkiye’nin en temel ve acil sorunlarına çözüm getirmek, millî devleti ve millî birliği güçlendirmek “çözüm süreci”nin olumsuz etkilerini bertaraf etmek, hukuk devletinin yeniden inşasını gerçekleştirmek olmalıdır. Türkiye’de millî birlik ve kardeşliği değil, çözülmeyi ve ayrışmayı getirecek yaklaşımların ve sürekli taviz siyasetinin yanlışlığında kesin bir mutabakat sağlanmalıdır.

         

        Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz çözüm sürecinin yeniden başlayacağına dair açıklamalar, gerekli dersin alınmadığı endişesine yol açmaktadır. Türkiye’nin meselelerinin çözüm adresi ne İmralı ne Kandil ne de Oslo’dur. Yeni kurulacak hükûmet, yüzde 98’i Meclis’e yansıyan millî iradeyi dikkate almalı, Meclis dışında mekanizmalara itibar etmemelidir.

         

        Kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı söylem ve eylemlere son verilmeli, hukuk devletinin tahrip edilmesine yol açan yaklaşımlara itibar edilmemeli, suç işleyenlere karşı olağan dışı usullerle değil hukuk içinde mücadele esas alınmalıdır. Yönetimde “adalet, ehliyet, liyakat” ilkelerine sözde değil özde riayet edilmelidir.

         

        Ülkede yaşanan terör eylemleriyle en sert ve tavizsiz şekilde mücadele edilirken bunu, milletimizi oluşturan unsurlardan birine yönelik bir hareket olarak yorumlayan ve gösterenlere karşı da halkımız sağlıklı bir şekilde bilgilendirilmelidir. Biz öteden beri “çözülme”ye yol açacağı endişesiyle yöntemini eleştirdiğimiz “çözüm süreci”ne “barış” kelimesini ekleyenlere itiraz ettik ve dedik ki, bu ülkede Türk-Kürt savaşı yok, kavgası yoktur. Elbette ki problemler olmuştur ve olacaktır. Önemli olan bunları adalet ve hakkaniyet ölçüleri, millî devlet ve üniter yapı içinde çözmektir.

         

        İçerideki hadiseyle iç içe olduğu için Ortadoğu politikasıyla ilgili olarak da belirtmek gerekir ki, Ortadoğu’da yaşanan kargaşadamağdur olanların hepsi bizim kardeş ve akrabalarımızdır. 1990’larda başlatılan medeniyetler savaşının İslam coğrafyasına medeniyet-içi çatışma olarak transfer edilmesi sonucunda, kardeş unsurlar arasına sokulan nifak, uzun vadede sadece büyük güçlerin ve İsrail’in çıkarlarına hizmet edecektir. Son dönemde Rusya ve İran’ın müdahalelerinden sonra bölgede dengeler yeniden kurulmaktadır. Bu alandaki politikamızı, bu temel ve basit gerçeğe göre yeniden gözden geçirip şekillendirmeli, özellikle Irak ve Suriye’deki Türk varlığının geleceği garanti altına alınmalıdır.

         

        Allah, aziz Türk milletinin yâr ve yardımcısı olsun.

         

         

ŞUBE BAŞKANLARI İSTİŞARE TOPLANTISI AÇILIŞ KONUŞMASI*

 

        Değerli Ocaklılar,

         

        Türk Ocakları Genel Merkezi ve Şube Başkanlarının İstişare Toplantısına hepiniz hoş geldiniz.

         

        Geçen yıl bu Eylül ayında istişari toplantı, bahar aylarında da bölge toplantıları gerçekleştirdik. Öncelikle Türkiye ve dünya gündemi hakkında kısaca bazı noktaları vurgulamak istiyorum.

         

        Geçen yılki istişare toplantımızda konuşmama bir yıl önce Ankara’da yapılan bölge toplantısındaki konuşmamdan bir alıntıyla başlamıştım. Burada o kadar uzun bir alıntı yapacak değilim, ama bir hususun altını kalınca çizmek isterim. Özellikle 2011’den sonra Orta Doğu politikasında ve etnik meselede takip edilen politika iflas etmiştir. Biz her iki konuda da zamanında, usul ve erkân dairesinde, Türk Ocağı’nın vekar ve mehabetine yakışan bir üslup ve muhteva ile bu konulardaki tenkitlerimizi ve ikazlarımızı yaptık. Haksız çıkmayı, yanılmayı canı gönülden isterdik. Türkiye’nin büyümesi ve hatırı sayılır bir bölge gücü, bilahare dünya gücü olmasını, Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi tarihini yazan Osman Turan’ın da başkanları arasında olduğu Türk Ocaklılardan daha fazla kimse isteyemez. Gelinen nokta, Suriye’de desteklediğimiz tarafın değil hasım ilan ettiklerimizin, içeride de bölücü örgütün daha kârlı çıktığını gösteriyor. Şöyle demiştik henüz 17-25 Aralık olayları patlak vermeden 2013 yılı Aralık ayı başlarında:

         

        “Hepinizin bildiği gibi, ülkemiz son yıllarda Suriye özelinde Orta Doğu ve İslam dünyasının yeniden dizayn çabaları ile kendi ayrılıkçı terör meselesini çözme konularına kilitlenmiş durumdadır. Türkiye’ye yıllarca ayak bağı olduğu düşünülen meselelerin halledilmesi, Türkiye’nin dünyanın yeni denge arayışları içinde kendi tarihî birikimine uygun yeni roller üstlenme çabasına girmesi doğru bir yaklaşımın ürünüdür. Ne var ki, bu arayışların çok ciddi bir realpolitik zemine dayanması, tarihten ders alınarak karşımıza çıkabilecek zorlukların önceden iyi hesaplanması lazımdır. (…)

         

        İslam dünyası içindeki mezhep ihtilafları dahil çeşitli problem kaynaklarını hin-i hacette tarih arşivinden çıkaran güçlerin düne kadar Türkiye’yi, onları savunduğu için suçlandığı devletlerle bugün iyi ilişkiler kurma arayışına girmesini iyi görmeliyiz. Mesele çıkar meselesidir.”  Burada kastedilen İran idi ve geçtiğimiz iki yılda İran ile Batı ilişkilerinin geldiği nokta ve İran’ın Suriye ve Irak’ta kazandığı mevziler ortadadır.

         

         

        Aziz Ocaklılar,

         

        Son günlerde Rusya’nın Esad rejimini savunmak adına yaptıkları ve Türkiye’yi zor durumda bırakan eylemlerinin bölgede ve dünyada yol açtığı gerginliği hep birlikte yaşamaktayız. IŞİD, büyük güçlerin mücadelesinin bir aracı olarak kullanılmaktadır. ABD, Kuzey Suriye’deki PYD’yi açıkça desteklerken son dönemde Rusya da aynı gerekçelerle PYD’yi kendi yanına çekmeye çalışmaktadır. Böylece, Türkiye’nin güney sınırlarında iki ayrı Kürt yapılanması ortaya çıkacaktır. İsrail’in ve Esad rejiminin çıkarlarına uygun bu yapılar aynı zamanda, paradoksal biçimde ABD, Rusya ve İran’ın da işine gelmektedir. Böylece bölgede Türkiye’nin tahayyül ettiği yeni düzen yerine Türkiye’ye açıkça tehdit teşkil eden bir yeniden yapılanma ortaya çıkmaktadır.

         

        Bu toprakları yönetenler, büyük güçler arası çıkar çatışmalarında bu bölgenin rolünü iyi anlamalıdır. Kutsal Yerler (Filistin) meselesi, Osmanlı’nın zaaf döneminde zamanın büyük güçleri ve onların mahmileri arasında hep bir çatışma mevzuu olagelmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında bölgenin stratejik önemi ve kutsal yerler sorununa bir de petrol eklendi. Türkiye’yi yönetenler uzak ve yakın tarihi iyi bilecekler, bilmek zorundalar. Mısır-Suriye coğrafyası ile Anadolu coğrafyası arasındaki tarihî-jeopolitik ilişki ve çelişkileri, İran coğrafyasının devletleri ile Anadolu coğrafyasının devletlerinin bilhassa Irak ve sonra da Suriye, Yemen gibi yerlerdeki rekabetini iyi bilmelidirler. Mısır meselesinin Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki seyrini öğrenmek zorundalar. Kürtler üzerinden ne yapılmak istendiğinin bilincinde olup olmadık hayaller peşinde bu ülkenin, bu milletin psikolojik ayrışmasına iyi niyet taşları döşememelidirler.

         

        PKK, KCK ve uzantısı olan parti yöneticileri aslında, “çözüm süreci” boyunca, zaman zaman gerçek niyetlerini açığa vurmaya devam etmişlerdi.

         

        30 Mart 2014 mahalli seçimlerinden sonra belediye başkanlıklarını kazandıkları yerlerde özerklik inşası için faaliyetlere başlayacaklarını ilan ettiler. Gerekçeler arasında sayılan bazı hususlar, Türkiye’de yürütülen sürecin ilk aşamalarından itibaren dile getirilen kimi kaygı ve eleştirileri hatırlatıyor. Örneğin Gülten Kışanak, özerkliği niçin gündeme getirdiklerini açıklarken şöyle anlatıyordu:

         

         “Kürtler önce bir varlık, kimlik mücadelesi sürdürdüler ve bu mücadeleyi kazandılar... Şimdi o zaman Kürtler bir halk olarak varsa kendini yönetme hakkı da vardır. Bu nedenle artık özyönetim, statü, demokratik özerklik diye tanımladığımız şey, aslında bir halkın kendisini yönetme hakkı. Kürt halkı açısından baktığımızda bunun koşullarının oluştuğunu ve uygulanabilir olduğunu görüyoruz. Demokratik özerkliği biz inşa edebiliriz, devlet buna hukuksal olarak bir yanıt vermese de öz gücümüze dayanarak bunu inşa edebiliriz diye bir iddiayla ortaya çıktık... Tabi daha gerçekçi bir proje diye buna bakmamıza neden olan gelişme de Rojava’daki gelişmelerdir.”

         

        Kışanak’ın sözleri, kimlikle ilgili sorunların çözülmesiyle ucu bağımsızlığa kadar gidebilecek siyasi statü taleplerinin azalacağı tezinin aldatıcılığını açıkça göstermişti, ama bazıları inatla gaflet uykusundan uyanmamaya azmetmişti. Nitekim HDP’nin barajı aşarak 80 milletvekili kazandığı 7 Haziran seçimlerinden sonra belirli yerlerde, belediye başkanları eliyle özerklik, kanton vb. ilanları gerçekleşti. Suriye’deki tecrübe, ayrılıkçı Kürtçüleri cesaretlendirmiştir. Ama bir şeyi unutuyorlar. Türkiye Suriye değil. Türk devleti binlerce yıllık bir geleneğe dayanıyor, Suriye ise Sykes-Picot düzeninin icat ettiği yapay bir devlettir.

         

        Buradaki hadiseleri anlamak için Güneri Civaoğlu’nun defalarca hatırlattığı ve 17 Eylül 2015’teki yazısında tekrarladığı bir hatırasını burada da tekrarlamak istiyorum:

         

        “Birinci Körfez Savaşı sırasında Suudi Arabistan’daydım. Bizim büyükelçi, ABD’nin büyükelçisine rica etti. Amerikan kuvvetlerinin komutanlığından ‘bilgilendirme’ randevusu aldı. Amerikalılar büyük bir oteli ‘komuta merkezine’ dönüştürmüşlerdi. Beni bir Amerikalı Yarbay aldı, duvarında Orta Doğu haritası asılı, brifing odasına götürdü. Akıcı ve düzgün Türkçe konuşuyordu. Daha önce Ankara’da görev yapmış. Saddam Hüseyin’e karşı yapılmakta olan hava harekâtını, başlayacak kara savaşını anlattı. Sonra... Mealen şu garip lafları etti. Çok ciddiydi... ‘Biz savaştan sonra buralardan çekileceğiz. Geride bıraktığımız silahlar özellikle Kuzey’de Kürtler tarafından ele geçirilecek. Silahlanan Kürtler Türkiye’den toprak isteyecek. Ya istedikleri toprakları vereceksiniz ya da savaşacaksınız.”

         

        Geçen yılki konuşmamda şunu net bir biçimde söylemiştim:

         

        Bugün, sürecin başında pompalanan havanın aksine PKK ülke topraklarında gücünü arttırmış, Irak’taki silahlı unsurlarını güçlendirmiştir. Şimdi IŞİD ile mücadele bahanesiyle adeta kahraman ilan edilmektedir. Vaka-i adiye hâline gelen yol kesmelere, bayrak indirme, sayıca az olsa da, güvenlik güçlerini ve PKK muhaliflerini hedef alan adam öldürme eylemleri eklenmiştir. Mahalli seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri bölgede PKK’nın baskısı altında gerçekleşmiştir. Ülkenin Genelkurmay Başkanı çözüm sürecinin yol haritası hakkında bilgi sahibi değildir. Hükümet üyelerinin çoğunluğunun da bazı genel hususlar dışında bu konuda bir fikri yoktur.

         

        Bugün başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere devletin ve hükümetin üst düzey yetkilileri çözülme sürecinde PKK’lıların yaptığı yığınak ve hazırlığın sorumlusunu arıyorlar? Ama hepimiz biliyoruz: Bütün bunlara çözüm sürecine bir zarar gelmesin diye göz yumuldu. Bu süreçte rol alanlar hakkında ileride takibat yapılmasın diye düzenlemeler yapıldı. Çok söyledik. İleride saflık etmişiz dememek için dikkatli olun, PKK’nın, Apo’nun ipiyle kuyuya inilmez diye… Heyhat, bizler ve bizim gibiler çözüm ve barış karşıtı olarak suçlandı.

         

        Biz “barış” kelimesine de karşı çıktık. Dedik ki burada bir Türk-Kürt kavgası yok. Ayrılıkçı-bölücü bir terör örgütü ile devlet güçlerinin mücadelesi var. Dünün çözümcülerinin büyük bir kısmı bugünlerde PKK’ya lanette, teröre karşı slogan atmada bizleri solladı. Keşke bu konuda sabit-kadem, istikrarlı olsalar. Biz diyoruz ki terörle ve terör örgütüyle tavizsiz bir mücadele ilke olmalıdır. Ülke genelinde, yurttaşlar arasında, varsa bir takım problemler bunlar demokratik hukuk devleti ilkeleri içinde çözülür. Ancak Türk milletini etnik ve mezhebi gruplara bölmek, Türk millî kimliğini arka plana atıp sürekli etnisite, din ve mezhep üzerinden konuşmak yanlıştır. Maalesef bu yanlış hâlâ devam ettiriliyor. Devleti yönetenler Türk kavramını, milletin adı olarak değil, adını vermedikleri milletin unsurlarından (Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Arnavut vb.) biri olarak zikrediyor. Yani, tarihine ve talihine hükmettikleri devletin ve milletin mahiyetini bilmiyor ve anlamıyorlar. Bu anlayış ve söylemle millî birlik sağlanamayacağı gibi millîlik iddiasında da bulunulamaz.

         

        Bu topraklarda bin yıldır mayalanan kardeşlik, etnik köken ve mezhep ayırımı yapmadan “Hep Birlikte Türk Milleti” olduğumuz gerçeğini haykırmamız demektir. Böyle bir birlik dili yerine, milleti etnik dilimlere ayırarak farklılıkları sürekli derinleştiren etnikçi bir dili kullananlar “tek millet” kavramının mana ve muhtevasını hiç anlamamış demektir. Bu vesile ile devlet adamları ve siyasilerimizin Nobel ödülü alan değerli bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar’ın ders niteliğindeki açıklamalarını iyi okumalarını dilerim. Mardinli bir aileye mensup bu değerli bilim adamı şöyle diyor:

         

        “BBC’nin bana sorduğu ilk soru, ‘Siz Arap mısınız?’ oldu. Ben Türk’üm, o kadar. Mardin’de doğmuşsam, Cizre’de de doğmuşsam, Kars’ta da doğmuşsam ben Türk’üm. dedi.

         

        Aziz Ocaklılar,

         

        Türkiye’de birkaç yıldır yaşanan gelişmeler maalesef millî birliğimizin sadece etnik, mezhebi hatlarda yara almasına yol açmakla kalmadı; hukuk alanında yaşanan çeşitli gelişmeler, devletin temeli olan adaletin ağır bir darbe almasına, toplumda adalet duygusunun zayıflamasına yol açtı. Gerek Balyoz ve Ergenekon gibi davalarda gerekse 17-25 Aralık soruşturmaları ve sonrasında yaşanan “paralel yapı” olayında hukuk ve yargı mekanizması, daha derin ve başka alanlardaki çatışmaların aracı olarak kullanıldı ve kullanılmaktadır. Bağımsız ve tarafsız yargı idealinden çok uzağındayız. 2010 öncesinde de yargı sisteminde, özellikle yüksek yargıda belirli odakların etkisiyle yargı cinayetleri işlenmişti. Buna karşı “vesayet rejimi”ni kaldırma adıyla yürütülen mücadelenin tarafsız, adalete riayetkâr bir yargı mekanizması meydana getirdiğini söylemek mümkün değildir. Türkiye, behemehâl “mülk”ün temelinin adalet olduğu gerçeği ışığında hukuk sisteminde ve yargıda meydana gelen bu tahribatı gidermelidir.

         

        Haziran seçimlerinden sonra yaşanan hükümet kurmama çalışmaları başarıyla sonuçlanmış ve 1 Kasım’da yeniden seçim kararı alınmıştır. Bu süreçte yaşananlar tarihimize ibret sayfaları olarak geçecektir. Türkiye’de mevcut Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu altında, siyasetimizin gerçeği bir “Liderler Demokrasisi” oluşudur. Zaten kuvvetli bir siyasi şahsiyet olan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığını, Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin de etkisiyle adeta parti siyasetinin en önemli aktörlerinden biri, hatta birincisi hâline getirmiştir. Türk milletinin birliğini, Türk devletinin mehabetini temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamının gündelik parti siyasetinin bir unsuru hâline gelmesinin hayırlı sonuçlar doğurmasını beklemek gerçekçi değildir. Temennimiz, Kasım seçimlerinden sonra siyasetin normalleşmesidir.

         

        Etnik bölücü terör örgütünün uzantısı olan siyasi partinin, çeşitli odakların da parlatma ve destekleriyle oy oranını neredeyse ikiye katlaması, bazılarının beklediği gibi yumuşamaya değil tam tersine, iyice şımaran ve Suriye’deki kazanımlarını tahkim etmek isteyen terör örgütünün savaş ilan etmesine yol açtı. HDP’nin Türkiye partisi olduğu, Meclis’te sağlayacağı güçlü temsille sözde Kürt sorununun daha rahat çözüleceği gibi masallara inanmamızı isteyenler şimdi de savaşı PKK’nın değil devletin ya da Cumhurbaşkanının başlattığını iddia ediyorlar. Cumhurbaşkanının AKP’nin kaybettiği “Kürt oyları”nı telafi için milliyetçi bir söylemi benimsediği ve çözüm masasını devirdiği argümanı bazılarına göre inandırıcı olabilir, ama olayların kronolojisini iyi takip edenler çatışmalar başlamadan önce PKK’nın önde gelenlerinin yaptıkları açıklamaları biliyorlar. Çözüm süreci aymazlığının şımartıp özellikle Kuzey Suriye’de ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı yerlerinde alan hâkimiyeti sağlamasına yardım ettiği PKK ve YDG-H devrimci halk savaşı ilan etti. Hiçbir devlet böyle bir isyana, böyle bir kalkışmaya seyirci kalamazdı. Bu süreçte, çoğunluğu PKK’lıların kurduğu kalleş bomba ve mayın tuzaklarında ve pusularda olmak üzere 150 civarında vatan evladı şehadet şerbetini içti. Allah onların mekânını cennet, şehadetlerini mübarek eylesin.

         

        HDP sözde eş başkanı, kompleksli ve gayrı millî çevrelerin gözdesi bir zat, operasyonlarda öldürülen bir teröristin cesedinin sürüklenmesi ve benzeri birkaç örneği zikrederek unutmayacağız diye tehditkâr mesajlar veriyor. Biz de, unutmayacağız: Eşinin yanında infaz edilen binbaşımızı, uykuda infaz edilen polislerimizi, mayınlı tuzaklarda şehit edilen Mehmetçiklerimizi, üzerine benzin dökülerek yakılıp kül edilen polisimizi, PKK’nın katlettiği bebekleri, çocukları, gençleri, kadınları, doktorları, hemşireleri, öğretmenleri, şoförleri, işçileri, hiçbirini unutmayacağız.

         

        Ama bakınız: Dün “Analar ağlamasın” diyerek Türk milletini psikolojik bombardımana tabi tutanların büyük kısmı bugünlerde bizlerden de daha ateşli bir şekilde teröre lanet nutukları çekiyor. Biz, yukarıda da belirttiğim gibi, o zaman da şimdi de aynı şeyi diyoruz: Bu vatanda kardeş kavgası istemiyoruz, ama millî birliğimizden ve devletimizin bütünlüğünden asla ve kat’a fedakârlık etmemizi de kimse beklemesin. Çünkü bu topraklar şehitlerin kanlarıyla kazanıldı ve muhafaza edildi. Onların razı olmayacağı bir çözüme Türk milleti kesinlikle rıza göstermeyecektir. Devleti yönetenlerin de buzdolabını, askıyı bir yana bırakıp terör ve teröristle kararlı mücadele yürütmeleri, ülkede yaşanan problemleri demokratik hukuk devleti çerçevesinde çözmeleri gerekir. Bölücü ve teröristlerin, terör ve şiddet yoluyla devletten istediklerini alabildiği gibi bir duygunun toplumu etkilemesine asla izin verilmemelidir. Çözüm sürecindeki en vahim hatalardan biri de bu olmuştur. Bölgede devletin yanında yer alan, kardeşliğe halel gelmesini istemeyen unsurlar da adeta devletin kendilerini PKK’nın insafına terk ettiği duygusuna kapılmış, kimi yerini yurdunu terk etmeyi kimi de terör örgütüne boyun eğmeyi tercih etmiştir. Temmuzdan beri yürütülen mücadelenin anlamlı ve kalıcı olmasının ilk ve en önemli şartı, devletin bu konudaki kararlığını tavizsiz bir şekilde sürdürmesidir.

         

         

        Aziz Ocaklılar,

         

        Arap Baharı adı altında, Müslüman dünyasını iç savaşlara ve kanlı çatışmalara gark eden gelişmeler yeni bir evreye girmiş durumdadır. İran ve Rusya’nın artan etkisi, Türkiye’nin izlediği politika yüzünden kaybettiği itibar ve taşımak zorunda kaldığı ağır yükler hepimizin malumudur. Bu noktadan sonra Türkiye adımlarını daha dikkatli atmak, medeniyet dünyamıza karşı sorumluluk duygusunu realpolitikle mezcetmek zorundadır. Dış siyasette, tarihe ve millete karşı yüksek sorumluluk duygusunu serinkanlı, gerçekçi ve ileri görüşlü politikalarla sentezlemeliyiz. Yaşadığımız coğrafyanın tarihi ve jeo-stratejik gerçekleri ışığında hareket etmeliyiz.

         

         


        


        

        * 10-11 Ekim 2015, Bolu/Gerede

         


Türk Yurdu Kasım 2015
Türk Yurdu Kasım 2015
Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele