Orhan Türkdoğan’ın Bir Açıklaması

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

            3 Ağustos 2009  

         

        Sayın

        Derya Sazak,

         

        Dün bir meslektaşım tarafından, Milliyet’ in Haber sitesinden şahsıma yollanan bir iletide:”İsmail Beşikçi Kimdir” başlığı altında kaleme alının bir yazınızda: ”Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde sosyoloji asistanı iken ayni bölümde sosyoloji doçenti olan Orhan Türkdoğan tarafından, Marksist propaganda ve bölgecilik yaptığı gerekçesiyle ihbar edilen Dr. İsmail Beşikçi, 12 Mart 1971 döneminde Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılanır. Üniversite ile ilişiği kesildikten sonra cezaevi günleri başlar” kaydını düşmüş bulunuyorsunuz.

         

        Buyurursunuz ki “Hakkı tenvir ukul için haktır”. Beşikçi, ben Dr. Asistan iken sosyoloji dalında açılan bir asistanlık kadrosuna, dönemin rektörü Prof. Dr. Osman Okyar tarafından 1965 yılında atanmıştır.1965-1971 yılları arasında, Beşikçi ile tam altı yıl birlikte çalışmışız. En ufak bir tartışmamız olmamıştır. 1967 yılında Doçentlik unvanını da aldıktan sonra da hem Profesör hem de Sosyoloji Kürsüsü Başkanı olarak(1971) bu birlikteliğimiz devam etmiştir.

         

        Bildiğiniz üzere, Beşikçi SBF kökenli, ben ise Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyoloji-Felsefe ve Antropoloji bölümü mezunuyum. Uzmanlık alanlarımız birbirinden farklı. Beşikçi, askerliğini yürüttüğü dönemlerde Alikan aşireti arasında bulunmuş, bana doktorasını onlar arasında yapacağını, izin vermemi talep etmişti. Durumu dekanlığa bildirerek, iki yıllık bir izin süresini kendisine kazandırdım. Bu iki yıllık süre içinde hem Ziraat Fakültesinde Köy Sosyolojisi, Toplum Kalkınması, hem de Fen-Edebiyat Fakültesinde Sosyolojiye Giriş derslerini tek başıma yüklenmek durumunda kaldım.

         

        Beşikçi, Alikan aşireti üzerindeki tez çalışmasını bitirdikten sonra,1967’de SBF Doktor unvanını aldı. Bu tarihten itibaren 1971 yılına kadar dört yıl birlikte çalıştık. O, Dr. Asistan ben ise Doçent unvanını taşıyordum.

         

        1968’ler kuşağının bilinen karmaşa döneminde, Erzurum’un kendine özgü kültür değerleri, inanç sistemleri ve Marksizm’e bakış açıları nedeniyle, Atatürk Üniversitesi, sağ-sol öğrenci gruplarını çatışma odak noktasına getirmişti... Hatta zaman zaman yurtlar halkın da katılımıyla taşlı sopalı bir arenaya dönüşmüştü. O dönemin basın organlarında bu oluşumları rahatlıkla izleyebilirsiniz. Türkiye genelinde artık üniversiteler ideolojik bir kutuplaşmanın içindedir.

         

        Tam böyle bir ortamda Beşikçi, doktorasını verdiği günün ertesi günü Erzurum’a dönüyor. Bir rastlantı olarak, İşçi Partisi’nin Doğu Mitingi için Erzurum’a gelen Behice Boran ve Sadun Aren’i odasına davet ediyor, birlikte oluyorlardı. Bu durum, öğretim üyeleri arasında önemli oranda gerginliklere yol açıyor. Ben kendisine, kelam-ı kibarla bu tür politize olmuş kişileri üniversiteye almamasını, ancak evine davet edebileceğini, aksi takdirde gergin ortamların üniversite bünyesinde derin yarılmalar açmasına neden olabileceğini hatırlatmama rağmen Beşikçi, beklemediğim bir anda: ”Bu kişilerin hocaları olduğunu, kendileriyle birlikte olmasının doğal hakkı olduğu ileri sürerek bana ilk kez tepkide bulundu. Artık Beşikçi kendi başına bir buyruktu. Fakülte içinde Marksist-Kürtçü bir kadro oluşturarak, ideolojik alanda kutuplaşmaları daha derinleştiriyordu… Hatta ortam daha da ileri gitmiş, o dönemin tüm üniversitelerinde gözlendiği gibi, Atatürk Üniversitesi de siyasal bölünmenin eşiğine gelmişti. Marksist ve Siyasal Kürtçülük akımları ile ülkücü gruplar arasındaki kutuplaşmalar, öğretim elemanları arasında da kimlik ayrışımını gündeme taşıyordu. Tüm bu gergin ortama rağmen Beşikçi, kutuplaşma davranış kalıplarını sürdürmüş, Rektörlük, Dekanlık ve Bölüm Başkanlığı uyarılarını da dışlayarak, Marksist ve Kürtçü propagandalarını sürdürmüştür. Yine de 1967-1971 yılları arasında hakkında en ufak tahkikat açılmamış, sadece sözlü ve yazılı uyarılarla gereken hatırlatmalar yapılmıştır. Ancak, propagandist eylemleri Rektörlüğü de rahatsız ettiği için hakkında soruşturma açılmış ve 1971 yılında Senato kararı ile görevine son verilmiştir.    

                  

        Ülkemizi ve milletimizi bölen Marksist ideolojilere, toplumsal aktörlerine ve Siyasal Kürtçü akımlara hoşgörü ile yaklaşmak, 1810’lardan beri iç ve dış düşmanların koalisyonu yolu ile ülkemizi Kürtçülük akımı altında bir federasyona doğru götüren bölücü bir zihniyete, bilimsel bir kurumda zemin hazırlamak demektir.

         

        Beşikçi’nin Üniversitemizden kimliğinin silinmesinden sonra, Beşir Atalay ve Zeki Aslantürk adlı iki asistanı sosyoloji dalında görevlendirdim. Her ikisi de yasal bir çizgide hizmetlerini sürdürmüş ve Profesörlüğe kadar yükselmişlerdir. Biri bugün İçişleri Bakanı, öteki de Marmara İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi öğretim üyesidir.

         

        Beşikçi gibi, PKK ve yan örgütlerinin hayranı, Türk ulusu düşmanı, Kürt fetişizmini yönlendiren Siyasal bir Kürtçünün üniversitemizdeki hegemonyasına son verilmiş olması, akademik bir kuruluş için bilimsel bir kazanç olmuştur. Bunda benim de bir rolüm varsa, gurur duyarım… Siyasal Kürtçüler ve medya uşağı hainler eleştirilerini sürdürebilirler. Zaman en büyük hakem olacaktır… Artık adı, Siyasal Kürtçü yöneticiler tarafından Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinden tutunuz da hemen hemen hayal ettikleri malum federasyon bölgelerinin tüm coğrafyasında caddelere, meydanlara verilmektedir. Tacı sevenlerinin başına kutlu olsun.

         

        Beşikçi, Kürt kavramı ve Kürt sosyolojisi yerine, bakış açısını siyasal bir arenaya dönüştürmüş; günümüz sosyolojik deyimi ile entelektüel haindir (intellectual Betrayal). Sizlere, yayınlarından birkaç örnek vermek suretiyle, bu kimliğini belirtmek de isterim. Yedisinde ne ise yetmişinde de o olan Beşikçi’yi, böylece daha da yakından tanımış olacaksınız. Kendini Keşfeden Ulus: Kürtler adlı 1993 yılında Yurt Kitap Yayınları arasında piyasaya sürülen bazı pasajları, adı geçen kitabının 216. sayfasından aynen sizlere aktarıyorum:

         

        a.”Kürt halkının kökünü neden kurutmak istiyorlar? Çünkü gerillanın kaynağı halktır. Gerilla Kürt halk yığınları içinde büyümektedir, gelişmektedir. Halk yığınları şu veya bu nedenle yok edildiği zaman, gerilla da yok olacaktır. Halk denizdir, gerilla balıktır. O halde, Kürdistan’daki Kürt gençliği gerillaya katılımın yanında, Kürt halk yığınlarıyla organik bağlarını da zenginleştirmeye, güçlendirmeye çalışmalıdır. Gençlerin gerillaya yoğun katılımıyla ilgili olarak şu gözlenebiliyor: Gençler artık (Türk ordusu mu, Kürt ordusu mu) konusunda tercih yapan bir konumu aşmışlardır. Gerillaya kolaylıkla, büyük bir iç huzuru içinde katılmaktadırlar. Hatta espri bile yapılıyor: Türk ordusunda iki yılda terhis oluyoruz. Kürt ordusundaysa terhis yok; sürekli askersiniz, demektedir”(s.216). Beşikçi, gerilla ve örgüt sosyolojisine derin boyutlar kazandırmayı sürdürmektedir. Bu defa da illegal PKK ve DDKO örgütlerine destek vermekte ve onların eylemlerini övmekten çekinmemektedir:

         

        b.“Devrimci Doğu Kültür Ocakları bir gençlik örgütüdür. İstanbul, Ankara gibi merkezlerde Kürt öğrencilerini örgütlemeye çalışıyorlar. Ayrı bir bülten çıkararak, Kürdistan’daki gelişmeleri anlamaya ve anlatmaya çalışıyorlar. Komando zulmüne karşı tavır geliştiriyorlar(….) Bu kazanım ve dönüşmelerde PKK’nın düşüncesinin ve eyleminin çok büyük rolü var. Belirleyici bir rolü var. Bu düşünce ve eylemin işçi sınıfı ideolojisiyle donatılmış devrimci bir düşünce ve eylem olduğu bilinmektedir (….)Bunların, günahlarıyla, sevaplarıyla önemli bir birikim oluşturduklarını biliyorum. Fakat nitelik değişikliğini sağlayan esas güç PKK’ dır(s.197).

         

        Beşikçi ihanet çemberini giderek genişletmekte, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk insanını, Türk basınını eleştiri yağmuruna tutmakta, devlet kademelerinde görev almanın Kürtlüğü inkâr anlamına geleceğini belirtmekte, Marksizmi de halkların kurtuluşu anlamında bir fetişizm haline getirmekte, hatta devlette görev almanın Kürtlüğe ihanet olabileceğini belirtmekten çekinmemektedir:

         

        c.”Türk sosyal demokrasisi ırkçıdır, sömürgecidir. Günlük basın ırkçıdır ve sömürgecidir. Türkiye’ de ırkçı sosyalistler sömürgeci demokratlar pek çoktur. Marksist sol ise Kürt hareketlerine paralel olarak kendini yenilemektedir.(…) Devlet kademelerinde görev almanın, Kürtlüğün inkârı koşuluna bağlandığını belirtmeye çalışıyorum. Kürtlerin nasıl davranmaları gerektiği konusunda herhangi bir önerim yok”(s.55). Beşikçi, görüşlerini sürdürmekte ve dönemin Siyasal Kürtçü örgütü HEP partisi ile PKK “ya olan tutumlarını da şu satırlarla kamuoyuna sunuyordu:

         

        d.”19 Eylül 1992’de Ankara’ da HEP’in İkinci Olağanüstü Kurultayı toplandı. Bu Kurultaya katılanlar gün boyunca, devamlı olarak,(Biji APO) gibi sloganlar bağırdılar. HEP’e ilişkin hiçbir slogan duyulmadı. PKK’nın, Başkan APO’nun, Kürt toplumunun, Kürt insanlarının hayatında çok büyük bir yeri olduğu açıktır”(s.340). Siyasal Kürtçüler, kendilerine ait bir ütopyaya sahiptirler. Bu da Fırat ve Dicle nehri arası Mezopotamya’dır. Mezopotamya Kürdistan’dır. Nitekim Abdullah Öcalan’ın Mezopotamya adlı iki ciltlik yayını da bu tezi savunmaktadır. Kürdistan, günümüzde Kürt halkının hayal ettiği bir coğrafyadır. Beşikçi’ de bu görüşe aşağıdaki görüşleriyle destek vermektedir:

         

        e.”Kişi olarak, bağımsız, demokratik ve birleşik bir Kürdistan’dan yanayım. Kalıcı ve sağlıklı  çözümü burada görüyorum”(s.339).. Bir diğer örnek de illegal PKK örgütünün Kürdistan’daki savaşının yasallığı tezini savunan pasajlardır. Bu hususta, Beşikçi şu görüşleri ileri sürüyordu:

         

        f. “Kürdistan’da ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesi geliştikçe, gerillanın başarıları arttıkça, Türk aydınları, Kürt sorununa karşı daha yoğun bir şekilde yöneliyorlar. Buna rağmen, Türk aydınları her zaman, devletin temel değerlerinin, resmi ideolojinin yaygınlaştırmaya çalıştığı temel değerlerin yanında yer alıyorlar(…) Hâlbuki Kürdistan’da ve Kürt toplumunda gelişen milliyetçi hareket, devrimci ve demokratik bir harekettir. Çünkü Türk ırkçılığına ve sömürgeciliğine karşı, insan hakları eşitlik, ulusal onur, özgürlük gibi çağdaş değerleri savunmaktadır. Irkçı ve sömürgeci yöntemlerle gasp edilmiş hakları, baskı altındaki ulusal değerleri yeniden kazanmanın çabası içindedir”(s.169).

         

        Başlangıçtan beri, sadece bir yayınından aktardığımız 6 örnek olay, İsmail Beşikçi’nin,  PKK ve benzeri terör ve şiddet olaylarından tutunuz da Kürdistan ütopyasına yönelik tutum ve zihniyetinin, Türk ulusunun birlik ve varlık felsefesine karşı nasıl hainane bir davranış içinde bulunmasını açıklaması bakımından ibret verici olsa gerek. Benim, bir Türk aydını olarak, Siyasal Kürtçü akımların kundakçılığını yapan toplumsal bir aktörün, akademik kuruluşlarda görev yapmaması hususunda eğer bir dâhilim olmuşsa, bundan da onur duyarım.

         

         


Türk Yurdu Kasım 2009
Türk Yurdu Kasım 2009
Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele