Ergun Göze Bey’in Ardından...

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

        “Yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım...” Öyle değil be dostum, ballar balını bulanlar benim boş kovanı neylesin... Artık bal da satılmaz bu çarşıda, yağ da... Balın hası başka diyâra, yağın safı öte yana geçti...

         

        Sabah vaktiydi, saat 11’e geliyordu... Can Hocamız Ahmet Yüter uğramıştı vakfa. Bir mesele vardı. Bunu dün akşam telefonla halletmiştik hâlbuki... “Sadece onun için uğramadım. Allah hayretsin, seni dün gece rüyamda gördüm. Vefat etmiştin. Çok güvendiğim bir Hocama sordum. ‘Ömrü uzadı...’ dedi. Rahatladım.” Sarıldık birbirimize, sonra vedalaştı, gitti.

         

        Öğle vakti... Odadayız. Sağımda Şerif Aydemir ağabey, karşımda Dursun Gürlek Hoca... Sohbet ediyoruz. Cumartesi günkü Münevver Ayaşlı ve Mehmet Çınarlı toplantısını konuşuyoruz. Bir anda Murat Oktay içeri girdi ve “Ergun Bey vefat etmiş...” dedi. Bir anda, bir çırpıda, bir lâhzada ağızdan çıkan ve yayılan sözler: “Ergun Göze vefat etmiş!...” 

         

        O anda donup kalmalar, hayretten ağızların açık kalışı, şok hâli... Dakikalar geçiyor. Yerimizden kımıldayamıyoruz. Hakikat bu... Ama olur a!.. İnanmazsınız bazı şeylere, daha doğrusu inanmak istemezsiniz. Belki bir yanlışlık olmuştur, hataen duyulmuştur, yanlış anlaşılmıştır diye düşünürsünüz. Onun içindi çırpınışım, bu düşünceyleydi aranışım... “Sinan Bey’i mi arasam?...” En iyisi Boğaziçi Yayınları’na telefon etmek... Akın Bey’le konuşayım. Aradım da. Akın Bey yok, başka biri çıktı... Sordum.

         

         

        “Komada imiş...” dedi. Bazen “komada olmak insanı nasıl da sevindirebiliyormuş....” Öyle ya “ölüm” haberinden çok daha ehven bir haber “komada olmak...”

         

        Sinan Beyi aradım sonunda. Dışarı çıkmıştı, ama sekreterden acı haberin teyidini almıştım. Sonra Talat Beyle görüştüm. Evet Ergun Bey öğle sıralarında fenalaşmış ve hastaneye kaldırılırken yolda Hakka yürümüştü. Artık emareler kesin, işaretler doğru, haberler aynı... Oğlu Mehmet’i arayayım dedim. Ergun Beyin torunu Şamil’di karşıma çıkan. “Babam, dedemlerde” dedi. Nihayet asıl merkezi, birinci adresi arama cüretinde bulundum. Karşımda kızı Zeynep Hanım... Hüzünlü bir ses ve mutlak hakikate razı oluş... Ne  denir, ne yapılabilir, teslimiyetten başka... Ergun Göze vefat etmiş, ebediyete doğru yola çıkmıştır.

         

        Böyle zamanlarda herkes üzülür, kimi gözyaşı döker, kimi de tenhalara kaçar. Ama benim metin olmam lâzım. Çünkü görev başlıyor. Vefatlar en yakınlardan başlayarak çevreye, dostlara duyurulmalı. Mustafa Demirci’yi aradım, Sanatalemi.net’in duyurular bölümüne eklettim, sonra haberi hemen hazırlayıp kendisine yolladım. Basına, dernek üyelerine, yazarlarımıza, editörlerimize ve bütün tanıdıklara yollamasını istedim. Telefonlara başladım ondan sonra. Basındaki dostlarımdan başladım. Zaman’dan Ali Çolak yoktu, yerinde Musa İğrek vardı, söyledim. Bünyamin Yılmaz’a haber ulaştırdım. Anadolu Ajansı’nda Ekrem Kaftan’a bilgi verdim. Haberi bütün gazetelere,  televizyonlara, radyolara ve internet sitelerine geçsin diye... Hürriyet’te Yalçın Bayer’e başsağlığı diledim. Ahmet Özdemir evdeydi, duydu ve üzüldü. Sonra Bizim Gazete’den Bekir Aydın geldi, görüştük... Türk Edebiyatı Vakfı’ndan Cemal Aydın Beyi aradım, haberi vardı. Turan Yazgan Hoca benden duydu ve çok üzüldü. Yazarlar Birliği’nde Özlem Hanıma haber verdim arkadaşlara ulaştırsın diye... Ötüken, Dergâh ve Erdem Yayınları’na, Kitabevine, Damla Yayınları’na, Alioğlu Yayınevi’ne ulaştım... Mehmet Varış’ın haberi olmuştu, Remzi Alioğlu duyuru hazırlayıp câmekâna asmıştı bile...

         

        Gazeteciler Cemiyeti, gazeteler, dostlar ve Ergun Beyi tanıyanlar, sevenler... Gün nasıl geçti, vakit nasıl uzadı bilmiyorum, apansız hava karardı, akşam olmuştu. Eve dönüyorum. Kafam karışık, gözlerim nemli... Bir çeyrek yüzyıl gelip geçiyor gözümün önünden... 1981. Vehbi Vakkasoğlu ağabeyim tanıştırmıştı Ergun Bey’le. O zaman bir günlük gazetede çalışıyor ve bir iş arıyordum. Diyanet Vakfı’nın İslâm Ansiklopedisi’nde başredaktörlük yapıyor, aynı zamanda Tercüman gazetesinde “Köşebaşı”nda yazıyordu. Vehbi Bey, Ergun Beye bahsetmiş. Gittim görüştük ve işe başladım.

         

         Emine Hanım, Rahmi Bey, Azmi Bey, Gülcihan ve Emine Çavuş... Ne günlerdi aman Yarabbi!... Tebessüm ettiren söz, o günlerden hâtıra kalmıştı: “Matbaadır matbaa...” Daktiloyu hızlı kullanıyordum ve bazen gelen ansiklopedi maddelerini yazıyordum. Ergun Bey hızlı yazdığımı ima edince, “Efendim, bu daktilo değil, matbaadır matbaa...” demiştim. Bu söz Ergun Beyin çok hoşuna gitmiş, sık sık tebessüm ederek kullandığı bir kelâm olup çıkmıştı: “Matbaadır matbaa...”

         

        Ansiklopediye gelip giden hocalar, âlimler, profesörler... Muharrem Ergin, Kemal Eraslan, Erol Güngör, Faruk Sümer, Necla Pekolcay, Mustafa Uzun, Şemsettin Kutlu, Yaşar Nuri Öztürk ve daha bir çok isim... Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ansiklopedinin neşriyat müdürüydü...

         

        Gün geldi, vakit doldu, işler sona erdi ve hepimize “paydos” denildi. Ergun Bey, “İstersen sana iş arayalım, istersen benimle gazeteye Tercüman’a gel” dedi. İkinci şık daha cazip gelmişti. Ve daha önce denediğim ama pek sonuç alamadığım gazetecilik hayatımın milâdı bu şekilde başlamış oldu... 

         

        Tercüman dönemi... 1982, 83 yılları... Ergun Beyin odasının bitişiğinde rahmetli tarih yazarı İlhan Bardakçı ve ressam Nezih İzmiroğulları çalışıyorlar... Nezih Bey, İlhan Bardakçı’nın gazetede yayımlanan tarih ile alakalı makalelerini resimliyor.  Taylan Sorgun, Ünal Sakman, Refik Özdek, Hamit Yüksek ve Mehmet Ali Bulut odaya sık gelenlerden... Gazeteciliğin heyecan veren baş döndürücü ortamı... Ben daha çok Ergun Beyin yazılarını topluyor, arşiv çalışması yapıyordum...

         

        Gün geldi, Tercüman’dan ayrıldım. Çünkü kadrom yapılamamıştı. Doğuş gazetesi çıkmıştı ve bu gazetede kültür sanat sayfasını yapacak birine ihtiyaç vardı. Cevizlibağ’dan Cağaloğlu’na dönüş... Bir yıllık deneme, sonra Türkiye gazetesi, ardından Hürriyet, Zaman, tekrar Türkiye, Fatih Haber, Ortadoğu, Yeniçağ...

         

        Bir daha aynı gazetede birlikte mesai yapmak nasip olmadı. Türkiye’de farklı zamanlarda çalışmıştık. Bir ara TGRT’de yorum yaptı, sonra bıraktı. Halka ve Olaylara Tercüman yazı yazdığı son gazeteydi. En son yazılarını ise Sanatalemi.net’te yayımlamıştık. 

         

        Biyografisi ne kadar zengin, ne kadar bereketli, ne kadar kitaplı... Ergun Bey, ustası Peyami Safa gibi kalemiyle geçinmişti yıllar boyu... Kısa bir süre avukatlık yaptı, sonra hep köşe yazarı olarak kaldı. Köşe yazarı veya eskilerin tâbiriyle “fıkra muharriri”... Son yıllarda Boğaziçi Yayınları’nı idare ediyordu. Burada muhtevası zengin eserler neşretti. Çanakkale Kitabı, Besmele Bahçesi, bunlardan birkaçıydı... 

         

        Yönettiği Boğaziçi Yayınları’nın sitesine bakıyorum. Buradaki yazısının adı hikmet yüklü: “İnsan öldü!” Batı’nın ve Doğu’nun ölüm gerçeğine bakışlarını tespit ve tahlil ediyor. Yazıyı kızına adamış. Sitenin ortasında Ebussuûd Tefsiri’nin tanıtımı var. 5902 sayfalık bu 12 ciltlik dev eserden kaç kişinin haberi oldu bilmiyorum? Ama yıllarını verdiği bu eserin çok fazla okuyucu bulamadığından haberdarım. Öyle ya, ilme ne gerek var, okumaya ne hacet efendim? Her şey televizyonlarda sunulmuyor mu zaten?... Kibir âbidesi zamane hocalar en muhteşem tefsirlerini ekranda yapmıyorlar mı? Çok sağlam ve kendisine yakın bir kişiden duymuştum. Ergun Bey, bu âbidevî eseri neşredebilmek için Sapanca’daki yazlığını satmıştı. Kitap neşredebilmek için evini, malını, mülkünü satan kaç idealist nâşir gösterebilirsiniz Bâbıâli’de? Belki de mefkure sahibi yayıncıların son mümessillerindendi...

         

        Peyami Safa ile bir yıllık tanışmanın ardından köklü bir dostluk kurmuştu büyük romancıyla. Cemil Meriç’in takdir ettiği nâdir aydınlarımızdandı... Necip Fazıl’ın yanına destursuz girebilen bir gazeteci yazardı... Bize Mâlik Bin Nebi’yi tanıtmıştı. Bize yani bütün Türkiye’ye... Sâmiha Ayverdi ile gönül yakınlığı vardı ve bu kurbiyeti hayırlı bir şekle dönüşmüştü. Sevgili kızı Zeynep Hanım ile Sâmiha Ayverdi’nin torunu Sinan Bey evlenmişlerdi. Cesurdu, cesareti dillere destandı.

         

        Babıâli’de millî meselelerde ilk sağlam adreslerden biriydi Ergun Göze adı. Mehmet Emin Alpkan, İrfan Atagün, Ahmet Kabaklı, Ömer Öztürkmen ve Tarık Buğra katıksız gönüldaşları, esaslı yol arkadaşlarıydı... Kavgası da, barışması da milleti içindi. Kendisi için değil, insanı için yaşadı. Toprağına bağlı, bayrağına sevdalı, insanına âşıktı. Mazlumun, mahcubun, mağdurun yanındaydı. Esnaf, memur, öğretmen, asker dahil milyonlarca okuyucuya sahipti. O meçhul vatanperver okuyucuları, karşılaştıklarında bunu itiraf ederlerdi: “Ağabey, biz sizin yazılarınızla büyüdük.” Evet bir nesli yazılarıyla yetiştirmiş, millî ve yerli fikirleriyle beslemiş, onlara yol yordam göstermişti. Dâvâsı büyük, hedefi ulvî, maksadı hakikatti. Müslüman Türk’ün derdine derman arıyordu her zaman... 

         

        Sevgisi güzel, öfkesi mukaddesti. Çünkü nefsi için kimseye kızmıyordu, memleketi adına içi yanıyordu. Ecdadına lâyık nesillerin en iyi şekilde yetişmesiydi bütün kaygısı... Acısı da, sızısı da kutlu hedefleri işaret ediyordu.

         

        Ergun Göze vefat etti. Ardında eserlerini, talebelerini, okuyucularını, dostlarını ve sevenlerini bırakarak... Ama güzel ölümdü bu inanın... Karanlık hesaplara, kirli oyunlara, hain emellere âlet olmamış bir mukaddes beyaz kalemdi onunki... Tercüman’da iken Anadolu’dan kendisine gönderilen mektupları görürdüm. Merakla zarflarına bakardım. Kimisinin üstünde köylü vatandaşlarımızın, esnafın kargacık burgacık yazılarını görürdüm. Kimi de Mehmetçiğin bayrak fotoğraflı “er mektubu görülmüştür” şeklinde damgalıydı. Çok sevdiği Mehmetçiğin sıcak ifadelerle yüklü mektubunu nasıl da çerçeveletip odasına asmıştı.

         

        “Bir ömür böyle geçti...” denmiş ya... Bir ömür mukaddes bir dâvâya nasıl adanırmış, işte onu gösterdi... Yıllar idealler için nasıl tüketilirdi? Soylu, aydınlık ve inançlı bir kalem bugün için sustu belki ama ardında binlerce hâtıra, onlarca eser ve milyonlarca okur bırakarak... Onu seven ve her dem rahmetle anan, arayanların sayısı az değil...

         

        Bâbıâli’den çıkıyor, Boğaziçi Yayınları’nın önünden geçiyor, hâbire yürüyor, yürüyorum. Fatih’teki eve kadar geliyorum gözlerim nemli... Bir hüzün kasırgası sarıyor bütün benliğimi... Tıkanıyorum zaman zaman. İyi ki yalnızım, iyi ki gözlerimi sık sık silme ihtiyacı hissetmiyorum. Ergun Göze’siz bir Babıâli’yi, Ergun Göze’siz bir Türkiye’yi, Ergun Göze’siz bir dünyayı tahayyül etmek güç... Ama emir büyük yerden... Dâvet’e icabet etmek gerek... Gözyaşlarımıza Fatihalar eklenmeli bundan böyle... Dualar eşlik etmeli hüznümüze... Başka çâre yok! Başta bahsettiğim tellâl, yoldan geçerken, benzer lâkırdıyı söylüyor, aynı terâneyi seslendiriyor: “Yağ satarım, bal satarım, ustam öldü...”

         

         

         

         

        

         

         

         


Türk Yurdu Kasım 2009
Türk Yurdu Kasım 2009
Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele