Azerbaycan İle Yaşanan Sorunlar

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

        Azerbaycan’a bağlı Nahçivan Özerk Cumhuriyeti’nde, 02-03 Ekim 2009 tarihleri arasında “Türkçe Konuşan Ülkelerin Devlet Başkanlarının Dokuzuncu Zirvesi” düzenlendi. Zirveye Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ev sahibi sıfatıyla Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan Devlet Başkanı Kurmanbek Bakiyev ve Türkmenistan Devlet Başkanı Yardımcısı Hıdır Saparliyev katıldı.

         

         

        Bu zirve sebebiyle Türk basınında, 2-3 Ekim tarihi itibarıyla çıkan haberlere dair kısa bir inceleme yapıldığında ilginç bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Zira Türkiye’nin adeta 82. Vilayeti gibi Türkiye’ye entegre olan sınırımızın hemen yanı başında yer alan Nahçivan Özerk Cumhuriyeti’ne dört devlet başkanı ve bir de başkan yardımcısı gelmekte ve Türkiye için hayati önem arz eden bir toplantı yapılmakta ama her nedense basında bu zirve pek de yer almamaktadır. Eylül 2009’da Bakü’de yapılan Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi II. Toplantısı da maalesef basınımızda ve kamuoyumuzda yeterince ilgi görmemişti. Çok daha dar kapsamlı zirveler olmalarına rağmen Ortadoğu ile ilgili benzer toplantılara basınımızın gösterdiği ilgi ile kıyaslandığında, arada çok ciddi bir fark olduğu görülmektedir. Peki, ama Türkiye’de son yıllarda Türk dünyası aktüelliğini neden kaybetti? Ortadoğu ve Arap teması Türk dış politikasında neden Türk dünyasının önüne geçti? Soruların elbette tek bir cevabı yoktur ve bu yazının temel sorunsalı da bu değildir. Söz konusu soruların cevapları, konunun hangi açıdan ele alındığına göre de değişir. Ancak şu bir gerçek ki hükümetlerin dış politika tercihleri ile o ülkelerin kamuoyu ve basınının gösterdiği ilgi arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Örneğin Türkiye’de Gazze konusunun Dağlık Karabağ konusundan daha aktüel olması da yine dış politika tercihi ile açıklanabilir. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül 2009’da BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, Gazze halkının aylardır çadırlarda yaşadığını vurgulaması; ancak Ermenistan’dan, Dağlık Karabağ’dan ve hatta Dağlık Karabağ dışında yer alan 7 vilayetten kovulan yaklaşık bir milyon Azerbaycan Türkünün yaklaşık 20 yıldır çadırlarda yaşadığına vurgu yapmaması da bu çerçevede değerlendirilebilir. Dolayısıyla basın da hükümetlerin dış politika tercihleri doğrultusunda hareket etmekte ve önemli kimi konuları görmezden gelebilmektedir. Üstelik bu kez, devletin başı olan Cumhurbaşkanı’nın katıldığı bir zirveye gereken önem gösterilmemiştir.  

         

         

        Türkçe Konuşan Ülkelerin Devlet Başkanları’nın Nahçivan Zirvesi bu anlamda yapılan dokuzuncu toplantıdır. İlki 1992 yılında düzenlenmişti ve o tarihten itibaren zaman zaman kesintiye uğrasa da şimdiye kadar sekiz toplantı gerçekleşmiştir. Bu toplantıların dördüne Türkiye ev sahipliği yaptı. Toplantılara bazı ülkeler devlet başkanı düzeyinde katılırken, bazıları ya hiç katılmadı veya daha düşük düzeyde katılım gerçekleştirdi. Yine şimdiye kadar bu toplantılara hep katılmış olan KKTC Cumhurbaşkanı’nın şimdi 2 Ekim 2009 tarihli bu toplantıya katılmaması da ilginç bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Acaba KKTC Cumhurbaşkanı mı katılmayı tercih etmedi, yoksa katılımcı ülkelerden mi bir rezerv geldi? Bu sorunun cevabının bulunması da önemlidir.

         

         

        “Türkçe Konuşan Ülkelerin Devlet Başkanları’nın Dokuzuncu Zirvesi”nde hem ikili görüşmeler yapılmış ve hem de bölgesel işbirliği konuları ile küresel sorunlar ele alınmıştır. Bu zirve esnasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Devlet Başkanı İlham Aliyev arasında doğrudan yapılacak görüşmelerin Ermenistan Açılımı ve Protokollerinin imzalanması öncesine denk gelmesi de ayrıca önem taşımaktadır. Bu zirvenin belki de en önemli yanı, katılımcı devletlerarasında işbirliğinin kurumsallaşmasını öngören Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi'nin kurulmasına dair Nahçivan Anlaşması’nın da liderler tarafından imzalanmasıdır. Nahçivan Anlaşması uyarınca, Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Konseyi, Türk Dili Konuşan Ülkeler Dışişleri Bakanları Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi, Aksakallar Heyeti ve merkezi İstanbul'da olacak Sekretarya'dan oluşan düzenli bir danışma mekanizması oluşturulmuştur.

         

         

        Nahçivan'da yapılan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de katıldığı zirvede, Türkçe konuşan ülkeler platformunun daimi bir genel sekretaryasının oluşturulması kararı da alınmıştır. 9. zirvenin gündeminde, ortak alfabe çalışması, Türk lehçeleri karşılaştırmalı sözlüğünün hazırlanması gibi kültürel konuların yanı sıra, ortak enerji politikasının oluşturulması, ulaştırma alanında işbirliğinin geliştirilmesi ile bölgesel ve uluslararası sorunlar hakkında fikir alışverişinde bulunulması gibi başlıklar da yer almıştır.

         

         

        Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in önerisi ile hayata geçirilen Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi'nin (TÜRKPA) ikinci toplantısı da Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de yapıldı. Azerbaycan Milli Meclisi'nde yapılan toplantıya Azerbaycan Meclis Başkanı Oktay Esedov, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Kazakistan Meclis Başkanı Oral Muhamedjanov ve Kırgızistan Meclis Başkanı Aytibay Tagayev katıldı. Türkmenistan ve Özbekistan Meclis başkanları ise yer almadı. TÜRKPA'nın ilk konsey toplantısının açış konuşmasını yapan Azerbaycan Meclis Başkanı Esedov, TÜRKPA'nın kurulmasının Türk dili konuşan ülkeler arasında ilişkilerin geliştirilmesi ve ortak sorunların çözümünde önemli rol oynayacağını belirtti. Esedov, "Biz bugün her birimiz ayrı ayrı dillerde konuşuyoruz, inanıyorum ki bir gün biz aynı dilde konuşacağız ve bize tercüman lazım olmayacak." diye konuştu. TÜRKPA'nın ilk konsey toplantısı, açış konuşmasından sonra basına kapalı devam etti. Bu toplantıda Asamblenin konuşma dilinin Türkçe olması kararı da alındı. Zira şimdiye kadar hem TÜRKPA toplantılarında ve hem de Türkçe Konuşan Ülkelerin Devlet Başkanları Zirvesinde ortak dil olarak Rusça kullanılmaktaydı. TÜRKPA'nın genel sekreterliği Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de olacak. Genel sekreterlik görevine ise Yeni Azerbaycan Partisi'nin Gençlik Kolları Başkanı Ramin Hasanov seçilmiştir.

         

         

        Son yıllarda Türk basınında, Türk Dünyası coğrafyasının Arap coğrafyasının gerisinde kalmasına rağmen hem TÜRKPA girişimi ve hem de Devlet Başkanları Zirvesi’nin halen yapılıyor olması yine de başarıdır. Ancak bu başarıda Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan ve Kazakistan’ın özel bir yeri vardır. Doksanlı yılların başında Türkiye kaynaklı olarak “21. Yüzyıl Türk Asrı olacaktır”, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” sloganlarının altı doldurulamamıştı. Üstelik bu sloganlar ve girişimler ile “bazı desteksiz atışlar” hem bölge ülkelerinde hem de Türk Cumhuriyetlerinde “Turancılık” “korkusu” oluşturmuş, Türkiye’nin girişimlerine karşı yanlış bir anlama ve karşı koyuşu da beraberinde getirmişti. Bu ülkelerin ekonomik olarak da bu kurumlar çerçevesinde büyük beklentiler içerisine girmesi ve Türkiye’nin de bu beklentileri karşılayacak ekonomik kapasitesinin olmayışı Türkiye’nin Türk dünyası girişimlerini başarısız kılmıştır. Bugün gelinen noktada artık Türkiye’nin bölge üzerinde “başka türlü emellerinin” olmadığı anlaşılmıştır. Ayrıca Azerbaycan ve Kazakistan başta olmak üzere bölge ülkeleri kendi ayakları üzerinde durmaya başlamış ve hatta bu tür zirvelere ev sahipliği dahi yapacak duruma gelmiş ve bütçe katkısı vermeye başlamışlardır.

         

         

        Türk Dünyası konusunda Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in yanı sıra; “Türk Dünyasının Aksakalı” olarak Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in de rolü çok büyüktür. Nazarbayev bölgesel entegrasyon konularında tarihi önerilerde bulunmuştur. Nazarbayev’in önerilerinden olan TÜRKPA, artık hayata geçmiştir. Bir diğer öneri olan bölgesel birlik konusu ise hâlâ hayata geçmeyi beklemektedir. Nazarbayev bir röportajında, 1918’lerde Mustafa Çokay’ın “Bizim kanımız bir, canımız bir, bu dünyada da, o dünyada da birleşmemiz lazım” dediğini hatırlatarak “O dönemde, Orta Asya’ya “Türkistan Cumhuriyeti” dendiğini belirtmektedir. Nazarbayev’e göre o dönemden beri bu sözler önemini hiç kaybetmedi.

         

         

        Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in bir röportajında adeta öğüt niteliğindeki sözleri aşağıda olduğu gibi verilmiştir. “Elbette, en iyisi, bizim Orta Asya Devletleri Birliği’ni kurmamızdır. Çünkü bütün dünyada birlik oluşturma temayülü var. Latin Amerika da bu MERCOSUR – Brezilya, Arjantin ve Şili; Avrupa’da Benelüks dediğimiz Belçika, Lüksemburg ve Hollanda; Güney-Doğu Asya’da da böyle birlikler var. Doğu’da Arap ülkelerinin birliği var. Yani ülkeler arasında birlik oluşumları olmaktadır. Bizim, Allah’ın birleşmemizi kaderimize yazdığı ve dil engelleri olmayan 55 milyon halk, birbirinin eksikliklerini tamamlayabilen bir ekonomi, aynı bölgede yaşama, karayolu ve enerji bağlantıları gibi özelliklerimiz var. Bu bölge dış pazarlara muhtaç olmaksızın kendi yiyecek içeceğini sağlayabilecek kapasitededir. [Birlik için] daha başka ne gereklidir? Bizler birbirlerimize saygılıyız. Halk bundan sadece yarar görebilir. Bizim böyle bir birliği niçin kuramadığımızı hâlâ anlayamıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuda çok konuşmalıyız. Bizim kendi vatandaşlarımıza da komşularımıza da bu konuda daha çok söylenmelidir. Basın organları, bizim kültürlerimizin yakın olduğu, ortak tarihimiz, dilimiz olduğu ve bizim çocuklarımızın geleceği hakkında daha fazla yazmalı, çizmeli. Bu entegrasyon, ekonomik açıdan avantaj sağlayacaktır. Ayrıca, genel olarak bizim güvenliğimize de hizmet edecektir. Bu sebeple, ben bu konudaki çalışmalarımı devam ettiriyorum.”

         

         

        Nazarbayev’in bu sözleri üzerine aslında fazlaca söylenecek bir şey bulunmamaktadır. Türkiye ve Türk dünyası arasında entegrasyonun sağlanması için aslında altyapı ve konjonktür son derece müsaittir. Sadece yapılması gereken Türkiye’nin Türk dış politikasında AB hedefi ile çelişmeyen, Ortadoğu’daki etkinlik arayışı ile çakışmayan Türk dünyası seçeneğini önemli bir tercih haline getirmektedir. Ancak Türkiye’nin Türk dünyası seçeneği ciddi bir sınav karşısındadır. Türkiye’nin Türk dünyası ile olan ilişkilerinde hep örnek gösterilen ve “Bir millet iki devlet” sloganı ile de rahmetli Haydar Aliyev tarafından ölümsüzleştirilen Türk dünyası ile kardeşlik esasındaki ilişkiler belki de tarihinin en zor sınavlarından birisini vermektedir. Bu günlerde Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokoller sonrasında Azerbaycan ile Türkiye arasında yaşanan sorunlar bu deyimi yeniden gündeme getirmiştir. Özellikle Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan milli maçı sonrasında bazı görevlilerin sorumsuzca Azerbaycan bayrağına karşı yaptığı saygısızlık Ankara ile Bakü arasındaki ilişkileri birden bambaşka bir havaya bürümüştür.

         

         

        Bugün geldiğimiz noktada Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler tarihin en kötü günlerini yaşıyor. Bugünkü kriz Mayıs ayında yaşananlardan bile daha kötü durumdadır. İki ülke ilişkilerini bu duruma getiren birçok husus vardır. Ancak bunların en önemlisi bayrak krizidir. Türkiye, Ermenistan ile protokol imzalayabilir ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği bir söz var ve bu sözün tutulmayacağına dair ortada net bir tutum yoktur. Bu konuda acele etmemek ve protokollerin meclise gelmesini beklemek gerekir.

         

         

        Türkiye ile Azerbaycan arasında yaşanacak sorunlardan kim çıkar sağlar? Bu sorunun cevabı nettir. Öncelikle Ermenistan ve bölgede çıkarı olan diğer devletler. Hatta Ermenistan’ın Milli Güvenlik Strateji Belgesi açıktır. Burada Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dostluk ve kardeşlik ilişkileri Ermenistan tarafından tehdit olarak görülmektedir. Bu gün yapılanlar bu dostluğu ve kardeşliği bozduğuna göre bu ilişkilerin zedelenmesi kime yarar, kime zarar getirir? Bu işten en çok Ermenistan’ın fayda sağlayacağı ve yine en çok zararı ise Azerbaycan ile Türkiye’nin göreceği açıktır. Peki, öyle ise neden karşılıklı yanlışlar yapılmaya devam edilmektedir. Türkiye’de Azerbaycan bayrağına birilerinin saygısızlık göstermesi hemen karşı tarafta benzer bir tepkiyi haklı kılar mı? Daha doğrusu iki yanlış bir doğru eder mi? Elbette etmez…

         

         

        Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin daha fazla zarar görmemesi için bir an önce devreye girilmelidir. Bu konuda kim destek sağlayacaksa onlardan bu hizmet istenmelidir. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Hikmet Çetin bu konuda başvurulabilecek isimlerdendir. TÜRKSAM da bu tehlikeli süreci bir an önce durdurmak için girişimlerde bulunmaktadır. Unutmamak gerekir ki kardeşlerin küslüğü büyük olur.

         

         

        16 Ekim 2009 tarihinde Türkiye’de bir dizi görüşmeler yapan Azerbaycan milletvekilleri TÜRKSAM’ı da ziyaret ettiler. TÜRKSAM’da gerçekleştirdiğimiz toplantıda, Azerbaycan milletvekillerinin Bursa’da Azerbaycan bayrağına yapılan saygısızlıktan çok etkilenmiş oldukları görüldü. Milletvekillerinin ortak kanaati ise her iki tarafta da sağduyunun hâkim olması gerektiği yönündeydi. Hem Azerbaycan milletvekilleri ile görüşmemiz ve hem de zaman zaman Azerbaycan basınından gelen mülakat isteklerinden gördüğümüz şu ki Türkiye’ye yönelik endişe ve hayal kırıklığı bir aradadır. Türkiye’nin bir an önce girişimde bulunması gerekmektedir. En son telefonla katıldığım bir televizyon programı sunucusunun ifadeleri çok manidardır. Azerbaycan’ın en büyük kanallarından birisi olan Lider TV’nin Seda Haber Programının yapımcısı ve sunucusu Sahip Aliyev aynen şunları demiştir. “Hep Türkiye’nin Azerbaycan’ı kaybedeceği ifade olunur. Hiç Azerbaycan’ın Türkiye’yi kaybedebileceği konuşulmaz. İlişkilerimiz bu seviyeye geldi mi bilinmez ama biz artık hayalimizdeki Türkiye’yi kaybettik.” Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Azerbaycan’da hayallerde kurulan bir Türkiye imajı vardı. Bu imajın zarar görmesi sadece Türkiye-Azerbaycan arasındaki ilişkileri değil, aynı zamanda Türkiye’nin Türk dünyası politikasına da zarar verir. Unutmamak gerekir ki Azerbaycan’ın olmadığı bir Türk dünyası söz konusu olamaz. Bu dargınlık Türkiye’nin Kafkasya politikasına zarar verir. Bu kırgınlık Türkiye’nin enerji politikasına, NABUCCO projesine zarar verir. Bu liste aslında daha da çoğaltabilir. Bu sebeple çok dikkatli hareket etme zorunluluğumuz vardır. Hele özellikle basınımızda görülen karşılıklı olarak eski defterlerin çıkarılması ve muhasebe yapılması girişimleri kimseye fayda getirmez.

         

         

        Diğer taraftan Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’e de iyi kulak vermek gerekir. Moldova’da yapılan BDT toplantısında İlham Aliyev ile Serj Sarkisyan’ın görüşmesinden herhangi bir netice alınamadı. Aliyev’in bu toplantı sonrasındaki görüşleri düşündürücüdür. Aliyev Sarkisyan ile sadece bu yıl içerisinde 6-7 defa görüştüğünü ve protokollerin imzalanacağının anlaşılmasıyla Sarkisyan’ın uzlaşmaz bir tutum içerisine girdiğini söylemiştir. Aliyev ayrıca bir beyanatında da “savaş” seçeneğini daha yüksek sesle dile getirmeye başlamıştır. Unutmamak gerekir ki adaletsiz bir barış girişimi Azerbaycan’ı savaşa iter.

         

         

        Basınımızda bazı aklı evvellerin bu konular gündeme geldiğinde iki hususu ortaya koyduklarını görmekteyiz. Bunlardan ilki Azerbaycan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni neden tanımadığı yolunda Azerbaycan’a yapılan suçlamadır. En son TBMM Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Murat Mercan bile bunu Azerbaycan milletvekillerine sordu. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Türkiye’nin, KKTC’yi tanıtma gibi bir politikası yok. Daha önce Pakistan ve Bangladeş’in KKTC’yi tanıma girişimini Türkiye önlemişti. Ankara kalkıp diyebilir mi ki biz Bakü’den KKTC’yi tanımasını istedik ama onlar tanımadı. Elbette diyemez. Eğer siz KKTC’yi tanıtmak istiyorsanız Rusya’nın Abhazya ve Osetya’yı tanıtmak için yaptığı girişimlere bakmanız yeterli. Nelerin yapılacağı bellidir. Türkiye bunların hangisini yaptı? Hiçbirisini. Kaldı ki KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın, nihai amaçlarının Rum kesimi ile birleşerek AB üyesi olmak istediklerini belirtir net ifadeleri vardır. Ne Türkiye’nin ve ne de KKTC’nin tanınma talebi olmadığı, bilakis “sakın bizi tanımayın biz Rum kesimi ile birleşme müzakerelerini sürdürüyoruz” şeklindeki tavrı bilinmekte iken Azerbaycan’a neden KKTC’yi tanımadın diye suçlamada bulunmak, olsa olsa cehaletin ya da art niyetin ürünü olabilir.

         

         

        Bir diğer husus da şundan ibarettir. Diyelim ki Türkiye’nin KKTC’yi tanıtma isteği oldu. Bu durumda Azerbaycan KKTC’yi tanıyabilir mi? Hemen söyleyelim tanıyamaz. Nedeni bellidir. Dağlık Karabağ gibi bir sorunu olan ülkenin kendisinden ayrılan bir bölgenin bağımsızlık isteği varken başka bir bağımsızlık isteyen yeri tanıması demek kendi tezlerini çürütmesi anlamına gelir. Bu takdirde Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi anında Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını tanır ki bu da sorunu daha da içinden çıkılamaz hale getirir. Bu konudaki bilgisizliğin ve cehaletin son bulması gerekir.

         

         

        Diğer husus da Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in içeride muhalefet karşısında güç durumda olduğu ve bu sebeple de manevra yaptığı şeklindeki değerlendirmelerdir. Bu değerlendirmelerin de yersiz olduğu düşünülmektedir. Zira Azerbaycan’da iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkilere baktığımızda, iktidarın son derece güçlü ve muhalefetin de bir o kadar zayıf ve dağınık olduğu görülmektedir. Dolayısıyla da Azerbaycan’da bir iktidar-muhalefet mücadelesi gözükmemektedir.

         

         

        Rahmetli Haydar Aliyev’in çok doğru bir şekilde ortaya koyduğu “bir millet iki devlet” anlayışı bugün maalesef tehlike altındadır. Atılan bütün adımlar, yapılan bütün yanlışlar sanki bu anlayışı yıkmak için planlanmıştır. Dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matt Bryza, Ocak 2009’da Erivan'daki bir konferansta yaptığı konuşmada Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik olarak Türkiye’den ilginç bir istekte bulunmuştu. Bryza, konuşmasında özetle Türkiye ile Azerbaycan arasındaki 'bir millet iki devlet' düşüncesinin değişmesi gerektiği çağrısında bulunmuştur. Ocak 2009 tarihinde Bryza’nın bu çağrısına çok anlam verilememişti. Ancak bugün yaşananları gördüğümüzde maalesef ki taşların yerine oturduğu görülmektedir.

         

         

        Bursa’da oynanan maçta Azerbaycan bayraklarının stada alınmaması ve kapı girişinde görevliler tarafından alınarak kutulara konması ve bu esnada gerekli hassasiyetin gösterilmemesi ne kadar yanlışsa, Bakü’nün kurtuluşu uğrunda şehit olan Türk askerlerinin başı üstünde dalgalanan Türk bayraklarının oradan kaldırılması da o kadar yanlıştır. Maalesef iki yanlışı topladığınızda da bir doğru etmiyor ve Azerbaycan haklı olduğu bir konuda duygusal hareket ederek kendisini haksız konuma düşürmektedir. Ancak biz her şeye rağmen her iki tarafın da aslında tek taraf olduğunu ve içinde düşülen bu hatadan bir an önce dönüleceğini düşünüyor ve ümit ediyoruz.

         

         


Türk Yurdu Kasım 2009
Türk Yurdu Kasım 2009
Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele