İnsan Tükenmez

Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.”1
SAİD-İ NURSÎ
“Boyanmışım rengine, solmazam ayruk.”
YUNUS EMRE

 

        Dede Korkut’ta “âlemde şer, Oğuz’da er tükenmez!” şeklinde bir söz vardır. İçime ne zaman bir kötümserlik, bir umutsuzluk çökse, bu sözü hatırlar, üzerinde teemmül ederdim. Geçenlerde yine böyle oldu. Bu sefer aynı izlekten çok daha başka bir yere, gerçek insana ve oradan da Allah’a doğru giden yolda buldum kendimi. Tükenmeyen insandı. Çünkü O’ndan geliyordu. “Hû” zamirinin tükenmeyen kaynağından nebeân ediyordu o. Her bir insan O’ndan bir mesajdı. Ve her birimiz o “büyük buluşmanın” hatırasını taşıyordu kendisinde. Bütün bunları düşündüm.

        
Sonra, tekrar kendime, insan varlığıma döndüm. Bir bir gelinip kirlendiğimiz şu beyabandaki hâlimizi düşündüm. Tıpkı havanın, ruhlarımızın ve bütün doğal habitatımızın kirlendiği gibi kirleniyor ve kendimizle aramıza aşılmaz duvarlar inşa ediyorduk. Bu demde, kirlenen ve gittikçe görünmez hâle gelen insan yanımla aramdaki mesafeleri aşarak kendime yönelmek istedim. Yönelmek mi? Tam olarak o bile değildi yaptığım. Neyse, farz edin ki öylesine bir teşebbüste bulundum. Görür gözün görmez, tutan elin tutmaz olduğu tuhaf bir berzahtan geçiyordum. Bütün varlık anlamını kaybetmiş, kendimi uçsuz bucaksız bir buzulda yapayalnız buluvermiştim. Şehrimin bütün lambaları sönmüş, dalga dalga karanlıklar bütün benliğimi sarmıştı. Ne uzun geceydi o. Dört bir yanımı ateşböcekleri sarmıştı. Oysa ben güneşi arıyordum. Bir türlü sonu gelmeyen karmaşık bir labirent dehlizine düşmüştüm. Yürüyüşüme eşlik eden bir yığın zehirli telkin akıl sağlığımı bozuyor, yolculuğu daha da çekilmez hâle getiriyordu. Şaşkın ve çaresizdim.

        
Derken, bana Serhend’in bilgesi ve onun biriktirdiği mücevherler gösterildi.2 Melikin atıyyelerini matiyyeleri taşıyabilir deniyordu. Öyle değil miydi? Sultanın hazinelerini elbette hassa askerleri taşırdı. Böyle söylüyordu hazret. Devamla mevzuu büyük misaka getiriyordu. Bütün ruhlar, Âdem’in sulbünden çıkan bütün zerreler [zürriyet] o gün (“kâlû belâ” bezmi), sözsüz bir misak yapmışlar, Allah’la sözleşmişlerdi. Âdem’in çocukları vucudî ve şuhudî olarak dil ve kulak kesilmişlerdi.3 Sözsüz işitip, sözsüz söylemişlerdi o gün. Keyfiyetin tükendiği aracısız bir söyleşiydi bu. Kelimeler üzerinden yapılan dolaylı bir söyleşi değil, her şeyin aradan çıkarıldığı keyfiyetsiz bir hitap-muhatap meselesiydi söz konusu olan. Elest bezminden izler taşıyan insan varlığımızın ihtilaçlar içinde çırpınması, kabına sığamaması; bunların hepsi hep o hatıradan, o hatıranın imkân âleminde bir türlü kendine uygun bir mecra bulamayan tabiatındandı. Yolcu bunu fark ettiğinde güneş asır vaktine yaklaşmıştı.

        
Boyanmışım rengine solmazam ayruk, diyen Yunus gibi, o da insan tabiatındaki o büyük çelişkinin toprak yanından sıyrılmaya çalışıyordu. Ağırlıklarını attıkça kanatlanacağını fark eden nefs-i müdrike (bilen nefis), nasıl kendi tabiatını icra etmek, varlığı o şekilde kavrayıp yeniden şekillendirmek istiyorsa; toprak yanı da onu aşağıya çekmek, kendi tabiatına ram etmek istiyordu. Bir ara, ne tarafta olduğunu kendisi de bilmeden içindeki kavgayı seyre daldı. Kendine yabancılaşan yanıyla o “özü”, o buluşmadan arta kalan, daha doğrusu ruhun arkeologlarını bekleyen o gizemli yanı arasındaki büyük mesafeyi düşündü. Çoğu kez içine nakşedilmiş bir marka gibi duran o maveraî varlığı, adını bir türlü koyamadığı o gizemli bahçeyi, onun verasını, veranın da verasını düşündü, düşünmeye çalıştı.
Birden, aklına yürüdüğü yol geldi. Yolu, yolun ahkâmını ve onun saliklerini düşündü. Çoğunun elinde fenerleri vardı. Bazılarında o bile yoktu. Oysa gün aydınlığında yürüyordu hepsi. Güneşin farkında değil gibiydiler. Ne tuhaf günlere gelinmişti. Yolun çok öncesine, gerilere baktı. Ufkun şurasına burasına dağılmış, artık zorlukla seçilebilen kalabalıklar ve o kalabalıklara rehberlik eden simalar görünüyordu. Kalabalıkların önünde yürüyordu hepsi. Her birinin elinde kendine özgü fenerleri vardı. Bir fener alayına benziyordu yürüyüşleri. Yine de bir tuhaflık var gibiydi görünüşlerinde. Tereddütleri her hâllerinden belliydi. Belli ki insan varlığının iki farklı tabiatı kendilerini yormuştu. Bir zaman bunlarla meşgul oldu.

        
Tekrar kendine, kendi zamanına döndü. Orada da tıpkı geçmiş toplumlar gibi yorgun, bitkin kalabalıklar gördü. Çoğunda insan varlığının süflî yanları galip gibi görünüyordu. Fakat orada da tıpkı her baharda ölü toprağın yeniden canlanması, envai çeşit nebat ve hayvanatın takım takım formalarını giyip geçit resmine katılması gibi, her dem yepyeni insanlar sahaya giriyor, kendilerine yer buluyorlardı. Birincilerin tükendiği yerde arkadan yenileri geliyor behemehâl bırakılan boşluğu dolduruyor ve bu hep böyle devam ediyordu.

        
Bunları düşünürken bir ses yankılandı kulaklarında. Tanıdık bir sesti bu. “Gel, bugün Nevrûz-u Sultanîdir. Bir tebeddülât olacak, acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var; o binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mû’cize var; o harap olan binalar, birden burada yapıldı. Adeta bu hâli (boş) çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki, o kadar karışık, sür’atli, kesretli, hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayalî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mahir sihirbazlar dahi bu san’atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mû’cizeleri vardır.” Şarkın bilinen o tatlı alegorik anlatım tarzıyla yeryüzünde her bahar meydana gelen yenilenmeyi anlatıyordu bu satırlar. İnsan türü de böyle değil miydi? Orada da haşr-ı neşrin bir numunesi olarak bir bir gelinip bir bir gidilen bir hikâye resmedilmiyor muydu?

        
Yeniden umutlandı. Zaten her bahar yenilendiğini hisseder, tabiatın uyanışını seyre dalardı. Her uyanış bir umuttu onun için. Tazelenen, yenilenen ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen mahşerî bir uğultuydu içinde dalgalanan. Hayatı ve onu vereni düşündü bir zaman. Zerrelerin raksını gördü. Vecd içinde O’nu zikrediyordu hepsi. Söze ve onun da ötesine uzanmak istedi. Bilimin değil, sanatın dünyasıydı burası: Büyük sanatkâra öykünen garipçiklerin dünyası. Sende mi?

         

        Evet ben de dedi. Ben de, “bendeniz” olmak istiyorum. Bu sözle “iltica” diledi.

         

        ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        Prof. Dr., Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü
1 Said Nursî, (2006), Sözler, Şahdamar Yayınları, İstanbul, s. 290.
2 İmam Rabbânî, (2012), Mektûbât-ı Rabbânî III, (çev) Talha Hakan Alp ve diğerleri, Semerkand Yayınları, İstanbul, 454.
3 Elmalılı merhum “Ruh bir emr-i Rab olduğundan, bütün vâkıât-ı ruhiyye ve hâdisât-ı şuuriyye, vakıat-ı emriyye (buradaki ‘vâkıat-ı emriyyeyi’ Rab’den gelen emir olarak okumak lazım) olarak mülahaza edilmek lazım gelir.” diyor. Alıntıdaki italik vurgu ve parantezdeki açıklamalar bana aittir. Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, (1979), Hak Dini Kur’an Dini IV, Eser Neşriyat, İstanbul, s. 2326–2327. Ayrıca bkz. (A’raf/272)


Türk Yurdu Nisan 2015
Türk Yurdu Nisan 2015
Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele