Ercüment Kuran’ın Ardından...

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        Kasım başında İstanbul’da toprağa verdiğimiz Ercüment beyi biz Ankara’da tanıdık. Biz yani Hacettepe üniversitesi Tarih bölümünün ikinci dönem mezunları. Mehmet Öz,Yusuf Sarınay, rahmetli Zeki Evci, Nursel, Antalyalı Fedai Uzun, Adanalı Fatma, Trakya’dan Kevser, Şerafeddin ..Doğum yerleri farklı, sosyal kökenleri benzer, neredeyse tamamını ismen yazabileceğimiz 15-20 arasında bir talebe kitlesi bir yıl  hazırlık okuduktan sonra, Bölüm’e geçip tarih tedrisine başladık. Bölüm başkanımız Ercüment bey, Tarih Metodolojisi dersinin hocası ve Z. V. Togan’ın  Tarih’te Usul kitabı da dersin kitabı (şimdiki gibi tarih nazariyatına ilişkin kitap bolluğundan eser yok!); dışarıda barut kokusu var; şiddet yılları. Uzun boylu, takım elbiseli, beyaz yüzlü zarif bir beyefendi karşımızda, heyecanlı.. Hocamıza ömür boyu refakat eden o ilmi-insani heyecan; sesine de yansıyor ve biz ilk dersin ilk dakikalarında onu anlamakta zorlanıyorduk. Dönem sonuna geldiğimizde ise kitabın ilk sayfalarındaki Togan hocanın veciz bir paragraflık tarih tanımını ancak bitirebilmiştik. Bölüm başkanımız  bize kendi kafasındaki kitabı anlatmıştı; esas kitabı biz nasıl olsa okurduk..

         

        Gümeç Karamuk, Ahmet Yaşar Ocak, Bayram Kodaman, Özkan İzgi, Abdurrahman Çaycı gibi doktoralarını yurt dışında tamamlamış çoğu genç hocalarımız… Mutat derslerin yanı sıra Avrupa Tarihi, muhtelif  Uygarlık Tarihleri,  Çağdaş Dünya Tarihi, Sömürgecilik Tarihi, Yenileşme Tarihi, tarih talebesine akademik temrinler yaptıran ana derslerin her birine tahsis edilmiş seminerler..Sosyolojiye Giriş, İktisada Giriş, Psikolojiye Giriş, Felsefe Tarihi, Sosyal Antropoloji, Sosyal Bilimler Metodolojisi, Türk Edebiyatı Tarihi vs. gibi derslerden oluşan seçmeli/ama aslında mecburi dersler yelpazesi.. Borges bir yerde, hususi bir kütüphanenin, o kişinin karakteri, zevk ve tercihlerinin bir göstergesi olduğunu söylemişti. Tarih bölümünün hoca kadrosu ve ders müfredatının aslında hep Ercüment beyden izler taşıdığını bugün daha sarih görebiliyoruz..

         

        Ercüment Bey, son Osmanlıların kurduğu Genç Türkiye Cumhuriyetinin ilk kuşağındandı. Ankara’da içtima eden birinci TBMM ile yaşıttı. Doğum yerleri kaale alınmazsa ikisi de 1920 doğumluydu. Ailesi ve kendisi, uzun harp yıllarından sonra yaralarını tamir için topraklarına dönen geniş köylü yığınlarına nazaran, şehirli; İstanbulluydu ve dolayısıyla Weber’İn ‘hayat şansı’ dediği farklılığın;1920 ve 1930’lar Türkiye’sinde  imtiyaza tekabül eden bir farklılığını paylaşıyorlardı.  S.Josef, Üniversite tahsili, yurt dışında muhtelif akademilerde araştırma ve hocalık… Sanki miladı İstanbul olan bir hayatın tecessüsle özdeşleşmiş bir mizaçla birleşmesinin getirdiği doğal güzergâhlardır. Bu hayat ve mizacın tezahürlerini biz şöyle gördük: Hocamız hep İstanbul zarafetini üzerinde taşıdı. İlmi ciddiyet, titizlik, heyecan, takip bu zarafetin tamamlayıcısıydı. En az haftada bir kütüphaneleri dolaşır ve bilhassa süreli yayınları takip eder, kendisine takdim edilen tezleri jürisinde olsun olmasın okur, kenarlarına şerhler düşer, sempozyumlarda ilmi endişeden başka bir endişe taşımaksızın tenkitlerde bulunur,  akademik unvanların dekanlık, rektörlük gibi üniversite mansıpları için basamak olarak kullanılmasından hiç hazzetmezdi.

         

        Ercüment bey’in hayat güzergâhı ve o güzergâhın sosyolojisi, Türk inkılâbının sosyal çerçevesiyle uyumludur. O, 1930’lar itibarıyla Türk inkılâbının geniş halkası içinde yer alır ancak inkılâp ideolojisi ve tatbikatlarına karşı ilmi ve kültürel bir mesafesi vardı. Tarihçi tabiriyle denmek gerekirse o bir ‘iç tenkid’çiydi.  Türk inkılâbının batıcılığını abartılı buluyor, bu reel Cumhuriyet batıcılığının, yurt dışında bizzat müşahede ettiği gerçek Batı’yı içermediğini düşünüyordu. Bu zaafı da, Cumhuriyeti kuran kadroların bürokratik vasfıyla açıklıyordu. ‘Descartes Türkiye’ye uğramadı’ onun neredeyse sloganıydı ve sadece devlet kadrolarını değil, onlardan farkı olmayan ilim çevrelerini takbih için bu cümleyi sık sık sarf ederdi.. Ama biz zaten onu bu ve bunun gibi hususiyetlerinden dolayı severdik. Mekanı cennet olsun..

         

         

         


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele