Bir Çınar Daha Devrildi

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        2 Kasım 2009 günü “irci’î” emrine uyarak aramızdan ayrılan Ercüment Kuran hocamızı, 5 Kasım Perşembe günü İstanbul’da, Karacaahmet Mezarlığı’nda, bizzat babasının mezârında toprağa verdik. O, dünyâda belki de her şeyden çok sevdiği vatanının toprağına… Şimdi Karacaahmet’in, dallarını birer el gibi semâya açıp, altında ebedî istirâhetlerine çekilmiş olanların ruhları için Rabbine kendi lisânlarınca duâ eden ulu servilerinin gölgesinde, doksan yıllık yorgunluğunu dindiriyor. Allâh ganî ganî rahmet eylesin.

         

        Hangi yaşta olursa olsun, şüphesiz her ölüm vakitsizdir. Yaşı dikkate alınarak yerinde görülmese bile, bu durum Ercüment Hocamız için de geçerlidir. Hele bir de geride yerini dolduracak nitelikte insanların azlığı söz konusuysa... Aramızda Ercüment Hocamızın yerini dolduracak evsafta kimseler var mıdır, bilmiyorum. O, ilerlemiş yaşına rağmen hiçbir ilmî, hiçbir akademik toplatıyı kaçırmadı; kimilerinin “ununu eleyip eleğini asmak” sûretiyle köşesine çekildiği bir çağda, kütüphânelerin tozlu raflarında kitap araştırıp karıştırmaktan geri durmadı. Hep hareketliydi; her zaman cevvaldi. O yaşına rağmen, meslek merdiveninin ilk basamaklarını tırmanan bir asistanın gönlünde duyduğu ilim ve araştırma heyecânını hiç kaybetmedi… Bâzı ilmî toplantılarda duyduğu saçma sapan yorumlar ve değerlendirmeler karşısında, yerinde duramayan, cevap vermek için çırpınan, vücûdunun her âzâsı kıpkırmızı kesilen o telâşlı ve sevimli hâlini artık göremeyeceğiz. Böylesi durumlarda “Bu ülkeye Dekart hiç uğramamış” serzenişlerini de duyamayacağız. Ne yazık… Ne hazîn…

         

        Elden ne gelir? “Lâ râdde li-kazâ’hî ve lâ mâniʻa li-hükmihî” (kimse Onun (Allah’ın) ne kazâsını reddedebilir, ne de hükmünü engelleyebilir) düstûru karşısında ne yapılabilir? “El-bükâ’ü lâ yenfaʻu şey’en aslen ve lâ yuʻîdü’l-meyyite hayyen” (ağlamak ne bir fayda verir, ne de ölüyü hayâta döndürür) gerçeği karşısında ne söylenebilir? Hüküm büyük yerden; kim mâni olabilir?

         

        Her şey faydasız. Fakat tek tesellîmiz, “küllü nefsin zâ’ikatül-mevt[1]”(her nefis ölümü tadıcı) hükmüne kalpten ve gönülden inanmamız. Bu inanç olmasaydı, en çok sevdiklerimizi bile dünyâdan yolcu etmenin acısına nasıl katlanabilirdik? Rabbimiz, “küllü men ʻaleyhâ fânin[2]” (herkes fânîdir) buyurur. Hepimiz gibi, o da fânî idi ve fenâ diyârına rıhlet etti.  “İzâ câ’e eceluhum lâ yesta’hirûne sâʻaten ve lâ yestakdimûne[3]” (ecelleri geldiğinde, ne bir saat tehir edilir, ne de geri alınır) hükmü, hepimizin aynı yolun yolcusu olduğunu ihtâr eder. Bu ihtar karşısında kalbimiz, ruhûmuz ve gönlümüz sükûn bulur. Dolayısıyla,  “innâ li’llâhi ve innâ ileyhi râciʻûn[4]” (muhakkak Allah’tan geldiniz ve yine ona döndürüleceksiniz) gerçeğinde tesellî bulmaktan öte yapabileceğimiz ne var ki?

         

        Öyleyse, Allâh tekrar tekrar ganî ganî rahmet eylesin.

         

        Hocamızı yaklaşık 25 yıldır yakından tanırız. Doğrudan talebesi olmadık; fakat talebeleri olarak gördüğü insanların talebesi sayılmamız hasebiyle, bizi de kendi talebesi gibi görmüştü. Kurmuş olduğu Târih Bölümü’de, onun talebelerinin gözetiminde akademik hayâtımızı sürdürmemiz, kendisini doğrudan ders almış bir hocamız gibi benimsememiz için yeterli oldu. Ercüment Hocamızla aramızdaki yaş farkı 40 civârında olmasına rağmen, kendi emsâli imişiz gibi değer vermesi; gerektiğinde dinlemesi; gerekli görürse takdir etmesi; cesâretlendirmesi, teşvik etmesi; daha iyiye, daha doğruya yöneltmek için çırpınması; büyükle büyük, küçükle küçük olmaktan kaçınmaması; en küçük bir zekâ kırıntısını, cilâlayıp parlatmaya ve çevresini aydınlatır hâle getirmeye çalışması; yol bilmeyenlere yol göstermeye, usûl bilmeyenlere usûl öğretmeye gayret etmesi ve bu hususta hiç bıkkınlık emâresi göstermemesi, onun gönlünün, kalbinin ve rûhunun enginliğine ve zenginliğine delâlet eder. Zihni, en saf elmas parçası gibi pırıl pırıldı; her ânını problem çözmek için harcadı. Sanırım onu kimse, günlük, sıradan sohbetlerin içinde görmedi; havadan sudan söz ettiğini işitmedi. Onun bulunduğu sohbet meclisi, hemen ciddî ve ilmi bir tartışma ortamına dönüşüverirdi. Yıllanmış tekrarlardan kaçınır, her zaman yeni şeyler öğrenmeye ve öğretmeye çalışırdı. Türk Yurdu’nun Sezenler Sokak’taki yazıhânesi, onun ziyâretleri sırasında, emîniz ki sıradan konuşmalara hiç şâhit olmamıştır…

         

        Ankara sokaklarını da beyhûde dolaşmadı. Onu sokakta görenler, ya bir kütüphâneye veyâ bir kitapçı dükkânına giderken görürlerdi. O yaşına rağmen, bir an bile uzak kaldığını görmediğimiz çalışma azmi, gıpta edilecek seviyede idi. Çoğu insan kırk yaşında yorulmuştu ama o doksanına merdiven dayadığı sırada bile yirmi yaşındaymış gibi azimli ve şevkliydi. Bu azmi ve şevki, hiç şüphesiz mesleğine olan sevgisinden alıyordu. Hakîkaten o, kelimenin gerçek mânasıyla târihçiydi; mesleğini aşk ve tutku ile severdi. Sizden gelebilecek yeni bir bilgiyi, yeni bir fikri, yeni bir mâlumâtı can kulağıyla dinler ve takdir etmekten zevk alır, bu gibi durumlarda âdetâ gözlerinin içi gülerdi. Türk târihçiliğine yapılabilecek en küçük katkı, onun gözünde en büyük keşiflerden daha değerliydi. Târihçiliğimizin ideolojik çekişmelere kurban edilmesi; ilim adamı sıfatlı pek çok insanın ideolojik bariyerlere takılıp kalmaları, onu ziyâdesiyle üzerdi. Vatanını ve milletini her türlü değerin üstünde tutup sevmesi, onu hiçbir zaman ilmî ve fikrî hakîkatleri ifâde etmekten alıkoymadı. Kimsenin gölgesine girmeye, kimseye minnet duymaya, kimseye yaltaklanmaya tevessül etmedi. Her zaman, ilim adamının zihniyet dünyâsının her türlü kayıttan âzâde olması gerektiğini savundu. Onun için de, mânâsız kaygıları elinin tersiyle iter ve mantıklı olmayı tavsiye ederdi. Sanırım Türk ilim âleminde gördüğü en büyük eksiklik de buydu. Mânâsız komplo teorileri ile uğraşıldığını, târihî hakîkatlerin bâzı ideolojik kaygılarla eğilip bükülmeye çalışıldığını gördüğünde, dudaklarından gayr-i ihtiyârî “Bu ülkeye Dekart hiç uğramamış” sözleri dökülürdü…

         

        Onu çok arayacağız. Ölüm hak ve gerçek. Bunda tereddüdümüz yok. Dolayısıyla, ne kadar acı olursa olsun, kayıp ne kadar büyük olursa olsun, sîneye çekmekten, tevekkül etmekten ve Yüce Yaratıcımıza dayanmaktan başka yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Fakat acı olan ve tahammül sınırlarını zorlayan başka bir husus var: Kadir-kıymet bilmeyişimiz!

         

        Türk târihçiliğinin hiç şüphesiz temel direklerinden biri olan Ercüment Hocamız böyle mi yolcu edilmeliydi? O koca çınar, ebedî yolculuğuna 25-30 kişilik bir cemaatle mi uğurlanmalıydı? Samîmî dostları neredeydi? Meslektaşları nereye gitmişlerdi? Yetiştirdiği onca talebesi buhar mı olmuştu? Türkiye’de ilmin gelişip ilerlemesi için her türlü fedâkârlığı yaptıklarını söyleyen devletlüler neredeydi? Yoksa hayatta iken karşısında sergilenen bütün takdirler, bütün sevgi ve saygı gösterileri yalan mıydı? “Kadrini seng-i musallâda” dahi bilmeyecek miydik? Hiçbir ölümü küçümsemek düşüncesinde değiliz ama sözde sanatçıların, vefâtları dolayısıyla câmi avlularını dolduran o kalabalıkların onda biri, koca bir âlimin vefâtında toplanamaz mıydı?

         

        Çok tanıdığı olduğunu herkes bilir. Fakat vefâsız tanıdıkları, Ercüment Hocayla bu dünyâda bir kere daha karşılaşmayacaklarını düşünmüş, dolayısıyla “yüzüne nasıl bakarız” endîşesi taşımamış, dünyevî meşgalelerini bir günlüğüne tehir etmeye gerek duymamış olmalılar. Giden gitmişti işte... Vefâsızlık!

         

        İşte acı olan da bu… Türkiye’de ilme ve âlime gösterilen saygının sıfırın altında olması… Hiçbir radyoda veyâ televizyonda, Ercüment Hocamızın vefâtından iki cümlelik söz edilmedi; hiçbir gazetede iki satırlık bir ifâdeye rastlanmadı. Ömrünü beyhûde geçiren nice insanın ardından akla hayâle gelmeyen övgüler dizilir ama hakîkî bir ilim adamının kaybı, kimsenin kılını kıpırdatmaz. Hocamız, hayâtı boyunca kimseye çıkar sağlamadığı; çıkar sağlayacak çevresi bulunmadığı; haksızlıkları dobra dobra dile getirdiği; yalanları ve sahtekârlıkları sâhiplerinin yüzlerine çekinmeden vurduğu ve her vakit hakîkatin dili olmaya çalıştığı için olmalı… Evet, “daha ne olsun” dediğinizi duyar gibiyim. Siz de haklısınız. Sabahtan akşama, bin türlü dalavereyi gönül râhatlığıyla çevirenlerin revaçta, televizyon ekranlarında gözünüzün içine baka baka hakîkatleri ters yüz eden madrabazların büyük adam oldukları ülkemizde, Ercüment Hocamız gibi, olanı olduğu hâliyle sunan insan oğlu insanları kim ne yapsın? Şahsî çıkarları için girmedikleri kılık kalmayan bukelemunlar dünyâsında, tek renkli bir insanın kıymet-i harbiyesi mi olur?

         

        Olsun… Hocamızı uğurlayan 25-30 kişilik gerçek dost, “gitmemiş demesinler, ayıp olur” düşüncesiyle câmi avlusunu dolduracak binlerin kuru kalabalığından daha değerli. On binlerin, yüz binlerin sahte üzüntü gösterilerinden bir kişinin kalpten ve gönülden gelen duâsı, Allâh indinde çok daha kabûle şâyân. Bunu biliyor, buna inanıyoruz. Sen râhat uyu Aziz Hocamız, nûr içinde yat. Mekânın cennet, sevenin Rabbin olsun! İnşallah biz de bir gün senin gittiğin yere geleceğiz. Allâh, yüz akıyla gelmek nasip eylesin!

         


        


        

        [1] Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân: 185.


        

        [2] Kur’ân-ı Kerîm, Rahmân: 26.


        

        [3] Kur’ân-ı Kerîm, A’râf: 34.


        

        [4] Kur’ân-ı Kerîm, Bakara: 156.


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele