Hocam Ercüment Kuran

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        1976-77 öğretim yılında İngilizce Hazırlık okurken, uzaktan görmüşlüğümüz vardı gerçi ama ilk kez, 1977 Yılının Güz döneminde Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü 1. Sınıfında Tarih Metodolojisi dersinde tanıdım onu… Kelimenin gerçek anlamıyla nevi şahsına münhasır bir insan… Lise yıllarında kısıtlı bilgileriyle dünyayı nizama sokmaya cüret edecek kadar cesaretli olan bizlere, bilim, ilmî zihniyet, Batı medeniyetinin temelleri, millî kültürümüzün önemi gibi konulardan bahsediyordu. İlk dikkati çeken özelliklerinden birisi de heyecanıydı. Ülke ve millet meselelerine, bilime, tarihçiliğe karşı duyduğu eksilmeyen bir heyecan…12 Eylül öncesi şartlarda, büyük çoğunluğun sessizleştiği, kabaca sağ-sol çatışması diye tanımlanan ama bunun çok ötesinde anlamları ve boyutları olduğunu bugün daha iyi anladığımız o günlerde, bazılarımızın duvarlara yazdığı yazıları hiç çekinmeden en sert biçimde eleştirir, sloganların meseleleri çözmede hiçbir şeye yaramadığını yüksek sesle ifade ederdi. Koridorlarda bir olay çıksa, öğrencilerinin buna karışmaması için hemen tedbirini alır, babacan tavrıyla onları da ikna ederdi. Komünizme karşı olduğunu rahatlıkla açıklar, milliyetçi-ülkücü gençlere ise milliyetçiliğin vurma-kırma olmadığını, ülkesi ve milleti için kendi işini en iyi yapmanın milliyetçilik olduğunu telkin ederdi.

         

        Ercüment Hoca güç karşısında boyun eğmeyen, doğru bildiğini sakınmadan söyleyen bir insandı. Bu yüzden de âmiyane tabirle, ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamadığı durumlarla sıkça karşılaşmıştır. Şahsiyetini eleştirdiği veya ideolojik görüş bakımından ters düştüğü insanların haklı olduğu konular varsa, bunda da onları açık yüreklilikle savunurdu. Böyle kişilerin jürilerinde onlar hakkındaki olumsuz kanaatlerine göre değil o kişilerin bilimsel yeterlilik veya yetersizliklerine göre davranmaya özen gösterirdi. Tamamen zıt görüşte olduğu bir kişinin bir kitabını ya da makalesini beğenmişse bunu açıkça her yerde söylerdi. Kısacası hakşinastı.

         

        Gençlere ve onların fikirlerine önem verir, onları medenî cesaret göstermeleri için teşvik ederdi. 1981 yılı Ekim ayında genç bir asistan olarak Bölüme girdiğimizde beni ve Mehmet Özden’i çağırıp bizden beklentilerini anlatmış, bizi de çeşitli konulardaki fikirlerimizi sorarak konuşturmuştu. Bölümün meşhur çay sohbetlerinde gerek ülke meseleleri gerekse ilmî konular renkli bir ortamda tartışılırken asistanlar olarak bana, Hasan Ünal’a ve Mehmet Özden’e döner ve “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye fikrimizi sorardı. Sempozyumlarda genelde eleştirilerini sakınmamakla birlikte genç araştırmacılara çok daha fazla hoşgörülü davranırdı.

         

        Hocanın genç araştırmacılara yaklaşımına dair bir hatıramı da özellikle zikretmek isterim. Malum, hocamız 1983 yılında, henüz yaş haddinden emekliliğine 4 yıl kadar vakit varken, YÖK düzeninin bazı uygulamaları ile bunların Üniversitedeki yansımalarına tepki göstererek emekliliğini istemişti. Bununla birlikte ilmî çalışmalarını belki de daha yoğun olarak devam ettirdi. O arada hem Bölüme hem de yine kendisinin kurduğu Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsüne aldığı genç araştırmacıların çalışmalarına hep alâka gösterdi. Ben de daha sonra (1997’de), bir takım değişikliklerle yayınladığı yüksek lisans tezimi bitirdiğimde (1985 Ocak ayı), bir nüshasını hocama takdim ettim. Hoca tezimi iki kez okuyup gözlem ve tenkitlerini birkaç sayfa halinde bana verdi. O sırada sarf ettiği takdirkâr ifadeler daha sonraki çalışmalarımda hep bir itici güç olarak hatırımda kaldı ama asıl söylemek istediğim şu: Hoca sadece benim değil, kendisine tezlerini götüren bütün arkadaşların (ki Enstitü’deki yaklaşık 20 arkadaştan herhalde yarısı götürmüştür) tezlerini aynı dikkatle okuyup eleştirilerini bildirmiştir. Bu da ondaki bilim aşkı ve ciddiyetini gösteren bir özelliktir. Günümüzde bazı hocaların kendi tez öğrencilerinin tezlerini bile üstünkörü okuduklarını düşününce bunun değeri ve önemi daha da iyi anlaşılır.

         

        2005 yılında Hocamıza saygı olarak bir sempozyum tertip ettik. Hacettepe Üniversitesi Merkez Yerleşkesinde gerçekleşen bu sempozyumu baştan aşağıya dikkatle takip etti ve notlar aldı. Sempozyumdan sonra beraber bir yemek de yemiştik. Bilahare Hocayı Güvenevler’deki evine bıraktım. Beraberimizde öğrencilerin verdikleri iki adet çiçek buketi de vardı. Merdivenleri çıkarken, rahatsızlığı sebebiyle toplantıya gelemeyen merhume eşi Nebahat hanıma, yüzünde o meşhur muzip gülümsemesi ile “Nebahat bak, çocuklar çiçek verdi, biri sana, biri bana” deyişini unutmuyorum. Gerek Sempozyum faaliyetinden gerekse bir yıl sonra TÜBA tarafından Bilim Ödülü ile ödüllendirildiği törende kendisine gösterilen ilgiden çok memnun olmuştu.

         

        Onun en büyük eserlerinden biri olan Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde onun öğrencisi, asistanı ve –o emekli olduktan sonra da olsa- aynı bölümde öğretim üyesi olmaktan her zaman şerefle duyacağım.  Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

         


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele