Balkanlarda Bir Cevelân

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

                                                                                                                   Alişimin kaşları kâre

                                                                                                                   Sen açtın sinede yâre

         

        Bu Rumeli türküsünü 8-10 yaşlarında iken Konya’da okuyan ağabeyim köye geldiği zaman tarlada söylerken duymuştum. “Aliş aba/abla” dediğimiz yaşlıca bir akrabamız da vardı O isim dolayısıyla da dikkatimi çekmişti. Sonra ben de Konya’da ve Ankara ‘da geçen tahsil yıllarımda hem Rumeli türkülerini, hem de Türk musikisinin en az 500 civarında eserini besteleri ve güfteleriyle bellemiştim. Ta o zamandan beri de Rumeli’ye ayrı bir alâkam peyda oldu. Hep Rumeli’yi görmek, gezmek hasreti içinde oldum. Birçok belgesel de bu hasreti artırıyordu. Ama en çok bu hasreti artıran Yahya Kemal’in yazıları olmuştu. Çok fırsat kolladım, ama bir türlü nasîp olmadı. Ta ki Mehmet Akif Kültür ve Sanat Vakfı, Novi İnternasyonal Üniversitesi ile beraber bu sempozyumu tertip edip beni de davet edinceye kadar. Vakıf yetkililerine çok teşekkür ediyorum. Hakikaten büyük bir ilmî ve kültürel hareket ve ziyafet oldu.

         

***

         

         24 -31 Mayıs tarihleri arasında Balkanlarda bir cevelân gerçekleştirdik. Mehmet. Akif Ersoy Kültür ve Sanat Vakfı ile Sırbistan sınırları içinde bulunan Novi Pazar özel İnternasyonel Üniversitesi  arasında  yapılan anlaşma neticesinde 25-26 mayıs günlerinde adı geçen üniversitede ‘Balkanlarda Kültür ve Düşünce Hareketleri ve Yeniden Yapılanması Sempozyumu’  adında çok güzel ve verimli bir sempozyum tertip edildi.. Fakat esas  konu Mehmet Akif üzerine idi.. Aslında sempozyum üçbuçuk gün olarak programlanmıştı; fakat tercüme meselesi araya girince tebliğ süreleri onbeş dakikaya indirilerek süre kısaltıldı  ve geziye daha çok zaman ayrılmış oldu.

         

        Sempozyuma Türkiye’den 37 kişi katıldı. Bunların büyük bir ekseriyeti üniversite mensubu hocalardı. İki kişi asistandı, diğerleri daha yüksek unvanlara sahipti. Sempozyuma Sırbistan’dan, Kosova’dan ve Makedonya’dan gelen bilim adamları da iştirak etmişlerdi. Ayrıca Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi rektör yardımcısı Prof. Dr. Zeki Yıldırım da bir tebliğ ile katıldı.

         

         

         

        Düştük Açık Alınla Sırbistan Yollarına

         

        24 Mayıs sabahı Esenboğa’da içtima vardı. Balkan cemaati bir araya gelmişti. Burdur cemaati de İstanbul’dan kafileye katılacaktı. Fukaralar onbuçuk saat otobüs yolculuğundan sonra yorgun-argın bize katılabildiler. Biz de zaten saat 10.00 da başlayan uçak yolculuğundan sonra İstanbul’a indik. Dış hatlara geçtikten sonra Belgrat seferi hazırlıkları başladı. Nihayet saat 13.00de Belgrad’a müteveccihen uçak hareket eyledi. Bir buçuk saat sonra Belgrat hava alanında idik. Bizi oralı bazı Türkler karşıladı. Bunlardan birisi de Metin İzzeti idi. Bizim konuşmalarımızı ve sempozyum konuşmalarını Sırpçaya çevirdi. Kendisi Makedonya’da üniversitede Prof. aynı zamanda dekan imiş. İzmir İlâhiyat Fakültesini bitirmiş, Mehmet Aydın’ın talebesinden olup bu fakiri de ismen tanıyormuş. Bazı yazılarımı da okumuş.

         

         

        Bir diğer tercümanımız Abdurrahman Ademî. O da Türkiye’de okumuş. Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu. Yeni açılan Çankırı Karatekin Üniversitesinde Yrd. Doç. Doktorası 19. asırdaki Balkan politikaları üzerine. Balkan meselelerini iyi biliyor.

         

        Sırplar hava alanında bizi epeyce beklettiler. Mehmet Cemal Bey, Akif’le ilgili veya değil, binden fazla hediye kitap getirmiş. Bunları muhtelif kuruluşlara hediye ettiler. Mehmet Akif Üniversitesi Rektör Yardımcısı da geçen sene kasım ayında yaptıkları Milletlerarası çaptaki Mehmet Akif Sempozyumu tebliğlerini iki büyük cilt halinde yayımlamışlar. Onlardan 30 takım civarında hediye getirince yükler ağırlaşmış. Bunlara Serhan Çiftçigüzeli’nin tezhip sergisi için getirdiği 30 civarında ambalajlı eserleri de ilave edilince gümrükten geçmek daha da zorlaştı. Sırplar, bu kitaplardan vergi almak istediler. Bunlar hediye edileceği hatırlatılıp ısrar edilince bundan vazgeçtiler. Zaten duruma seçilmiş Baş Müftü Muammer Zokorniç müdahale edince işler yoluna girdi. Müftü Bey bizi karşılamak için özellikle gelmişti. Orada bu seçilmiş müftünün itibarı hem Müslümanlar, hem de Sırplar nazarında çok yüksek.

         

         

         

        Türkçesiz Sırpça Olur mu?

         

        Gümrükten eşyaları geçirmek için beklerken bazı güzel şeyler de anlatıldı: Türk aleyhtarı bir Sırp, Türkler aleyhinde konuşup duruyormuş. Etraftan bazıları demişler ki: “Türkler aleyhine konuşup duruyorsun ama Türkçesiz konuşamıyorsunuz. Sırpçadaki Türkçe kelimeler olmasa hiç konuşamayacaksınız.” Adam cevap vermiş: “Hiç yok valla.”  “Hiç Türkçe kelime yok” derken kullandığı kelimelerin hepsi Türkçe!

         

        Bu vesile ile öğreniyoruz ki Sırpçada sekiz binden fazla kelime varmış. Sırp hükümeti, Millet Meclisine Türkçe kelimelerin temizlenmesi için bir kanun teklifi getirmiş. Uzun müzakere ve münakaşalardan sonra dilsiz kalacaklarını düşünerek teklif reddedilmiş.

         

        Sırbistan’ın nüfusu sekiz milyon imiş. Bunun iki milyonu Belgrat’ta yaşıyormuş. Belgrat “Beyaz şehir” demekmiş 2500 senelik bir geçmişi varmış. Osmanlı zamanında Belgrat’ta 360 cami varmış. Şimdi sadece Bayraklı Camii kalmış. Şehri NATO uçakları Sırpların Müslümanlara yaptıkları zulümleri durdurmak için, vurmuş.

         

         Sırp nüfusunun 500.000’i Müslüman. Ama Sırbistan’da Arnavutlar, Hırvatlar, Karadağlılar, Yunanlılar, Türkler ve Makedonlar da varmış Yani Sırp nüfusu, bilinenden daha da azmış.

         

 

***

         

        Yola Devam: Otobüse bindik. Bir şehir turu atmaya karar verildi. “Kalemegdan”dan yani “Kale Meydanı”ndan geçiyoruz. Tuna nehri şehri ikiye bölmüş. Eni çok geniş ve suları çok fazla, bittabi akışı da azgın bir nehir. Osmanlının Müslümanlaştırdığı ve “Müslüman Tuna”ya destanlar düzdüğü koca Tuna! Evrenosoğlu Ali Bey’in Akıncı Beyi olarak akıncı ordularıyla, otuz senede 335 defa güneyden kuzeye azgın sularını aştığı Tuna! Etrafında Gazi Osman Paşa’nın destanlar yazdığı Tuna!

         

        Belgrat kalesini yakından görüyoruz. İçine girmeyip etrafında dolaşmakla iktifa ediyoruz. Kalede Ali Paşa’nın türbesi varmış, bir Fatiha gönderiyoruz.

         

        Daha sonra Novi Pazar yoluna girdik. 300 km. ye yakın bir yol. Şehri çıkınca M. Cemal Çiftçigüzeli, arkadaşların tanışmalarını istedi. Herkes mikrofona gelip adını, unvanını, çalıştığı kurumu bildirmesini söyledi. Sonra sıra herkesin yaptığı çalışmalara ve eserlerini bildirmeye geldi. Bu da bitti. Sıra en son bana geldi. Ben de:

         

        Bilen bilir, biz kimiz,

        Tarihten de eskiyiz,

        Adımız gök, yıldırım

        Demir, kaya, dağ, deniz deyip kestim. Çalışmalarımdan da bahsetmekliğim istendi. Onu daha sonra yerine getirdim. Sonra otobüsü dolduran arkadaşlara şunları söyledim:

         

        -Belgrat’tan ayrılalı beri geçtiğimiz araziye, yüksek dağlara, tepelere, derin vadilere bakıyorum. Ben Munzur vadisinin etrafındaki vahşi kayaları ve tepeleri gördüm. Orada başınızı diktiğiniz zaman sadece gökyüzü görünür. Balkanlarda gördüğümüz dağlar, daha yüksek, vadiler daha dar ve daha derin. Her taraf yemyeşil ve ormanlarla kaplı. Ben burayı görünce Sultan Murad-ı Evvel’in ve Sultan Fatih Hazretlerinin büyüklüğünü,  basiretlerinin derinliğini, ufuklarının genişliğini, dünyayı 700 sene evvel nasıl küçülttüklerini yeni yeni anlamaya başladım. Daha önce sadece biliyordum ama anlamak ayrı bir şeymiş, şimdi şuuruna vardım ve idrak ettim.

         

        Merhum Abdülhak Hâmid Tarhan, 1917 de dünya savaşının getirdiği felaketlerin milleti bunalttığı bir zamanda ferahlamayı Sultan Fatih hazretlerinin mezarını ziyaret etmekte bulmuş. Ziyaret esnasında ilham gelmiş, duygulanmış Sultan Fatih için uzun bir şiir yazmış. Aslında şiir müthiş bir şiir. Fakat bir beyti var ki bence Sultan Fatihi, belki bütün zamanlarda en iyi anlatan beyittir: Şöyle sesleniyor üstat, atamız Fatih hazretlerine:

         

        Şâyestedir denilse, âlem senin mezarın,

        Emsâr bahşişindir, ebhâr yadigârın.

         

        Yani “sana âlem/dünya senin mezarındır, denilse sen buna çoktan lâyıksın. Çünkü sen fethettiğin şehirleri bahşiş olarak verirsin, baharları/iklimleri, ülkeleri de yâdigâr olarak bırakırsın.”

         

        Sultan Murad-ı Evvel 650 sene evvel, Sultan Fatih 550 sene evvel, bu korkunç coğrafyaya nasıl geldiler, 100 bin kişilik orduları bu vahşi tabiatta nasıl yürüttüler de üstelik tarihin en büyük zaferlerini kazanabildiler. Sonra da asırlarca buraları Avrupa ordularına ve Balkan çetelerine karşı nasıl elde tuttular. Unutmayalım, Balkanlar Anadolu’nun, kalesidir, burcudur. Balkanlar fethedilmeseydi veya daha erken zamanlarda elden kaçsaydı, biz Anadolu’da tutunamazdık. Nitekim Yunanlılar Polatlı’ya geldikleri zaman, A. Cevdet gibi bazı aydınlarımızın(!) etekleri zil çalıyordu: “Sizi geldiğiniz yere göndereceğiz” diye.         

                                                                         

        Biz Rumeli’ye ayak bastık ama arkadaşlara bakıyorum, daha memleketlerinden çıkamamış gibi bir hal içindeler. Sizin araştırmalarınızın ve yazdığınız eserlerin şu anda hiç bir faydası yok. Onları şimdilik kafanızın bir köşesine atın, buraya adapte olmaya çalışın. Aşiret reisi gibi herkes tanıdığını yanına alıp vakit geçirmesin. Kitle seyahatine uyabilmeniz için marifetlerinizi ortaya dökmeniz lâzım. Hemen hepiniz, edebiyat ulemasındansınız. Hangileriniz şarkı, türkü okuyabilecek, hangileriniz ilahî yahut şiir seslendirecek, kimler, iyi fıkra anlatacak, kimler masal, hikâye anlatacak, kimler taklit yapacak? Bunları ortaya koyun. Cemaat seyahati böyle olur. Seyahat kültürünüzün daha da gelişmesi lâzım. Buyurun meydan sizindir.”

         

        Bu nutka rağmen kimseden bir ses çıkmadı. Konu Mehmet Akif olduğu için onun az bilinen ve kendisine  “M. Akif kör, beyinsiz, sağırdır.” diyen bir Robert kolej öğrencisine cevap olarak yazdığı şu şiiri okudum:

         

        Ne yapsam, neyle kurtarsam şu yatmış inleyen halkı

        Deyip ezberde olsun gezdiğin vâki midir Şarkı?

          Benim beynim sağır yahut gözüm körmüş, peki lâkin

        Senin görgün yolundaymış da keskinmiş de idrakin

          Ne gördün söyle evladım, ne duydun lütfen izah et!.

          Hayır, hacet de yok izaha pek meydan da mâhiyet

                      O mâhiyet fakat iğrenç, o mahiyet fakat çirkin.

                      Niçin dersen sıkılmak hiss-i insanîsi yok ilkin.

          Evet, beynim sağırdır, çünkü kâinatım hep feryâd

          Gözüm görmez, evet zira muhitim hep karanlıktır.

                      İşitmem başka bir ses milletim eylerken istimdad

                      Fakat sinemde imanım müebbet fecr-i sadıktır.

          Kör olmaz ağlayan gözler, sağırlaşmaz tutuşmuş beyn

          Yaşarmaz gözle yanmaz beyni hilkat addeder bir şeyn

                      Geçilme kahkahandan her taraf yangın içindeyken

                      Yanan bir sineden lâkin ne istersin, nedir öfken?

          Beraber ağlamazsın, sonra “kör” dersin, “sağır” dersin

          Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin.

                      Ne ibret! Yok mu bir bilsen, kızarmak bilmeyen çehren

                      Bırak tahsili evladım, sen ilkin bir hayâ öğren

         

        Daha sonra yine de hiçbir ses çıkmayınca belki biraz kıpırdanırlar zannıyla “Sizleri Rumeli’ye bağlayabilmek için bir Rumeli türküsü okuyorum “ dedim ve

         

        Varayım, gideyim Urumiline

         

        Arzuhal vereyim, Beylerbeyi’ne diye başlayan meşhur Rumeli türküsünü seslendirdim. Bu türküdeki derin hasrete işaret ettim. Biraz uyanır gibi oldular. Fena değilmiş gibi ifadeler duyuldu. Sonra eski hallerine döndüler. Mübareklerin kimisi “Bozok vadisi benden sorulur.” deyip kenara çekiliyor, kimisi “Güller diyarının bülbülüyüm diyor, Gülendam arıyorum, buralarda ötemem”, deyip kenara çekiliyor, kimisi “Ben Denizli horozuyum ama Denizli’nin tavukları olmazsa ötemem.” Diyor ama horozlanamıyor, kimisi “Sivas’ın yiğidosu benim.” diye efeleniyor, kimisi  “Anteb’in Şahin’i benim” diyor ama havalara bile giremiyor, kimisi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi benden sorulur! Ben Kaşgarî’yim”  deyip köşesine sokuluyor. Kimisi ben Karadeniz uşağıyım, Rize ve havalisi benden sorulur, deyip koltuğundan kıpırdamıyor! Hâsılı otobüsün her köşesinde bir aşiret reisi (yani bölüm başkanı), kendi dünyalarında dolaşıyor. Latife bir tarafa, ricalarım onları uykularından uyandırıp cemaate bir şiir, bir türkü vs. sunmaya yetmiyor.

         

 

***

         

         

         

        Derken, Novi Pazar’a Gelmişiz.

         

        Atlas Oteline indik ve yerleştik. Dinlenemeden akşam yemeğine çağrıldık. Otelin giriş katındaki lokantaya gittik. Üniversite rektörü ve arkadaşları bizi karşıladılar. “Hoş geliş”??! Diye “hoş geldiniz” dediler. Rektör Prof. Dr. Mevlüt Dudiç, yemeğin sonunda bize bir “Hoş geldiniz” konuşması yaptı:

         

        Bizim gelmemizden dolayı duydukları memnuniyeti bildirdi.  Bir çocuğun annesini beklerken duyduğu heyecanı duyduklarını, Osmanlı’nın Balkanlara gelmezden önce kendilerinin medeniyetten ve insanlıktan bîhaber vahşi kabileler halinde yaşadıklarını, Osmanlının kendilerine İslâm’ı, onunla beraber insanlığı ve medeniyeti de getirdiğini, onunla birlik ve insanlık şuuruna erdiklerini, 500 sene kendilerini düşmanlardan koruduğunu söyledi. Bu sözler bizde çok büyük memnuniyet hâsıl etti.           

         

        Yeni Pazar, Fatih’in kumandanlarından İsa Bey’in kurduğu bir şehir. İsa Bey’in adına bir güzel medrese ve metruk bir hamam var. Hamam yeniden imar edilecekmiş (Bu restore kelimesini kullanmak istemediğim için imar diyorum) Şehrin nüfusu, 125.000 imiş. Bu nüfusun % 85’i Müslüman imiş. Müslümanlarla Hıristiyanlar iyi geçiniyorlar ve devamlı işbirliği içindeler. Osmanlıdan kalma camiler var. Günde beş vakit ezan duyuluyor. Yeni Pazar, Sırbistan’ın “Sancak” bölgesinde bulunuyor. Bu bölgeyi Bosna’nın fethinden sonra kuran da yine sultan Fatih hazretleri. Bölge o zamandan beri Türk bölgesi olarak bilinmektedir. Fakat Sırbistan, bu bölgeyi bölmüş, bir kısmını daha önce Karadağ sınırlarına dâhil etmiş. Sancak bölgesinde 450 bin civarında Müslüman Türk yaşıyor, bunun 150.000 kadarı Karadağ’da yaşıyormuş. Fakat manevî bütünlük devam ediyor. Bir de Sırbistan’ın çok ayrımcı davrandığından Müslümanları bölmek için uğraştığından bahsediliyor. Düşünsenize 500.000 kadar Müslüman’ın bulunduğu bu ülkede, 18 adet parti bu gruba ait Ötesini siz düşünün. Fakat son zamanlarda Sırpların yavaş yavaş menfi tutumlarını kısmen değiştirmeye başladığı ifade ediliyor.

         

        Yeni Pazar’da bu vesile ile bazı güzel adetlere de vakıf olduk: Mesela şehrin muhtelif yerlerinde belediyenin ilan panoları var. Bu panolarda matbu kâğıtlarda ölüm ilanları var: 125 bin kişilik şehirde kim öldüyse -Müslüman olsun Hıristiyan olsun- bu panolarda matbu kâğıtlarda ilan ediliyor. “Falan mahalleden falan vefat etmiştir. Cenazesi şu vakitte, şu camiden kalkacaktır.” şeklinde ilanlar. Ama herkes bu ilan üzerine o mabette camide veya kilisede hazır oluyor. Müslümanların ilanının başına ölümle ilgili Kur’an ayetleri yazılıyor.

         

        Bir başka güzel adet de şu: Mesela grup halinde bir kahvehaneye çay içmeye gidiyoruz.  Kahvehanenin içi ve dışı dolu. Oturacak masa yok. Başka yere gidelim demeden, bir bakmışız, oturanların her biri hemen masaları boşaltıp başka yere gidiyorlar. Misafire yer açmak için kimseden bir telkin gelmediği halde.

         

***

 

 

        Ertesi gün kahvaltıdan sonra saat dokuzda Üniversiteye intikal ettik. Üniversitenin bahçesinde Rektör Bey ve arkadaşları ile öğrenciler bizi karşıladı. Binaya girmeden evvel Rektör Bey kısa bir konuşma yaptı. Konuşmadan önce millî marşlar söylendi. Her tarafa Türk bayrakları asılmış, fakat dikkat çekici bir husus olarak kaydetmeliyiz ki Sırbistan bayrağı hiçbir yere asılmamıştı. Yine dikkatlere sunayım. Bu güzel manzaralı toplantıya Belgrat büyükelçimiz hiçbir alaka göstermedi, üstelik yetkililerin söylediğine göre bu toplantının yapılmasını engellemek için uğraşmış…

         

        Konuşmasında Rektör Bey Üniversite hakkında bilgi verdi. Fakat daha önceki konuşmasına benzer tarzda ifadeler kullandı.“Önce şunu ifade edeyim: Kendinizi evinizdeymiş gibi hissedin. Burası sizin öz evinizdir. Siz bizim annemizsiniz. Bizi siz dünyaya getirdiniz, siz besleyip büyüttünüz, düşmanlarımıza karşı siz korudunuz. Fakat daha sonra ne olduysa oldu, anamız bizi bıraktı gitti, bizi öksüz bıraktı. Elini uzatamadı, biz kendi başımıza kaldık. Anamız da kendi derdine düştü. Biz de yüz senedir, bu hasreti çekiyoruz. Artık bize dönmesini bekliyoruz. Ananın çocuklarından beklediği vazifeler olduğu gibi çocuklarına karşı da vazifeleri vardır. Bunların yapılmasını istiyoruz. Şimdi bu ziyaretten anlıyoruz ki anamız bize tekrar dönmektedir. Bu gelişi, yeni bir fethin başlangıcı olarak görüyoruz. Şunu söyleyeyim: Son bir yılda bu bölgede böyle bir sempozyum yapılmadı.” mealinde konuştu.

         

         

        Rektör Bey’in sözlerine bakılırsa, bir araştırmaya göre Makedonya’da Türkçe bilenlerin sayısı % 85, Yunanistan’da % 100, Bulgaristan’da % 46 imiş. Bu rakamlara dayanarak Rektör Bey, sözünü tamamladı: ”Birbirimizin dillerini öğreneceğiz, bunu da kardeş üniversiteler yapacak.”

         

        Bu arada kendilerinin de yeni öğrendikleri bir bilgiyi aktardı: Bu üniversite 2002 senesinde kurulmuş. Üniversitenin yerini tespit etmişler; arsayı alacakları sırada bir de tespit etmişler ki bu arazi sultan Fatih’in vakfiyesidir. Meğer Sultan hazretleri Bosna’nın fethi için bu diyardan geçerken, askerlerinin bir kısmı bu araziye zarar vermiş. Bunu duyan Fatih, haram yiyen veya hakka zarar veren askerin zafer kazanamayacağı endişesiyle derhal araziyi satın almış ve hemen vakfetmiş.

         

        Bu yeni üniversitede ekonomi, eğitim, bilgisayar mühendisliği fakülteleri gibi fakülteler var. Bir kısmı hazırlık safhasında açılmayı bekliyor. 4000 kadar öğrenciye sahip. Üniversitenin gelişmesine öğrenciler de katkıda bulunuyorlarmış. Diğer üniversitelerle rekabetten çekinmiyorlar. Seçilmiş Baş müftüsü (Diyanet başkanı) Üniversiteye büyük destek vermiş. Kendisi üniversitenin kurucusu ve mütevelli heyet başkanı. Fakir talebeye yardım yaptıkları gibi, kız talebenin hepsine %10 tenzilat da yapıyorlarmış. Talebeden rüşvet alan hoca tespit edilirse derhal işine son veriliyor ve rüşvet vermek zorunda bırakılan öğrenciden de para alınmıyormuş. Derslerinde 9 numara not alan öğrenciden de para alınmazmış.

         

        Yine Rektör Beyin bildirdiğine göre bu sempozyumun yapılmaması için pek çok engel çıkarılmış, fakat hepsi aşılmış.

         

        Bu konuşma üzerine oradaki Türklerden Enis Bey, şu ifadeyi kullandı: “Sizden buraya gelen her biriniz birer  ‘akıncı’dır. Buradaki herkes bunu böyle bilir ve sizlere böyle bakar.”

         

 

***

         

        Rektör Bey bize üniversitesini gezdirdi. Sınıflar, hocaların odaları, dekanların odaları, konferans salonu güzel. Ama en güzel yer Rektör Bey’in makam odası. Tamamen ahşap süsleme ile tezyin edilmiş, fakat tezyinatın her yanı türül türül Osmanlı tezyinatı kokuyor. Bir de Baş Müftü’nün odası var, orası da aynı şekilde tezyin edilmiş. Ayrıca iki küçük konferans salonu daha var. Bunlardan birisi oval salon.  Yemekhane de güzel. İki de televizyon stüdyosu var. TV yeni yayıma başlamış. Mescidi var

         

        Bizdekinin aksine okullarda ve üniversitelerde başörtü meselesi yok.İ steyen başını örtüyor, isteyen örtmüyor. Hatta bir kısım hanım hocalar da tamamen kapalı olup bu hal üzere dekan olabiliyorlar. Kapalı olan öğrenciler ve hocalar dikkat çekecek şekilde şık giyiniyorlar.

                                               

         

***

         

        Sempozyumun açılışı:  Açılışta Rektör Bey, Burdur Mehmet Akif Üniversitesi Rektör Yardımcısı Zeki Bey, Mehmet Akif Kültür ve Sanat Vakfı başkanı M. Cemal Çiftçigüzeli konuştular. Konuşmalar Sırpçaya çevrildi. Konuşmalardan önce TRT’den Mehmet Akif Erbaş’ın ve Mustafa Karakaya’nın hazırladıkları ve TRT’de yayımlanan Mostar Köprüsü belgeseli seyredildi. Karşılıklı hediyeler takdim edildi. Sonra da sempozyum başladı.

         

        Sonradan öğrendiğimize göre mahalli basın ve medya büyük alaka göstermiş ve televizyonlar, sempozyumu ilk haber olarak vermişler. Sırp medyası sempozyuma çok yabancı kalmamış. Bosna’daki TRT ekibi de Yenipazar’a gelerek çekimler ve röportajlar yaptı, benimle de kısa bir mülakat yapıldı ve bunları TRT’de yayımladı. TRT Bosna muhabiri Gözde hanıma, kameraman arkadaşına ve bizzat TRT’ye de teşekkür ederiz.

         

        Sempozyumda değişik ve güzel tebliğler okundu. Sempozyum iki salonda birden yürütüldü. Dolayısıyla iki günde bitirildi. Bu fakir de  “Mehmet Akif’in Dine Bakışı” konusunda konuştu. Beni dinlemeye gelenlerin hepsi Türkçe anladıklarından dolayı tercümeye hacet kalmadı. Oturum başkanı Nimetullah Hafız hoca da biraz müsamaha edince, kırk dakika konuşmuşum.

         

        Sempozyum sona erince kapanış toplantısı yapıldı. Kapanış konuşmalarından önce yine belgesel gösterildi. Belgesel, Sırpların Müslümanları imha hareketleriyle ilgiliydi. Yürek yakan manzaralar içimizi sızlattı. Gözlerimiz doldu. Veda konuşmaları ifa edildi. İştirakçilere teşekkür beratları verildi.

         

        Akşamleyin yemek bahçede yenildi. Yemekten sonra kızlı erkekli gruplar halinde folklor gösterileri yapıldı. Bazı şarkılar ve ilahiler okundu. Bizden de Gaziantep üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Ahmet Özpay, cesaretini topladı ve beni mahcup edercesine iki şarkı okudu. Şarkıların sözleri Sırpçaya tercüme edildi.

         

        Şunu da tebarüz ettirmeliyim ki O diyarda Müslümanların okuduğu ilahilerin çoğu bizim ilahîler. Onların da çoğu Yunus’un. Sadece bir kısmı Sırpçaya çevrilmiş ve ara sözleri bile Türkçe olarak bırakılmış. Hele bir otobüs şoförümüz vardı ki bizlere bir hafta boyunca Yunus’un ilahîlerini dinletip durdu. Sonunda anlaşıldı ki şoför şair imiş. Üç defa hacca hacı adaylarını götürmüş. Bir defasında gidememiş, çok üzülmüş oturmuş bir şiir yazmış. Şiir öyle sıradan alelade bir şiir değil, seviyeli ve kaliteli bir şiir. Edebiyat ulemasına sitem ettim: “Şöyle bir şiir yazamadığınız gibi okuyamıyorsunuz da!” Şoförümüz ehli salât bir kimse; namaz vakitlerini geciktirmemeye çalışan, gecikirse rahatsız olan hassas bir insan.

         

***

         

        27 Mayıs günü Yenipazar’ı gezdik. Tarihî mekânları (İsa Bey hamamını, Camiini, medresesini, müzeyi, İslâm Araştırmaları Fakültesini) ziyaret ettik. Rektör Bey bize rehberlik etti. Bizi hiç yalnız bırakmadı. İsa Bey hamamının içinde kahvehane var. Fakat söylendiğine göre yeniden imar edilip işletmeye açılacakmış. Çarşı, Pazar, dükkânlar ve sokaklar, Osmanlı kokuyor. Bu koku bütün gayretlere rağmen yok edilememiş. Anadolu’nun bir kasabasında veya bir küçük şehrinde dolaşır gibi dolaşabiliyorsunuz.

         

        Ayrıca İslâm Araştırmaları Fakültesini ziyaret ettik. Fakültenin bir kısım hocalarıyla tanıştık. Dekan bey bize fakülteyi gezdirdi. Yayın da yapıyorlar. Vitrindeki eserlerden Türkçe eserler de satıldığı anlaşılıyor. Fakültede eğitim-öğretim faaliyetlerinin yanında pratik dersler, ilmî araştırma faaliyetleri ile ilmî ve uzmanlık toplantıları yapılmaktadır. Fakültede Kur’an ve sünnet, şeriat, akait ve mukayeseli dinler tarihi, iletişim, din eğitimi ve şarkiyat bölümleri var. Bu bölümler ihtiyaca göre talebe almaktadır.

         

         

        İsa Bey Medresesinde: Şehri dolaşırken İsa Bey Medresesine geldik. Medrese bir avlu etrafında bir kaç binadan müteşekkil. Binaların tanzimi düzenli ve güzel. Bu binalar “Meşihat merkezi/fetva merkezi”, müftülük binası ve medrese (İmam-Hatip Lisesi)olarak istihdam ediliyor. 160 talebe varmış, bir kısmı da kız öğrenci imiş. Medresede 70 kadar hoca 20 belleten ve 100 kadar çalışanı varmış. Müftülükte bir de müzemsi bir kısım bulunmaktadır. Ayrıca kurs olarak kullanılan kısımları da var. 1946’da dinî öğretim ve eğitim yasaklanmış,1990 da yeniden açılmasına izin verilmiş. Buraları devletin tanıdığı “İslâm Birliği” idare ediyormuş. “Sırbistan İslâm birliği” de varmış. Bu camileri, medreseleri, fakülte ve üniversiteleri bir kimlik, bir şahsiyet meselesi olarak görüyorlar. Bunun için sembollere ihtiyaç olduğunu, buraların da kimliklerinin sembolleri olduğuna inanıyorlar. Hatta Müftü Bey’in söylediğine göre, 1998’de Ankara’da Şeraton otelinin yanından geçerken önce böyle binalara, ne lüzum var, diye düşünürken sonra bunların birer sembol olduğunu düşünmüş ve sembollere her zaman ihtiyaç olunduğu kanaatine varmış.

         

        Bizleri İsa Bey medresesinde Belgrat’ta da karşılayan Müftü Bey karşıladı ve bizlere “Hoş geldiniz” dedikten sonra şu mealde hitabetti:

         

        “İki kardeşin buluşmasının yanında Osmanlının 500 senelik varlığı da bizim için çok mühimdir. Osmanlı kültürü bizimle bütünleşti, o, kültürün muhtelif alanlarında çeşitli eserlerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bu, bize gurur veriyor. Biz Avrupa Müslümanlarıyız. Kültürel olarak Doğu-Batı terkibiyiz. Avrupa’da doğmamız mühim değil. Bize Osmanlının İslâm’ı ve kendi kültürünü getirmiş olması mühim. Son yüz senedir yaşadığımız trajediler, Müslüman olmamızdandır. Türkiye, bir dönemde çocuğunu terk etmek zorunda bırakılan bir Ana’dır. O bizi terk edince biz yetim kaldık. Bu bize çok zor geldi. Anamız, açıkça ortaya çıkıp “Bunlar benim çocuğum” desin, başka bir şey istemiyoruz.”

         

        “Anamız, bazen bizi bilmezden ve görmezden gelmekteydi. Sizin ziyaretiniz, Anamızın bizi terk etmediği mânâsına gelmektedir. 20. asırda anamız zayıftı. Şimdi kuvvetlendi. Artık kimseden korkmuyor.”

         

        “Muhaliflerimiz, Üniversiteyi açmak ve İslamî, ilmî faaliyetlerimizi yürütebilmek için harcadığımız paraları nerden bulduğumuzu soruyorlar. Biz de Müslümanların yardımlarıyla bu faaliyetleri yürüttüğümüzü söylüyoruz. Anlamıyorlar bizi. Türkiye de anlamıyordu, yeni yeni anlamaya başladı. Bu bize ağır geliyordu, şimdi ümidimizi artırıyor. Bizim üniversite kurmamızı anlamıyorlar. Türkiye’de Diyanet zayıf olmamalı. Biz de zayıf olmamalıyız, yoksa bizi bir gün bile yaşatmazlar. Halk sadece bize dayanır ve güvenir, biz de halka dayanırız ve güveniriz. Üniversitemizin kara parayla yapıldığını söyleyenler var. Bunlar doğru değildir. Türkiye’den bize ilmihal göndermek istiyorlar. Bunlar ferdî şeylerdir. Bizim ilmihalimiz var. Bize manevî destek verilsin ve sahip çıkılsın, bu bize yeter.”

         

         

         

        Novipazar’dan Ayrılış:

         

        28 Mayıs Perşembe sabahı kahvaltıdan sonra Novi(yeni) Pazar’dan ayrıldık. Rektör Bey bizi şehrin dışına kadar gelerek uğurladı. Novipazar’dan güzel intibalarla ayrıldık. Mesela kaldığımız otelde çalışan bir genç vardı, güzel ve düzgün bir Türkçe ile konuşuyordu. Sorduk, kendinin Boşnak olduğunu, fakat Boşnaklara benzetilmemesinden dolayı memnun olduğunu söyledi. Hanımı da Türkçe bölümünü bitirmiş, o da güzel Türkçe konuşuyor. İkisi birden “Biz Türküz” diye sözlerini bitiriyorlar.

         

        Novipazar’da kazançlarımızdan birisi de Prof. Dr. Nimetullah Hafız Beyi ve Prof. eşini tanımamız oldu. Kendisi Türk dili üzerine eserler vermiş, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde dersler vermiş. Çocukları Ankara’da oturuyorlarmış. Bu sebeple sık sık Ankara’ya geliyorlarmış. Üstat, BALTAM (Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi) başkanıymış. Hoş sohbet, neşeli ve şuurlu bir zat. Kendisinden istifade ettik. Bu muhterem zata da yakın alakasından dolayı teşekkür ederiz.

         

        Novipazar’dan Prizren’e doğru yola çıktık. Ama programda İpek kasabasına ve dolayısıyla Mehmet Akif merhumun babasının doğduğu Suçi köyüne uğramak da var.

         

        Yola düzülünce Ahmet Özpay’a marifetlerini göstermesini söyledim. Çıktı meydana, iki şarkı okudu, arkası gelmedi. Beraberce “Yemenimde hâre var.” türküsünü söyledik Hele şükür, onu biliyorlarmış. Ben hareketli türküler olsun da sıkılmasınlar diye, Ayaş yolları türküsünü biliyor musunuz, dedim. Bilmediklerini söylediler. Şaştım. Telgrafın tellerini söyleyelim, dedim, bilmediklerini söylediler. Tabii daha çok şaştım. Doğrusu size hayret ediyorum. Bu türküleri sokaktaki her hangi bir vatandaş bile bilir ve söyler. Halktan da kültürden de uzak durduğunuz anlaşılıyor, nasıl edebiyatçısınız, doğrusu anlayamıyorum, dedim. Sağ olsunlar kızmadılar.

         

        Bizim edebiyat ulemasına Saadettin Kaynak’ın “Hatice’m saçlarını dalga dalga taratmış” hareketli şarkısını okudum. Onu beğendiler. İki şarkı daha okudum, onlardan bir şey anlamadılar. İki de ilahî okudum, onları da beğendiler, hele şükür dedim. Sizden hiçbir karşılık gelmeyince bu mesele burada kapanır, deyip sözü kestim.

         

         Derken İpek kasasına gelmişiz. Civarı NATO adına İspanyol askerî kuvvetleri korumaktadır. İpek kasabasına Şuşitsa köyü dokuz kilometre. Fakat yol çok bozuk ve kötü. Bu köye TİKA güzel bir okul yaptırmış. Bilgisayarlı filan bir okul. Yolunu da yaptıracakmış.

         

        Şuşitsa köyü güzel bir köy. Köyün girişinde köy mezarlığı var. Mezarlık baştan sona Sırp katliamı esnasında şehit edilenlerin mezarlarıyla dolu. Müslüman mezar taşlarının yan tarafına 40-50 cm yüksekliğinde birer minare yapıştırılmış. Bununla Müslüman ve Hıristiyan mezarları ayrılabiliyor. Mezar taşlarının üzerine şehitlerin fotoğrafları yapıştırılmış. Gencecik çocuklar ve kızlar, kadınlar şehit edilmiş.

         

        Okulu ziyaret ettik. Mehmet Cemal Bey okula Mehmet Akif ile ilgili bir takım hediyeler verdi. Mehmet Akif Bey’in amcasının oğlunun evine vardık. Adam 90 yaşının üzerinde. İstanbul’da babası okumak istemiş, fakat Akif Bey’in dedesi salmamış; ağabeyin gitti, geri gelmedi, sen de gelmezsin diye

         

        Bize izzet ü ikram gösterdiler. Komşunun bahçesinde masalar kuruldu, divanlar çıkarıldı, sandalyeler geldi. İkramlar yapıldı ve Suçi’den ayrıldık.

         

         

         

        Prizren’e Varış

         

        Prizren’e öğleden sonra vardık. Prizren Kosova devletinin hudutları içinde. Şehre girişte bizi Prizren Müftüsü Lutfi Balık ile diğer bazı zevat karşıladı. Bunlar arasında Erol Bey bize rehberlik yaptı. Bu şehir 200 bin nüfuslu imiş. Nüfusun % 50’si Türk asıllı imiş. Zaten bu şehir de baştan sona Osmanlı kokuyor. Motele yerleştikten sonra şehre indik. Prizren Müftüsü de genç, dinamik, gayretli bir kimse. Ankara İlahiyat Fakültesinden 2001’de mezun olmuş.

         

        Prizren halkının diğer kısmı daha çok Arnavut kökenli. Diğer kavimlerden de var. Akşamüstü bizi Müftü Bey makamına götürdü. Burası da Osmanlıdan kalma bir medrese. Ama bu medreseler, bizdekiler gibi kubbeli değil. Güzel konak gibi yapılmış. İçinde çeşitli imkânları var. Yanında hemen Osmanlıdan kalan bir cami var. Söylediğine göre, Kosova devleti sınırları içinde 700 kadar cami ve 2000 kadar da din görevlisi varmış.

         

        Bir ara dışarı çıktım. Ana cadde üzerinde yürürken bir minare gördüm. Komünist idare 1948’de camiyi yıkmış, fakat minaresini bırakmış. Şimdi cami, fotoğraflara bakılarak eski şekliyle, yeniden inşa edilecekmiş. Büyük bir külliye halinde Yahya Paşa Camisi var; o da imar halinde.

         

        Bir de baktım kimi göreyim? Yıkılmış, sadece minaresi bırakılmış caminin yanında dolaşırken bir de baktım ki İstanbul’dan bir Prof. Arkadaş. Merhaba dedim; bir yanlışınız var, dedi. Fukara kendisini Prizren’de kimsenin tanımayacağını sanıyordu. Siz beni gerçekten tanıyor musunuz, diye sordu. Ben de tanımasam konuşmam dedim. Sen Mustafa Erkal değil misin deyince, evet dedi. Peki, ben kimim dedim; vallahi tanıyamadım, diye cevap verdi. Ayıp değil mi, dedim; ben senden sekiz yaş büyüğüm, ben hatırlıyorum da sen niye hatırlamıyorsun! Ben falanım, deyince kusura bakma, kafam çok dalgın, dedi. Yanında oğlu ve İstanbul’dan bazı iş adamı ile ilim adamları vardı. 35 kişilik bir kafile halinde gelmişler. Konserleri, konferansları, tiyatro gösterileri gibi faaliyetleri varmış. İstanbul Aydınlar Ocağının Prizren’de ve Bosna’da şubeleri varmış. Dönüşte havaalanında tekrar karşılaştık ve biraz sohbet etme imkânı bulduk.

         

        Müftülüğe geri döndüm. Ezan okundu. Mehmed Paşa camisinde akşam namazını cemaatle kıldık. Tam bizdeki gibi namaz kılındı, tespih çekildi ve dışarı çıktık. Caminin kapısında 80 yaşlarında olduğu tahmin edilen yaşlı, nurânî yüzlü, çok dinç bir zat bana yaklaştı. Ben sizi tanımıyorum, Allah kabul etsin, nereden geldiniz dedi. Ben de Ankara’dan geldik, Mehmet Akif sempozyumu için buradayız, dedim. Sizi ve bütün arkadaşlarınızı pastaneye davet ediyorum, sizlere boza ikram edeceğim, lütfen buyurunuz, dedi. Biz de memnuniyetle kabul ettik. Muammer İğci adındaki bu zatın ikram ettiği bozayı zevkle içtik. İsteyenler dondurma da yediler. Bu vesile ile güzel de bir sohbet oldu. Teşekkür edip ayrıldık.

         

        Bu vesileyle şunu da tebarüz ettirmekte fayda var: Gerek Prizren’de gerekse başka yerde Türkler, Türkiye’den gelen bir kimseyi gördüler mi onunla selamlaşmak, hoş geldin demek için adeta can atıyorlar. Oralarda mutlaka halkın arasına karışmak lâzım. Prizren’de Türkçe, Arnavutça ve Sırpça herkesçe anlaşılmaktadır.

         

        Gerek Türkler ve gerekse diğer Müslüman unsurlar, Türkler buraya gelmeseydi, bizler yok edilmiş olacaktık veya kaçacak yer bulabilirsek buradan ayrılacaktık, diyorlar. Nitekim buralardaki bir kısım Arnavutlar, karlı dağları soğukta aşarak ve yürüyerek Arnavutluktaki akrabalarının yanlarına kendilerini zor atmışlar. Türk tugayının mevcudiyetinden herkes memnun. Yalnız, Türklerden bir haylisi işten çıkarıldığı için işsiz Türkler çoğalmış.

         

                                                        

***

         

        İstikamet Kosova Ovası. 29 Mayıs Cuma günü evvelden tespit edildiği gibi istikamet olarak 1. Kosova Meydan Muharebesinin yapıldığı ve Sultan Murad-ı evvel Hüdavendigâr Hazretlerinin şehit edildiği, dolayısıyla türbesinin bulunduğu yere doğru yola çıktık. Türbe Priştina’ya 20 km mesafede. Priştina, Kosova devletinin başşehri. Yağışlı, soğuk, fırtınalı bir havada Kosova ovasındaki türbeye ulaştık.

         

        Türbe Gazi üniversitesi Sanat Tarihi bölümü hocalarından Prof. Dr. Hakkı Acun ve Doç. Dr. Mehmet Zeki İbrahim tarafından imar edilmiş. Türbe geniş bir avlu içinde, etrafı duvarlarla çevrili. Bir de Türbeyi bekleyen ailenin ikameti için küçük bir ev yapılmış. Bildiğim kadarıyla Sultan Murad-ı Evvel’ in iç organları buraya gömülmüş, bedeni Bursa’ya getirilmişti.

         

         

         

         

        Sultan Murad-ı Evvel Hüdavendigâr Hazretlerinin Huzurunda

         

        Daha önce rahmetli Mehmet Çavuşoğlu’nun bu türbeyi ziyaretinde dış kapıdan itibaren yerde sürünerek “Sen bize bir vatan hediye ettin, fakat biz onu muhafaza edemedik, bizi affet muhterem dedemiz!” diye ağlayarak türbeye girdiğini biliyordum. Doğrusu ben de duygulandım, gözlerim doldu, fakat kendime hâkim olmaya çalıştım. Çünkü arkadaşlara hitab edecektim.

         

        Arkadaşlara şu mealde kısa bir hitabede bulundum: Bu ziyaret her hangi bir büyüğümüzün ziyareti değildir. Bu vahşi tabiatta din için, devlet için, i’lâ-yı kelimetullah için buralara kadar gelip bir büyük zaferle Balkanların ve doğu Avrupa’nın kapılarını bizlere açan bir büyük hükümdarın, bir büyük kumandanın, huzuruna huzur ve huşu ile gireceğim bir büyük şehîdin ziyaretidir. Bildiğiniz bir hususu tekrarlamakta fayda var: Yanılmıyorsam sultan Murad-ı Evvel Hazretleri gerek Türk tarihinde, gerekse İslâm tarihinde harp meydanında şehîd olmuş tek hükümdardır. Kendisi muharebe meydanına çıkmadan önce Allah’a hâlisâne bir kalb ile yakarmış şehîd olması ve Müslümanların kâfir kılıçlarıyla telef olmaması için dua etmiştir. Onun bu duasını Hoca Saadeddin Efendi nazma çekmiş. Ben bu şiiri getirdim, önce onu okuyacağım, sizlere de birer nüsha fotokopi çektirdim, hepinize dağıtılacak, sonra da ben Yâsîn-i Şerif okuyup bazı ayetlerin mânâlarını açıklayacağım.

         

         

        Sultan Murad’ın Duası

         

         

        Âb-ı rû-yı Habîb-i Ekrem için/Sevgili Resulun yüzü suyu hürmetine

        Kerbelâ’da revan olan dem için/Kerbelâ’da akan kan için

          Şeb-i firkatte ağlayan göz için/Ayrılık gecesinde ağlayan göz için

          Reh-i aşkında sürünen yüz için/Senin aşkını yolunda sürünen yüz için

        Ehl-i derdin dil-i  hazîni için/dertlilerin çok hüzünlü gönlü için

        Câna te’sîr eden enîni için/Canı yakan inlemesi için

          Eyle yarabbî lütfunu hemrâh/Yarab lütfunu bize yoldaş eyle

          Hıfzını eyle bize peşt ü penâh/hıfzını bize sığınak eyle

        Ehl-i İslâm’a ol muîn-i nasîr/Müslümanlara nusratinle yardımcı ol.

        Dest-i a’dayı bizden eyle kasîr/Düşman elini bizden uzak eyle

          Bakma yârab bizim günahımıza/Yârab bizim günahlarımızı görmezden gel.

          Nazar et cân ü dilden âhımıza/cân ü gönülden âh etmemizi gör

        Etme yârab mücahidini telef/İslâm mücahidlerini telef etme

        Tîr-i a’dâya bizi kılma hedef/düşman oklarına bizi hedef kılma

          Bunca sa’y ü ictihadımızı/Bunca sa’yü gayretimizi

                     Gazavât içre yahşî adımızı/din harblerindeki yahşi adımızı

        Etme yârabbi kahrın ile tebâh/ yârab kahrın ile boşa çıkarma

        Yüzümüz halk içinde etme siyah/Yüzümüzü halk içinde kara çıkarma

          Râh-ı din içre ben tebâh olayım/Din yolunda ben yok olayım

          Siper-i a’dâ-yı Hida olayım/Doğru yol düşmanlarının hücumlarına karşı siper olayım

        Din yolunda beni şehîd eyle/din uğruna beni şehîd eyle

        Ahirette beni saîd eyle/Ahirette beni bahtiyar eyle

          Mülk-i İslâm’ı pâymâl etme/İslâm ülkesini ayaklar altına aldırma

          Menzil-i fırka-i dalâl etme/Sapık mezheplerin meskeni kılma

        Keremin çokdur ehl-i İslâm’a/Müslümanlara keremin pek çoktur

        Dilerim kim erişe itmama./Dilerim bu keremin tamama erer.

         

         

        Bundan sonra ezberden Yâsîn suresini, İhlâs, Nâs, Felak ve Fatiha surelerini yüksek sesle okudum; dua yaparak bitirdik.

         

        Böylece va’detmiş olduğumuz hususların hepsini yerine getirmeyi Cenabı Hak bu fakîre nasîb etti. Arkadaşlarımız da duygulandılar, bildikleri ayetleri duaları ayrıca okudular; ruhlarına gönderdik; kabul buyurmasını Cenabı Mevlâ’dan niyaz eyledik. Allah kabul etsin; ruhları şâd olsun.

         

        Arkadaşlar ziyareti kameraya aldılar. Zaten seyahat boyunca hareketlerimiz, ziyaretlerimiz ve gezdiğimiz yerler Gaziantep Üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Arif Yılmaz tarafından kameraya alındı. Kendisine teşekkür borçluyuz. Türbenin içindeki ve tavanındaki tezyinatı da arkadaşlar ayrıntılı olarak çektiler. Hatıra fotoğrafları çekildi ve Hüdavendigâr hazretlerinin huzurundan ayrıldık.

         

        Böylelikle yıllarca hasretini çektiğim bir ziyareti de Rabbim bize nasîb etmiş oldu. Ona da bînihaye şükürler ve hamd ü senalar olsun! Âmin!

         

                                                        

***

         

         

        Türbe ziyaretinden sonra yolda Gazi Mestan Bey’in yeşil kubbeli türbesini uzaktan gördük. Fakat ziyaret edemedik. Çünkü yolu bozukmuş ama türbeyi TİKA imar etmiş.

         

        Bu arada Hüdavendigâr Hazretlerini şehîd eden Miloş Obiliç adına 1996’da dikilen ve kilise çan kulesine benzeyen anıtı yakından gördük. Kuleyi alman askerleri koruyor. Kitabesinde Türkler aleyhine ifadeler var imiş.

         

        Buralardan Priştina’ya vâsıl olduk. Öğle yemeğinden sonra bir heyet Priştina büyükelçimizin randevusuna yetişmek için gitti. Biz de şehri birazcık dolaştık ve akşam Prizren’e avdet ettik.

         

         

         

        Müftü Beyin Muhteşem Kahvaltı İkramı

         

        Genç Prizren müftüsü Lutfi Balık bize bir sabah kahvaltısı ikramında bulundu ki unutulacak gibi değil!

         

        Makedonya’ya gidip Üsküp ve Kalkandelen’i ziyaret etmek üzere Prizren’den 30 Mayıs sabahı ayrıldık. 40 km kadar yol gittik. Kıyısında kayalar oyularak yapılmış, büklüm büklüm kıvrılan bir derenin kenarları boyunca devam eden dar bir yoldan geçtik. Nihayet yine başka dere kıyısında, karlı dağların eteğinde, her tarafı yemyeşil ve yüksek ağaçlarla çevrili bir lokanta, pardon bir restoran. İşletenleri Türk. Güzel Türkçe konuşuyorlar. Kahvaltıda her şey var. Öyle açık büfe filan değil. Yağ, yoğurt, çökelek, peynir çeşitleri, çorbalar, yumurta, tavuk, siyah et, her şey var. Ben bir işkembe çorbası içtim. Türkiye’de öyle işkembe çorbası içmedim. Arkasından bir de kelle-paça çorbası içtim. Ben Maraş’ın, Sivas’ın kelle-paça çorbalarını da bol bol içtim fakat bu, hepsinden lezzetli. Ekmekleri de bir harika. Civarda oteller var. Turistik bir bölge. Derken evet derken lapa lapa bir kar yağmaya başlamaz mı? Hem kahvaltı yaptık, hem karın yağışını seyrettik, hem de fotoğraflar çektirdik. Müftü Bey bizi Kalkandelen’e doğru uğurladı. Biz de yola koyulduk.

         

         

         

        Hudut İşkencesi

         

        Makedonya’ya girerken iki saat hudutta bekletildik. Sebep: Türkiye’de domuz gribi olduğu iddiası. Asıl sebep beceriksizlik. Bilgisayarı iyi kullanamıyorlar. Aramızda bir de tabip vardı. O, görevlilere bir fırça çekti: doktor olduğunu ve Türkiye’de domuz gribi vaka’sının olmadığını söyledi. Yelkenleri biraz indirdiler. Bir doktorun gelip bizi muayene edeceğini söylediler. Fakat gelen doktor hanım, kimselere görünmeden, şikâyeti olan doktora müracaat etsin, buyurmuş. Böylece iki saatlik işkenceli bekleyişten sonra Makedonya’ya duhul eyleyebildik.

         

         

         

        Kalkandelen’de

         

        “Alaca Camiyi ziyaret”: Meşhur Kalkandelen’e (Makedon ve Arnavutlar Tetova diyorlarmış) geldik. Önce  “Alaca Cami”yi ziyaret ettik. Bu camiye alaca denmesinin sebebi, içinin ve dışının çok değişik ve renkli şekilde tezyin edilmiş olması. Arkadaşların bir kısmı “Tahiyyat-i mescid” namazı kıldılar. Caminin tezyinatı dikkat çekici olduğu için resimler çektiler. Balkanlarda bu cami tipinden üç tane varmış. Caminin bahçesi çok güzel tanzim edilmiş; çiçeklerle, güllerle ve servilerle bezenmiş. Caminin son cemaat mahallinin üstündeki kısımda yaşlı bir zat ortaokul çağındaki 15 kadar gence hafızlık çalıştırıyordu. Bunların bir kısmı kız öğrenci. Her gün öğleden evvel okula giden gençler, öğleden sonra aksatmadan camiye gelip hıfza çalışıyorlar. Üç senede hâfız oluyorlar. Metin İzzetî Beyin dediğine göre, kendisi de çocukları da burada hafız olmuşlar ve her Müslüman köyünde 50-60 civarında hafız mevcut imiş. Balkanlarda ilk hafızlık çalışmaları da asırlar önce yine bu camide başlatılmış. Balkanlarda Kalkandelen, Gostivar ve Üsküp en çok hâfız yetiştiren yerler imiş.

         

         

         

        Harabatî Baba Bektaşî Dergâhını (Tekkesini) Ziyaret

         

        Harabatî Baba tekkesi kuruluş tarihi itibariyle ta Fatih dönemine kadar uzanıyor. Bu zât Malatya’dan kalkmış buraları irşad için bu tekkeyi kurmuş. Tekke irşad vazifesini “Kolonizasyon dervişleri” ile hakkıyla ifa etmiş. 1730’lardan sonra Tekke imar görmüş ve vazifesine devam etmiş. Tekkede halen Bektaşî babası ve birkaç derviş aileleriyle birlikte ikamet etmekteler. Çok geniş bahçesinin ortasında bir cami bulunmasına ve bu camide her gün beş vakit namaz kılınmasına rağmen bu dervişlerin ve Bektaşî babasının namazla niyazla bir alış-verişleri yokmuş. Bu dervişlerle konuşuldu, hatıra fotoğrafları çekildi. Tekkenin diğer kısımları hakkında bilgi alındı.

         

        Dergâhta bir derviş evi var. Orada sohbet yapılırmış. Yüksekçe bir yerde merdivenle çıkılan “Fatıma Ana” evi var. Orası mavi renge boyanmış. Mavi renk ve “Fatıma Ana” evi kudsiyet taşımaktadır. Ayrıca bir mescit var, mescidin bir kapısı var. Oradan semahaneye ve “Meydan Evi”ne geçilmektedir. Ayrı kapısı yok. Ayrıca yaz günlerinde kullanılan yanları açık bir “sohbet evi” var. Burası aynı zamanda yaz günlerinde namaz yeri olarak kullanılmaktaymış.

         

        “Düştü Hüseyin atından Sahra-yı Kerbelâ’ya

        Cibril git haber ver Sultan-ı Enbiyaya”

         

        Bu beyit bir kasidenin nakaratı. Bu beyti 8-9 yaşlarında iken yine Konya’dan yazın tatile gelen ağabeyimden dinlemiştim. Babam kendisinden Kazım Paşa’nın Hz. Hüseyin için yazdığı kasidesini okumasını istemişti. Onun da çok güzel ama müstesna bir sesi vardı. Musiki sahasını seçseydi büyük bir ses sanatkârı olurdu. Yukarıya yazdığım beyit o günden beri hafızamdan hiç silinmedi. Fakat ben hep bu kasidenin tamamını arıyordum. 50 sene sonra bir antolojide görmüştüm, fakat tamamı orda da yoktu. Tamamı için Kazım Paşa’nın “Mesâib-i Kerbelâ” adlı eserine bakmak icap etmektedir.

         

         Yanlış hatırlamıyorsam, sohbet evinin bir köşesine kazınmıştı bu kaside. Görünce çok sevindim. Fakat yazmaya vakit yoktu. Bizim Karadeniz uşağı İhsan Sâfî hemen kayda aldı. Sonra otobüste çözdük ve oradaki metni yazdım. Oradaki metin şöyle:

         

         

        Koniçeli Musa Kazım Paşa’nın Kerbelâ Kasidesinden Bir Bölüm

         

        ……………………………………………..

        Şem’-i mihrâb-ı emanettir Hüseyn-i Kerbelâ

        Minber-i efrâz-ı hitabettir Hüseyn-i Kerbelâ

        Nazenîn-i Rabb-ı izzettir Hüseyn-i Kerbelâ

        Seyyid-i şübban-ı cennettir Hüseyn-i Kerbelâ

        Düştü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâ’ya

        Cibrîl git haber ver Sultan-ı enbiyaya

        Şâh-ı rahmettir Muhammed, ebr-i ihsandır Ali

        Mihr-i hikmettir Muhammed, mâh-ı irfandır Ali

        Fahr-ı alemdir Muhammed, Şah-ı merdândır Ali

        Cevher-i cândır Muhammed, nûr-i imandır Ali

         

         

                                               

        Üsküp Yollarında

         

        Kardelen’den ayrıldıktan sonra Makedonya’nın başşehri Üsküp’e müteveccihen yola düzüldük. Kardelen’den 40 km kadar sağlı sollu görünen köylerin hepsi Müslüman köyü. Uzaktan narin minareler pek güzel görünüyor. Yaya olarak 15-20 dakikalık aralıklarla yerleşmiş köyler. Köy evleri gayet düzgün ve güzel görünüşlü. Bizim yazlık evler görünüşünde. Her taraf yeşillik ve ağaçlıklarla bezeli. Merhum Yahya Kemal’in kitaplarındaki Üsküp tasvirlerini okuduktan sonra hep Üsküp’ü hayal etmişimdir. Derken Üsküp’e gelmişiz.

         

        Tabii ki Yahya Kemal’in yaşadığı Üsküp’ten sadece bazı Osmanlı hatıraları kalmış. Biz de oraları ziyaret ettik. Şehre girmeden solda, tepenin eteğinde İsa Bey medresesi görünüyor. Orayı ziyaret edemedik. Eskiden orası kapatılmış imiş. Medrese şehrin içinde İsa Bey camiinin yanında idi. 1984’de yeniden faaliyetine müsaade edilmiş. Şimdi medrese (İmam-Hatip lisesi) olarak istihdam ediliyormuş. En seçkin, zeki ve imanlı çocukları talebe olarak alıyorlarmış. Çok öğrencisi varmış ve hepsi de


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele