Alparslan Türkeş Ve Türk Birliği Ülküsü

Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

        Büyük devlet adamı ve millet sevdalısı Başbuğ Alparslan Türkeş’in ölümünün üzerinden tam on sekiz yıl geçti. Bu süre zarfında yaşananlar, hızlı ve bir o kadar da inanılmayacak gelişmeler olarak tarihte yerini aldı. Türkiye’nin o günden bu yana geldiği nokta, iki yüz yıllık tarihî süreçte ortaya çıkan gelişmelerin yaklaşık yirmi yılda tekrarlanmaya yüz tuttuğuna işaret ediyor. Bu sebeple Alparslan Türkeş’i ve temsil etiği siyasi çizgiyi ortaya çıkaran süreci anlamak aslında, bu tarihî gelişmeleri hatırlamaktan ve anlamaktan geçiyor. Ayrıca bu hatırlama ve anlamanın önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak gelişmeleri yönlendirmede önemli bir rehber olması da kuvvetle muhtemel zira zamanın ruhu benzer bir istikamete doğru yol alıyor.

        
Kaynağı kadim döneme kadar uzanan Türk milliyetçiliğinin somut bir fikir akımı hâline gelmesinin kökleri, Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemine uzanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin on sekizinci yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan irtifa kaybının on dokuzuncu yüzyılda artarak devam etmesi, yirminci yüzyılın başında Osmanlı’nın artık dünya siyasetinde dengeleri belirleyen rolünü sona erdirmiş ve “hasta adam” olarak anılmaya başlanmasına yol açmıştır. Mevcut durum karşısında hâl çareleri aranırken çözüm olarak ortaya çıkan muhtelif fikir akımları vardır. Bunlar içerisinde, Türkçü çözüm açısından Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eseri büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada ortaya konan tahlilde, nispeten daha yeni bir akım olan Türkçülüğün ve bu bağlamda Türk Birliği’nin çözüm için gerekliliği ortaya konmuş; diğer akımların tatbikinin zor olduğu ifade edilmiştir1. Türkçülük taraftarları için önemli diğer bir isim ise Ziya Gökalp’tır. Yazdığı yazılarla Türkçülük fikrini sistematik hâle getirmeye çalışan Gökalp, Cumhuriyet’ten önce İttihat ve Terakki tarafından desteklenmiş ve âdeta bu partinin ideolojik zemindeki temsilcisi olmuştur. 1923 yılında yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde, Türkçülüğün Türkiye sınırları ile kısıtlanamayacağını belirten Gökalp, Türk Milliyetçiliği ülküsünü kademeli olarak üç dereceye ayırmıştır: “Türkiyecilik”, “Oğuzculuk veya Türkmencilik” ve “Turancılık”2. Çıkmazdan kurtulmak için ortaya atılan çözüm önerileri içinde Türkçü bakışın böyle bir istikamet belirlemesinin altında yatan saik, küçülen devletin makas değiştirerek yeniden büyümesi stratejisidir.

        
Atatürk’ün “fikirlerinin babası” olarak nitelendirdiği Gökalp’ın belirlediği istikamete uygun olarak yol kat etmeye başlayan genç Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye sınırları içinde Türklüğün ve Türk milliyetçiliğinin yeniden dirilmesi temeli üzerinde yükselmeye başlamıştır. İstikbalini son bir atılış, müthiş bir gayret ve bin bir güçlükle Sakarya Nehri’nin kıyısından çeviren; yeryüzündeki soydaşlarının ve dindaşlarının hemen hemen tamamının esir ya da etkisiz durumda olduğu Türkiye Türklerinin yeni idarecileri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu aşamasında Türk milletinin yüzyıllardır yüklendiği “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” hedefi ile resmi ve hukuki bir bağ kurmamışlardır. Ancak devletin derin vicdanından bu ülküyü çıkarmayı da düşünmemişlerdir. Bu sebeple Türkiye dışındaki Türklük ihmal edilmemiş; kısmen resmi, genellikle de gayrı resmi olarak ama şuurlu bir şekilde “Dış Türkler” ile bağlar devam ettirilmiştir3. 1923-1938 yılları arasındaki bu dönemde yaşanan en büyük talihsizlik, Gökalp’ın 1924’te, çok erken bir tarihte hayata gözlerini yumması olmuştur. Atatürk’ün ölümü de aynı derecede büyük bir talihsizliktir zira bu kayıp, nispeten Türkçü çözüm modelinin devletin zirvesindeki uygulayıcısının da kaybı anlamına gelmektedir. İsmet İnönü ile başlayan sonraki yeni dönemde artık “Batıcılık” olarak tasnif edilen ve Atatürk dönemi politikalarının tam tersi yönünde izlenen bir yol, ön plana çıkmıştır. 1939-1945 arası cereyan eden İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında SSCB’nin de yer alması, Türk milliyetçiliği düşüncesinin her anlamda devlet katından tasfiyesine yol açmıştır. Nitekim bu dönemde meydana gelen 3 Mayıs 1944 Türkçülük Olayları, sonraki dönemde oluşacak bu olumsuz durumun en açık işaretidir.

        
İnönü dönemi uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkan ve “Türk Milliyetçiliği Hareketi”nin dönüm noktalarından birini teşkil eden 3 Mayıs olaylarının baş kahramanı, hiç şüphesiz Hüseyin Nihâl Atsız’dır. Ancak yargılanan sanıklar içinde dikkat çekenlerden biri de o tarihte genç bir subay olan Alparslan Türkeş’tir. 3 Mayıs yargılamalarında, dava dosyasında yer alan ve Atsız’a yazdığı 4 Nisan 1944 tarihli mektupta Türkeş, “… Milletin içinde bulunduğu tehlikelerden kurtulması mümkündür. Atsız’ın kılıncından keskin olan kalemi bu işi her hâlde muvaffakiyetlendirecektir. Kalem kifayet etmezse o zaman işi silahlara bırakacağız.

        Türkçülük yolunda ruhumuz, yüreğimiz, kılınçlarımız seninle beraberdir. Ebedî Türk milleti mes’ut ve şerefli günlere kavuşacak, bütün Türkler bir devlet hâlinde bir bayrak altında toplanacaklardır…”4 diyecek kadar Türk milliyetçiliği ülküsüne bağlılığını ortaya koymuştur. Kararlı bir ruh hâlini de yansıtan bu satırlar ve söz konusu yargılama, Türkeş’in Türk kamuoyu tarafından hafızaya alındığı ilk önemli olay olarak tarihe geçmiştir.

        
27 Mayıs 1960 İhtilâli’nde Türkeş bu sefer, “ihtilalin kudretli albayı” olarak tanınacak ve yeniden hatırlanacaktır. Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yaptığı kısa sürede, yaptığı icraatlarla kendinden söz ettiği Türkeş, sadece kamuoyunun değil aynı zamanda başka bazı odakların da dikkatini çekecektir. Kaynağı Türkiye dışına uzanan bu dikkat, 27 Mayıs İhtilâli’ni yapan ekibin kendi içindeki anlaşmazlığı olarak kamuoyuna yansıyacak ve bir tasfiyeyle sonuçlanacaktır. Tasfiye edilen on dört kişiden biri de bu grubun doğal lideri olan Türkeş’tir. Hindistan’a sürgüne gönderilen Türkeş, her şeye rağmen diğer arkadaşlarıyla çeşitli vesilelerle ve değişik yollarla görüşmeye devam etmiştir. Arkadaşlarına yolladığı mektuplarda, 14’ler grubu için “Türklüğün ümit dünyasını aydınlatan meşale”5 nitelemesini yaparak “Türk Dünyası” mefhumunun kendi kafasındaki yerini de ifşa etmiş ve gelecekteki siyasi mücadelesinin şifrelerini vermiştir. Türkiye’ye döndükten sonra, 14’lerin bir kısmı ile beraber CKMP’ye katılarak Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin siyasi zeminde de temsiline yönelik attığı adım, aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin “Türkiye Milliyetçiliği” ile sınırlı olmadığını gösteren adımlardır.

        
Siyasi mücadeleye başladıktan sonra Türk milliyetçiliği ile ilgili düşüncelerini kitlelere anlatmaya başlayan Başbuğ Türkeş, düşünce dünyasındaki “Türk Birliği Ülküsü”nü şöyle ifade etmiştir:

        
“… Türk Birliği ülküsü, yeryüzündeki bütün Türklerin bir millet ve devlet hâlinde, bir bayrak altında toplanması ülküsüdür. Bunun tahakkuku, bazı kimselere ilk bakışta imkânsız gibi görünebilir. Birçok kimse bunu zararlı bir hayal (ütopi) olarak da vasıflandırabilir. Fakat unutmamak lazımdır ki, her hakikat önce hayal ile başlar. Yine hatırlamak gerektir ki 1919 yılında hür ve müstakil bir Türkiye kurmak için Anadolu’da dünyanın galiplerine karşı savaşa girişmek de çılgınlık ve hayal diye vasıflandırılmıştı. Fakat inanmış ve kendilerini bir ülküye vermiş olanlar, yurdu kurtarmaya ve müstakil bir Türkiye meydana getirmeye muvaffak oldular.
Türk Birliği de sistemli çalışmak, fırsat kollamak ve her şeyden önce Türkiye’yi korumak ve yükseltmeğe çalışmak suretiyle bir gün elbet hakikat olacaktır…”6. Bu ifadelerin maceraperest bir çılgının fantezileri değil tam tersine, akılcı ve şuurlu bir politikacının mensubu bulunduğu millete makul bir hedef, bu hedefe ulaşmak için topyekûn bir milleti motive etme ve çalışma azmi anlamına geldiği açıktır. Nitekim 1990’lı yıllarda SSCB’nin çözülmesi, onu dikkate almayan Türk devlet bürokrasisinin en büyük hatası olmuştur ve bu vahim hatanın sıkıntıları, bugün hâlâ az veya çok hissedilmekte, yaşanmaktadır.

        
Başbuğ Türkeş’in, “Türk Birliği” ülküsü ile ilgili görüşleri, yalnızca teorik zeminde kalmamıştır. Tam anlamıyla hiçbir zaman siyaseten iktidar olamamasına rağmen düşüncelerini ilk fırsatta eyleme geçirmekten de geri kalmamıştır. 1980’den önceki politik yaşamında, MHP Genel Başkanı sıfatıyla iki defa koalisyonların küçük ortağı olarak iktidar olan ancak dönemin şartları sebebiyle Türkiye içindeki yangınla mücadele etmek durumunda kalan ve bu sebeple sınırlı adımlar atabilen Başbuğ Türkeş, 1980 sonrası bu yoldaki somut ilk adımı, Erciyes’teki Tekir Yaylası’nda gerçekleştirilen “Zafer Kurultayı” ile atmıştır. Gelenekselleştirerek devam ettirdiği bu kurultaylar, Türkiye dışındaki Türklerin de bir araya geldiği buluşmalar şeklinde gerçekleşmiştir. Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonraki süreçte bu kurultaylar, coğrafi olarak daha geniş Türk alanlarına da hitap etmeye başlamıştır. Bu kurultaylarla yetinmeyen Başbuğ Türkeş, “Türk Birliği” ülküsünün kurumlaşma temelini de atarak “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı”nı kurmuş ve bu vakıf aracılığıyla ilki, 1993 yılında gerçekleştirilen “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”nı toplamıştır. Gelenekselleştirdiği her iki toplantıya da büyük önem veren Başbuğ, son nefesine kadar bu uğurda çaba sarf etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümetleri ve devlet bürokrasisi bu çabayı oldukça geç algılamış ve bir uluslararası örgüt olarak Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi 2009 yılında, müsteşarlık seviyesindeki Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ise ancak 2010 yılında kurulmuştur.

        
Başbuğ Alparslan Türkeş’in aşkla bağlandığı “Türk Birliği” ülküsü ve bu ülküyü yayma çabası, Türkiye dışında yaşayan soydaşlarından da karşılık bulmuştur. Alparslan Türkeş’in vefatının ardından Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun. “Alparslan Türkeş, bütün Türk Dünyası gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir şahsiyet olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu.

        
Hep söylediğim gibi, Sovyetler Birliği devrinde, demir perde altında, Hür Dünya’dan sınırlı malumat alırken Sovyet basını bizim ölçeğimizde, Sovyet basınında kim karalanırsa bizler bilirdik ki onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar. Alparslan Türkeş ve onun Bozkurtları da Sovyet basınında hep kötü bahsedilir ve karalanırdı. Biz de bilirdik ki, ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve taa o yıllardan sempatimizi ve saygımızı kazanmışlardı.

        
Demir perde aralanıp, Hür Dünya’dan ve Türkiye’den daha fazla malumat almaya başlayınca anladık ki yanılmamışız. 1975-1976 yıllarında hayatımızı, benim için ve halkımız için Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve onun ülkücüleri kurtarmış. Bu alicenap insan ve onun ülküdaşları, bizimle beraber ağlamışlar, bizimle acılarımızı paylaşmışlar, bizler için dualar etmişler. Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir…”7;
Başbuğ Türkeş’in doğduğu topraklar olan Kıbrıs’taki Türklüğün lideri ve bağımsız Türk devleti KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş, “… Rahmetle andığımız asker, komutan ve devlet adamı Sayın Alparslan Türkeş’le ilk temasım 1960 ihtilalinden hemen sonra, Dr. Küçük ile birlikte Ankara’ya yaptığım ilk ziyarette olmuştu. Türkeş Başbakanlık Müsteşarı (veya Genel Sekreteri) mevkiindeydi. İhtilalin güçlü adamı diye bilinen Alparslan Türkeş’in Kıbrıs kökenli oluşu bizler için güven verici bir şeydi…

        
Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile yapılan toplantılarda Türkeş de vardı… Toplantıdan sonra Sayın Türkeş beni yalnız olarak makamına aldı. Toplantıda söylediklerimi dikkatle dinlediğini söyledikten sonra bana Kıbrıs’ın geo-politik önemini anlattı. Zürih-Londra Anlaşmaları’nı Rumlar değiştirmeye kalkarlarsa Türkiye’yi karşılarında bulur, dedi…

        
Yıllar sonra onu partisinin başında, hapiste ve Devlet idaresinde izledik. Kıbrıs’a ziyaretini yaşadık. Bu topraklara ne sıcak bağlarla bağlı olduğunu gördük. Şunun altını çizmekte yarar görürüm. Türkeş Kıbrıs’ı seviyor, Kıbrıs’ın Türkiye için önemini de bir asker olarak çok iyi biliyordu…

        
Daima itidalle hareket etmiştir. Eleştirileri yapıcı olmuştu, tahrikkâr olmamıştır. Ben onun devlet adamlığını bu çerçevede değerlendirdim ve daima takdir ettim. Kıbrıs’tan taviz vermeyen bir siyaseti, Anavatanın üst çıkarlarını koruyarak, güçlü bir şekilde savunmak güçlü bir karakter ve ölçülü bir siyaset ister. Alparslan Türkeş güçlü bir karaktere sahip, ölçülü bir devlet adamı, Türkiye’nin çıkarlarını her şeyin üstünde tutan gerçek bir vatanseverdi. Son yıllarda onunla sıklaşan temaslarımda, Türklük dünyasındaki faaliyetlerinde bu izlenim artmış, ona olan saygım ve sevgim gittikçe derinleşmişti…”8;

        
Azerbaycan’ın, seçimle işbaşına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı ve Bakü’deki Azatlık Meydanı’nda, “bozkurt” işareti ile halkı beraber selamladıkları rahmetli Ebulfeyz Elçibey’in, “… İnsan sevdiği, çok sevdiği varlıklar hakkında ne yazırsa yazsın, ne diyirse desin, yene de düşünür ki, o istediği alınmadı. Özellikle de, görkemli bir lider, bir sevimli önder, Türk millî maneviyatı uğrunda dayanmadan mubarize ve mücadele aparan, könlünü yalnız ve yalnız Türk Milleti’ne kendi milletine Tanrı bağları ile bağlamış bir gahraman olan azizimiz, Alparslan Türkeş Başbuğ hakkında…

        
… Seksen yıllık bir ömrünü büyük bir kısmını Türk Millî varlığının, iç ve dış düşmanlardan korunmasına, esir Türklerin kurtuluşu, bağımsızlığı ve dünya Türklüğü’nün yükselişi uğrunda mubarize sarf eden büyük bir önder sürdürdüğü mücadelenin zafer çalmakta olduğunu görerek rahatlıkla gözlerini kapattı…
… Yıllar uzunu çokları onu hayalperest saydı. Söylediklerine inanmadı. Halen 1944 yıl mahkemesinde Alparslan Türkeş bildirmiştir ki, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1999’da en büyük düşmanım Rusya’da bir devrim baş verecektir. Ve Türkiye buna hazırlıklı olmalıdır.

        
Tarih büyük liderin önce görünümünü birkaç yıllık farkla doğruladı. Rus emperyası dağıldı. Lakin ne yazıklar ki Türkiye bunu beklemiyordu…

        
… Alparslan Türkeş 35 yıldan çok sabırla, azimle, metanetle mücadele verdi. Türkiye’nin komünizm esaretine düşerek Moskova’ya yahut Pekin’e oyuncak olunması önünde göğüs gerdi. Kıbrıs’ta, Azerbaycan’da, Doğu Türkistan’da, Orta Asya’da, Sibirya’da ve başka topraklardaki Türklerin azadlığa, bağımsızlığa kavuşacağına kalpten inandı ve devamlı faaliyet gösterdi. Türkiye’de büyük bir milliyetçi kadronun yetişmesinde ve Türk gençliğinin kendi milli kimliğine sahip çıkmasında onun hizmetleri erişilmezdir.

        
… Yürekten inanırız ki, Alparslan Türkeş’in emelleri, fikirleri, Türk Milliyetçiliği’nin yolunu aydınlatan 9 Işığı hiçbir zaman unutulmayacak ve 21. yüzyılda yükseleceği seksiz olan Türklüğün temel kaynaklarından biri olarak daima canlı kalacaktır.”9 şeklindeki satırları, Başbuğ Türkeş’in verdiği asil mücadelenin soydaş topluluklardaki yansımalarının birkaç örneği ama en açık ve güzel nişaneleridir.

        
Alparslan Türkeş, ilk gençlik yıllarından itibaren daima Türk milliyetçisi gibi düşünmüş; Kızılelma’nın peşini hiç bırakmamış; basit politik manevralar uğruna veya içi boş bir “devlet politikası” gerekçesiyle sevdalısı olduğu “Türk Birliği” davasından asla vazgeçmemiştir. Bu bağlamda Türkeş, birçok kez Ortak Pazar, Gümrük Birliği, AET ve AB ile ilgili olarak fikirlerini beyan etmiştir. Söz gelimi, temel görüşlerini topladığı Dokuz Işık adlı eserinde bu konudaki fikirlerini şöyle özetlemektedir:

        
“... 6- Millî ülkülere ters düşmeyen tek alternatifin, kısa dönemde uygulama kabiliyeti olmadığı için bölgesel iktisadî kuruluşların iktisadı aşarak içtimaî, kültürel ve siyasî bütünleşme aracı olarak kullanılmasına karşı açıkça vaziyet almayı millî bir görev sayarız.

        
Ortak Pazar’a girişimiz, sanayileşmemiz için ciddi bir engel teşkil edecektir. Kuruluş masrafları, tecrübe kazanıncaya kadar geçecek zaman gibi faktörler dolayısıyla sanayileşmeye çalışan memleketimizin ileri birer sanayi memleketi olan Ortak Pazar devletleriyle rekabet etmesi mümkün değildir.

        
7- Yabancıların ülkenin istediği yerinde, istediği ölçüde arazi ve imkân edinmelerine fırsat vererek Sevr Anlaşması’nın dolaylı uygulamasına sebep olacağı, kültürel ve sosyal deformasyona yol açacağı ve millî sanayinin gelişmesini engelleyeceği için Ortak Pazar’ın açıkça ve kesinlikle karşısındayız. ...”10
Gümrük Birliği’ne girişin ve AB üyeliğinin sıklıkla tartışıldığı yıllarda da MHP Genel Başkanı olarak hazırlattığı bir çalışmada, benzer görüşler bir kez daha şu şekilde dile getirilmiştir:

        
“... Bilindiği üzere; Dış ekonomik ilişkiler ve AB konusunda, MHP Programında belirtilen temel görüş; “Bölge ülkeleri başta olmak üzere diğer dünya ülkeleri ile çok yönlü ekonomik ilişkiler kurulmasına ve kurulacak ilişkilerde; Türk Devleti’nin hükümranlık ve Türk Milletinin egemenlik haklarını sınırlayıcı millî ve manevi kültür yapısını ve kıymet hükümlerini yozlaştırıcı, insanımızı Türk-Müslüman kimliğinden uzaklaştırıcı, devlet ve millet varlığımızı zedeleyici yükümlülüklerden kaçınılması temel prensibine dayanır.” şeklindedir...”11 Bu satırlardan da anlaşıldığı üzere “AB’ye Hayır” duruşu, çok açık ve anlaşılır bir durumdadır. Bu konuda, Başbuğ’un en ufak bir tereddüdü olmadığı gibi elastik ve kaypak bir tavrı da söz konusu değildir. Bu ve benzeri diğer ifadelerden anlaşıldığı üzere, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi açısından AB merkezli bir dünya tasavvuru, Türk milliyetçiliğinin siyasi geleneği bakımından da karşılığı olmayan bir anlayıştır.

        
Ölümünün on sekizinci yılında, bir kez daha rahmetle ve şükranla andığımız Başbuğ Alparslan Türkeş, gerek mesleki çalışmalarının gerekse siyasi yaşamının her safhasında, tek bir dava için mücadele etmiş; tek bir sevdanın peşinden koşmuş; tek bir amaç için çaba sarf etmiştir ki, o da, “Türk Birliği” ülküsüdür. Görebildiği hâlde görmek istemeyenler; duyabildiği hâlde duymak istemeyenler; konuşabildiği hâlde konuşmayanlar; bu yalın gerçeği bildiği hâlde inkâr edenler ve onların açık ya da örtülü, doğrudan veya dolaylı destekçileri için söylenecek pek çok söz vardır ama durum şöyle özetlenebilir: “İnandığını yaşamayan, yaşadığına inanmaya başlar.”

         

        ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        Dr., Hacettepe Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Milletlerarası Hukuk ABD
1 Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Yay., Ank. 2007, s. 19-36.
2 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, MEB Yay., İst. 1996, s. 24-29.
3 Bu konuyla ilgili somut uygulamalar için örnek olarak bkz. Bahadır Bumin Özarslan, “Atatürk’ün Türk Dünyası’na Bakışı”, Eğitimin Sesi, Eylül-Ekim-Kasım 2012, S: 41, s. 6-13.
4 İlhan Egemen Darendelioğlu, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, Burak Yay., İst. 1994, s. 102.
5 Hakan Akpınar, Kurtların Kardeşliği: CKMP’den MHP’ye (1965-2005), Bir Harf Yay., İst. 2005, s. 27.
6 Alparslan Türkeş, Millî Doktrin Dokuz Işık, Kamer Yay., İst. 1978, s. 156.
7 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999.
8 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999.
9 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999.
10 Alparslan Türkeş, Millî Doktrin Dokuz Işık, Kamer Yay., İst. 1978, s. 329.
11 MHP Araştırma Planlama Merkezi İktisadi Meseleler Komisyonu, Avrupa Birliği-Gümrük Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Genel Bir Değerlendirmesi, MHP’nin Bu Konudaki Görüşleri, MHP Araştırma Planlama Merkezi Yay., No:1, Ank. 1995, s. 37.


Türk Yurdu Nisan 2015
Türk Yurdu Nisan 2015
Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele