Türk Kimliğinin Oluşmasına Bir de Bu Pencereden Bakmak

Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

                    Derler ki, “Tarih milletler çöplüğüdür!”

         

         

        Öyle ya; yeryüzüne binlerce yıldan beri kimler gelmiş kimler geçmiş, nice dağlara, yaylaklara kimler konup kimler göçmüş? Adları unutulmuş, nesilleri tükenmiş öyle topluluklar, öyle milletler var ki saymaya kalksak başaramayız. Mensubu olmakla gurur duyduğumuz Türk Milleti ise “Öldü, bitti, yandı, kül oldu” dendiği zamanlarda bile ayağa kalkmayı başararak bugünlere kadar geldi. İnşallah, sonsuza kadar da varlığını sürdürecek.

         

         

        Peki, bu güç, bu azim ve kendine güven nereden geliyor?                                 

         

         

        Bunun elbette çeşitli sebepleri vardır. Yapılacak araştırmalar ve bakılacak pencerelerden görüleceklere göre bu sebepler bir bir tespit edilebilir. Bugün Türk Milleti diye bir millet varsa ve geçirdiği bin bir türlü badireye rağmen ayakta kalabilmişse bunda toprağa (vatan) bağlılığının, onu kutsallaştırmasının ve düşmana boyun eğmeyen bir yaratılışta olmasının, ayrıca da adaletten ayrılmamasının önemi büyüktür. Bu durum, Türk kimliğinin oluşmasında ve silinip gitmemesinde önemli bir etkendir. İşte yazımızı yazarken objektifimizi bu pencerelere yönelterek kimliğimizin oluşmasını bir başka açıdan resimlemeye çalışacağız. Bunu yaparken de belli bir kronolojiye göre, tarihi hikâyeciklere başvuracağız.

         

         

         

        Toprak Milletindir, Verilemez!

         

         

                    Yıl, Milat’tan Önce 209. Yani 2008 yılından tam 2217 yıl önce...

         

         

                    Asya’daki Hun Türklerinin lideri olan Mete Han; düşman sırasıyla kendi atını, silahını ve hizmetinde bulunan kadınlardan birini isteyince hepsini verdi. “Her istediğimizi veriyor” diye hevese kapılan düşman (Çin) bu defa iki ülke sınırında bulunan verimsiz bir toprak parçasını istemişti ki; itiraz edip sesini yükseltti:

         

         

        - Hayır, hayır, hayır!.. Atımı istediniz; verdim. Silahımı istediniz; verdim. Hizmetimdeki kadınlardan birini istediniz; verdim. Çünkü onlar bana aitti. Toprak ise milletimindir; veremem. Şimdi savaşa hazır olun ve bizden korkun!..       

         

                   

         

        Türk Başkasına Vergi Vermez!

         

         

                    Milat’tan Sonra 450’li yılların başı…

         

         

                    Avrupa’ya giren ve Batı Roma İmparatorluğu’nun Başkenti Roma’ya doğru ilerleyen Batı Hun İmparatoru Attila; aldığı şehirlerden birindeki kiliseyi gezerken salonda büyükçe bir tablo gördü. Resimde Attila, tahtta oturan Roma İmparatoru’na altın bir tepsi içinde hediyeler sunarken tasvir edilmişti.

         

         

                    Attila; kilisenin rahibinden “Bu resmi yapan ressamı bulup getirmesini”  istedi. Ressam gelince sordu:

         

                    - Benim herhangi bir imparatora vergi verdiğimi duydun mu?

         

                    - Hayır!

         

                    - O halde tahta beni oturt; Roma İmparatoru’nu da önümde diz çökerek hediye verirken resmedip getir!

         

                    - Emredersiniz Haşmet-meâb!

         

         

         

                                                               Titre ve Kendine Dön!

         

                    700’lü yılların başı…

         

         

                    Göktürklerin ünlü lideri Bilge Kağan, Orta Asya’da hâlâ ayakta duran taşlara yazdırdığı hitabında şunları söylüyor:

         

         

                    “Ben Türk Bilge Kağan!...

         

         

                    Bilhassa küçük kardeşim, yeğenim, oğlum ve bütün soylu milletim!

         

         

                    Güneydeki Şadapıt Beyleri, kuzeydeki Tarkanlar, Buyruk Beyleri!

         

         

                    Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri, halkım…

         

         

                    Bu sözleri iyice işit, sağlamca dinle!..

         

         

                    Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar hep milletler bana bağlıdır. Bunca milleti hep düzene soktum, ilerlettim…

         

         

                    ……………………

         

         

                    Yalnız şunu anladım ki, düşmanın sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipekle aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırır. Yaklaştırdıktan sonra da ona kötülük eder; bilgili, cesur insanları ilerletmez, yanılan insanı yaşatmazmış!

         

         

                    Düşmanın tatlı sözüne, yumuşak ipeğine aldanıp Türk Milleti çok çok öldün! Böyle giderse daha da öleceksin!..

         

         

                    ……………………

         

         

                    Türk Milleti! Acıkırsan tokluğu, bir doyarsan da açlığı düşünmezsin. Böyle olduğun için seni doyuran Kağan’ının sözünü dinlemedin, gittin. Gittiğin yerlerde hep mahvoldun, yok edildin. Orada, geri kalanlarınla her yere zayıflayarak, ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, devletli olduğum için size Kağan oldum.

         

         

                    Kağan olunca aç – fakir milleti hep topladım. Fakir milleti zengin, az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?

         

         

                    …………………...

         

         

                    Ey Türk – Oğuz Beyleri, Milleti, işitin:

         

         

                    Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe ilini – töreni kim bozabilir?

         

         

                    Ey Türk Milleti! Titre ve kendine dön!..”

         

         

         

         

                                                               Adalet ve İhsan

         

         

                    Yıl 1040…

         

         

                    Selçuklu Türklerinin Sultanı Tuğrul Bey Dandanakan zaferini kazandıktan sonra Hemedan şehrine giriyordu. Devrin evliyasından Baba Tahir, dergâhının bahçesinde abdest alıyordu. Tuğrul Bey’e sordu:

         

         

                    - Ey Türk! Allah’ın kullarına ne yapmak istiyorsun?

         

         

                    - Ne emredersen!

         

         

                    - Muhakkak ki Allah adâleti ve ihsanı (Bağışı, iyiliği) sever. Onun için Allah’ın emrini yap!

         

         

                    - Öyle yapacağım!

         

         

                    Bu konuşmadan sonra Baba Tahir Tuğrul Bey’in elinden tuttu; abdest aldığı ibriğin kapağını çıkarıp halkalı yerinden O’nun parmağına taktı ve şöyle dedi:

         

         

                    - Dünya ülkelerini işte bunun gibi senin eline koydum; adâlet ve ihsandan ayrılma!

         

         

                    Tuğrul Bey bu halkayı daima yanında taşıdı ve Baba Tahir’in öğüdünden ayrılmadı.

         

         

         

         

                                                       Kendine ve Milletine Güven

         

         

                    Yıl 1071…

         

         

                    Romen Diyojen komutasındaki 250 bin kişilik Bizans Ordusu ile Alparslan komutasındaki 50 bin kişilik Selçuklu ordusu Malazgirt önlerinde karşı karşıya gelmişlerdi.

         

         

                    Sultan Alparslan; aralarında ünlü komutanlardan Sav Tekin’in de bulunduğu elçilerini barış görüşmeleri için Bizans İmparatoru’na gönderdi.

         

         

                    İmparator; sayıca çok ve silah üstünlüğüne sahip olan ordusuna güveniyor, Türk – İslam toprakları üstünde hayaller kuruyordu. Sav Tekin’e sordu:

         

         

                    - Söyleyin bakalım; şehirlerinizden İsfahan mı daha güzeldir yoksa Hemedan mı?

         

         

                    - İsfahan!

         

         

                    - Güzel… Zaten Hemedan’ın soğuk olduğunu öğrenmiştik. Biz İsfahan’da, atlarımız da Hemedan’da kışlar!

         

         

                    - Atlarınızın Hemedan’da kışlayacağından emin olabilirsiniz İmparator ama, sizin nerede kışlayacağınızı bilemem!

         

         

                    Sav Tekin’in dediği doğru çıktı. Koca Bizans ordusunun bütün silahları, bütün atları Türklerin eline geçerken İmparator esir alınarak Sultan Alparslan’ın çadırında misafir edildi.

         

         

         

         

                                                        Osman Gazi’nin Mirası

         

         

                    Yıl 1326…

         

                    Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi vefat etmişti ve adet olduğu üzere mirası belirlenip aile fertleri arasında pay edilecekti. Bu sahneyi Osmanlı Tarihçisi Aşık Paşa şöyle anlatıyor:

         

         

                    “Babası ölünce Orhan Gazi, kardeşi Alaaddin’le bir araya geldi. İşin gereği ne ise gördüler. O zamanın mübarek zatlarından Ahi Hasan’ın Bursa Hisarı’nda bulunan ve saraya yakın olan tekkesinde zamanın büyükleriyle birlikte toplanıp Osman’ın malı olup olmadığını sordular.

         

         

                    Baktılar ki yalnızca fetholunmuş beldeler var, akçe ve altın yok. Osman Gazi’nin yenice bir elbisesi, atının yanına asılan bir torbası, tuzluğu, kaşıklığı, çizmesi, iyice birkaç at, birkaç sürü koyunu, birkaç çift de öküzü vardı.

         

         

                    Orhan Gazi Ağabeyine sordu:

         

         

                    - Sen ne dersin?

         

         

                    - Kardaş! Padişah’a iş görmek için at gerektir. Koyunlar devlet malı olur; geride bir şey yok ki paylaşalım!

         

         

                    - Öyle ise ağam; gel sen Padişah ol!

         

         

                    - Kardaş! Babamızın duası ve himmeti seninledir. Onun için ki kendi zamanında askeri senin yanına vermişti. Şimdi Padişahlık dahi senin hakkındır.

         

         

                    Alaaddin Paşa yanındakilere baktı ki, zamanın büyükleri de söylediklerini uygun buldular. O, yalnızca küçük bir köy diledi, Orhan da istediği köyü verdi.”

         

         

         

         

                                                       Sultan Murad’ın Duası

         

         

                    Yıl 1389…

         

         

                    Doğu Avrupa ve Balkanlarda yaklaşık 550 yıl sürecek olan Osmanlı hakimiyetinin temellerini atacak olan Kosova Meydan Muharebesi başlamadan önce Sultan Birinci Murat abdest alıp namaz kıldıktan sonra şöyle dua ediyor:

         

         

                    “…Ya İlahi!

         

         

                    Mal ve mülk senindir; kime istersen verirsin. Benim durumum Sana malûmdur ki, mal ve mülk istemem; yalnızca Senin rızanı isterim.

         

         

                    Ya Rab!

         

         

                    Beni bu Müslümanlara (Emrimdeki askerlere) kurban eyle. Tek bu mü’minleri küffâr diyarında mağlûp ve helâk eyleme. Beni bunca insanın ölümüne sebep eyleme. Bunları üstün ve muzaffer et. Onlar için ben canımı kurban ederim. Yeter ki Sen kabul eyle; İslâm askeri için ruhumu teslim etmeye hazırım.

         

         

                    İlahi!

         

         

                    Beni kendi yanına alıp mü’minlerin ruhuna benim ruhumu feda kıl. Beni önce Gazi kıldın, sonunda da Şehadet’i göster!..”

         

         

                    Zafer kazanıldı ve Sultan Murat şehit oldu. Duası kabul olmuş ve O, “Savaş Meydanında Şehit Olan ilk ve tek Osmanlı Padişahı” olarak tarihe geçmişti.

         

         

         

         

        Fatih’in Hıristiyan Birliğine (Bir Bakıma AB’ye) Davet Edilmesi ve Cevabı

 

 

                    Yıl 1480…

         

         

                    İstanbul’u fethederek Peygamber Efendimizin müjdesine mazhar olan, ayrıca Ortaçağ’ın karanlıklarını tarihe gömerek Yeniçağ’ı başlatan Fatih Sultan Mehmet’le baş edemeyen Hıristiyan dünyası çareyi O’nu “Hıristiyanlığa davet”te buldular. Papa İkinci Pius; bir kopyası da Venedik arşivlerinde bulunan mektubunda O’na şunları yazıyordu:

         

         

                    “Zat-ı Şâhâneleri kendi iktidar ve nüfûzunuzun Hıristiyan milletleri arasında da genişleyip yayılmasını arzu ederler ya da tarihlerde emsalsiz bir nam kazanmak isterse; bu hedef için altına, gümüşe, kara ve deniz kuvvetlerine ihtiyaç yoktur. Bunun için küçük bir işlem yeterlidir. Şimdiye kadar gelen insanların en büyüğü olursunuz. Bu küçük işlemin ne olduğunu sorarsanız size bilgi verebilirim; cevabı kolaydır ve üzerinize iki damla su serpmekten ibarettir. Gerisi yağ üzerinde gibi kayar gider. Eğer bu suretle Zât-ı Şâhâneleri Hıristiyan Kilisesi’ne girmek isterse sizinle hiçbir hükümdar kıyas olunamaz. Biz size, “Umum Rum ve Doğu İmparatoru” unvanını veririz. Hıristiyanlık âlemi sizi takdis eder ve Hıristiyanlık işlerinde mutlak hâkim olursunuz.”

         

         

                    Fatih Sultan Mehmet bu davete Kaptan-ı Derya unvanını verdiği Gedik Ahmet Paşa’yı 1480 yılında İtalya seferine göndererek cevap verdi. İtalya’nın en doğusunda bulunan Otronto, 14 gün süren bir kuşatmadan sonra fethedildi. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet’in ölümü ve İkinci Bayezıd’ın donanmayı geri çağırması üzerine İtalya’nın ve dolayısıyla Vatikan’ın fethi tamamlanamadı.

         

         

         

         

                                                       Haram Yemeyen Ordu

         

         

                    Yıl 1516…

         

         

                    Osmanlı Ordusu Mısır Seferi’ne çıkarken haliyle bağlık – bahçelik yerlerden geçiliyordu. Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman Yavuz Sultan Selim Yeniçeri Ağası’nı çağırarak şu emri verdi:

         

         

                    - Askerlerin bağlardan – bahçelerden üzüm ve elma koparıp koparmadığını bir araştırın bakalım!

         

         

                    Heybeler torbalar karıştırıldı, iyice sorulup soruşturuldu ama asker üzerinde herhangi bir ize rastlanmadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu anlatınca Padişah rahatladı ve el açıp dua etti:

         

         

                    “- Ey Allahım! Haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana sonsuz şükürler olsun!”

         

         

                    Sonra da Yeniçeri Ağasına dönerek şunları söyledi:

         

         

                    “- Askerlerimden biri dahi sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi seferden vazgeçerdim! Çünkü hay Ağa; haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!”

         

         

         

         

                                                        Muhteşem Süleyman

         

         

                    Yıl 1526…

         

         

                    Fransa Kralı I. Franceois, “İsapanya Kralı ve Almanya İmparatoru” unvanlarını taşıyan Charles Quint’e esir düşmüştü. Fransa Kralı, annesi Luiz de Savua aracılığı ile, Jean Frangipani isimli elçiyi Kanunî Sultan Süleyman’a göndererek yardım istedi. Elçi hem Fransuva’dan hem de annesinden birer mektup getirmişti.

         

         

                    Avrupalılar tarafından “Muhteşem Süleyman” adıyla anılan Kanunî, mektupları okuyup elçiyi dinledikten sonra şöyle bir mektup yazdı:

         

         

                    “Ben ki; Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Rum’un ve Dulkadır Vilâyeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin -ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dahi ateş saçan kılıcımla fetheylediğim nice diyarın- Sultanı ve Padişahı Sultan Bayezıd oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.

         

         

                    Sen ki, Françe Vilayeti’nin Kralı Françesko’sun!

         

         

                    Sultanların sığınma yeri olan kapıma, sadık adamın Frankipan ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp “’Memleketinizin düşman istilasına uğradığını, zindana atıldığınızı bildirip kurtarılmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istemişsiniz. Her ne ki demiş iseniz; yüksek katıma arz olunup teferruatıyla öğrendim.

         

         

                    Padişahların bozguna uğraması ve hapsedilmesi şaşılacak şey değildir: Gönlünüzü hoş tutup hatırınızı incitmeyiniz.

         

         

                    Ulu Ecdadımız daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp her zaman memleketler ve sağlam kaleler fetheyleyip gece – gündüz demeden atımız eğerlenmiş, kılıcımız kuşanılmıştır.

         

         

                    Allah hayırlar versin ve iradesi ne ise o olsun. Bunun dışındaki durum ve haberleri  adamınızdan sorup öğrenesiniz, vesselâm!..”

         

         

                                                      

                                                       Ağzınla Kuş Tutsan Nafile!

         

         

                    Yine o yıllar…

         

         

                    İstanbul’da bulunan Fransız Elçisi çok acele Kanunî Sultan Süleyman’la görüşmek istiyor. Huzura kabulü için bir türlü işaret gelmeyince yerinde duramıyor ve görevlilere bin bir türlü dil döküyor, yalvardıkça yalvarıyor. Sonunda Saray’ın Kızlar Ağası Elçi’ye çıkışıyor:

         

         

                    “- Siz Fransızlar ne lâf anlamaz şeylersiniz yahu!

         

         

                    Şevketlû Sultanımız bugün çok hiddetli. Demincek sizden bir Frenk hokkabaz burada idi. Adamcağız külahının altından tavşanlar çıkardı, alev alev yanan demir çubukları ağzında söndürdü, sekiz arşın uzaklıktaki iğneye iplik taktı, havaya  kuş uçurup bir şeyler söyledi, kuş geri gelip ağzına kondu; bu kuşu ağzıyla ayaklarından yakaladı da Sultanımız onu bile huzurundan kovdu. Senin anlayacağın; ağzınla kuş tutsan nafile. Yalnız, daha büyük hünerlerin varsa söyle de Zat-ı Şâhâne’ye arz edeyim!”

         

         

         

                                              Casus’a Her Ne İstiyorsa Gösterin!

         

                    Yıl 1529…

         

         

                    “Şarlken”  adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı  Charles Quint’in elçisi olarak 7 yıl boyunca Türkiye’de kalan Oger Ghislain de Busbecg, “Türkler; tarih boyunca düşünülebilecek en kudretli orduya sahipler” diyordu.

         

         

                    İşte bu ordu, Budapeşte önlerine gelip şehri kuşatmıştı. Etrafta dolaşan şüpheli birini yakalayan askerler onu Baş Vezir İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkardılar. İbrahim Paşa bu yabancı adama sordu:

         

         

                    - Sen kimsin?

         

         

                    - Kral Ferdinand’ın Subayıyım!

         

         

                    - Demek casusluk niyetiyle geldin… Pekî, ne öğrenmek istiyorsun?

         

         

                    - Ordunuz hakkında her şey!

         

         

                    - Anlaşıldı… Var git; istediğin bilgileri topla!

         

         

                    İbrahim Paşa adamlarına dönüp emir verdi:

         

         

                    - Bu casusa istediği her şey gösterile ve sorduğu her soruya cevabı verile!

         

         

                    Söylenenler yapıldı, casusa her türlü bilgi verildi. Adam gördükleri karşısında şaşırıyor, hayretini gizleyemiyordu. Tekrar huzura çıkarılınca hayranlığını İbrahim Paşa’ya da anlattı. Şaşırmış ve korkmuştu. İbrahim Paşa gülerek elini uzattı ve casusu yolcu etti:

         

         

                    - Var git de gördüklerini Kralına anlat!

         

         

         

                                                - Girit’i  -Ya Da Kıbrıs’ı- Kaça Satarsınız? 

                                          

         

                    Yıl 1570…

         

         

                    Ak Deniz ve Ege henüz birer  “Türk Gölü” haline gelmediği için Kıbrıs Adası Venediklilerin elinde bulunuyordu. Kanunî Sultan Süleyman’dan sonra tahta çıkan İkinci Selim ilk büyük icraat olarak Kıbrıs’ı almak istedi.

         

         

                    Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa komutasındaki Türk ordularının 2 Temmuz 1570’te Limasol’u almalarıyla başlayan fetih harekâtı 31 Temmuz 1571’de Magosa’nın alınmasıyla sona erdi. Yani bir yıl bir ay süren kuşatma sırasında çok çetin savaşlar oldu ve binlerce şehit verildi. Kısacası kan dökerek, can vererek aldığımız Kıbrıs bize çok pahalıya mal oldu.

         

         

                    Kıbrıs’ın maliyeti bununla da kalmadı. Akdeniz ülkelerinin hepsi için büyük stratejik önemi olan Kıbrıs’ın elden çıkması Haçlı ruhunu harekete geçirdi. İspanya Kralı, Venedik Doç’u ve Papa aralarında anlaşarak büyük bir donanma hazırladılar.

         

         

                    Bu sırada Osmanlı donanmasının önemli bir bölümü Ege’deki İnebahtı Limanı’nda bulunuyordu. Bu Liman’a baskın düzenleyen Haçlılar, gemilerimizin çoğunu yakıp kaçtılar. Padişah, “Üç – dört ay içinde daha güçlü bir donanma yapıla!” diye ferman buyurunca Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Kılıç Ali Paşa endişelenmişti. Endişelerini Baş Vezir Sokullu Mehmet Paşa’ya bildirince şu cevabı aldı:

         

         

                    “- Paşa Hazretleri!

         

         

                    Bu devletin kuvvet ve kudreti o derecedir ki, donanmanın bütün direkleri gümüşten, halatları ibrişimden ve yelkenleri dahi atlastan yapılmak ferman olunsa yeridir. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel; benden al!”

         

         

                    Venedikliler ise bu durumu değerlendirerek Osmanlıları anlaşma yapmaya zorlayacaklarını umuyorlardı. Sokullu Mehmet Paşa, nabız yoklamak için kendisine gelen Venedik Elçisine de şu cevabı verdi:

         

         

                    “- Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle sakalımızı tıraş etmiş oldunuz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal eskisinden daha gür olarak çıkar!”

         

         

                     

        Yıl, 1850 - 60

         

         

                    Osmanlı İmparatorluğunun son dönemleri… Sadrazam Keçecizâde İzzet Fuat Paşa’nın Rusya’da bulunduğu bir sırada Rus Çarı kendisine takıldı:

         

         

                    - Paşa! Şu Girit Adası’nı bize satsanız!..

         

         

                    - Hayhay; satalım!

         

         

                    - Kaça satarsınız?

         

         

                    “- Aldığımız fiyata!..”

         

         

                    Bu fiyatın binlerce şehit ve hesabı belli olmayan maddî yük olduğunu bilen Rus Çarı ancak tebessüm etmekle yetindi.

         

                   

                    Sonra ne mi oldu?

         

         

                    Rus Çarı ile Fuat Paşa’nın konuşmalarının üzerinden yaklaşık 50 – 55 yıl geçmişti ki; fiyatına paha biçilemeyen, topraklarının ve sularının derinliklerinde hâlâ Türk şehitlerinin kanı bulunan Girit, masa başı oyunlarıyla Rumlara peşkeş çekildi.   

         

         

         

         

                    Atatürk ve Kıbrıs

         

         

                    20 Ekim 1927…

         

         

                    Güney’de yapılan askerî bir tatbikatı izleyen Mustafa Kemal Atatürk etrafında bulunan subaylara sordu:

         

         

                    - Türkiye’nin yeniden işgal edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede mukavemet ettiğini farz edelim. İkmal yollarımız ve imkânlarımız nelerdir?

         

         

                    Subaylar değişik görüş ve düşünceler ileri sürdüler. Atatürk hepsini sabırla dinledikten sonra elini haritaya uzatarak Kıbrıs’ı işaret etti; şöyle seslendi:

         

         

                    - Efendiler! Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir!

         

         

                    Ve bir hatıra…

         

         

                    Atatürk döneminde İstanbul Vali Muavini olarak görev yapan Kıbrıslı Şevket Yurdakul anlatıyor:

         

         

                    “Atatürk; tanımadıklarının adlarını soyadlarını sordu. Sıra bana gelince adımın Şevket, soyadımın da Yurdakul olduğunu arz ettim. Derhal, ‘Mehmet Emin Yurdakul ile bir yakınlığımın olup olmadığını’  sordu. ‘Kıbrıslı olduğumu’ beyan edince ‘Neden Yurdakul soyadını aldığımı’ sordular. ‘Kıbrıs’ın; yurt için ve bilhassa İstanbul için İngilizlere köle (kul) olarak verildiğini, ben de o toprakta doğduğum için Yurdakul soyadını aldığımı’ açıkladım. Bu anda Atatürk şimşek gibi çakan gözlerini gözlerimin içine dikerek şunları söyledi:

         

         

                    - Yakında orası da kölelikten kurtulacaktır!

         

         

                    Sonra Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a dönerek; ‘Duyuyor musun Aras, Kıbrıslıların duyduğu hasreti, üzüntüyü?’ buyurdular.”

         

         

                     

                    “Türk Kimliği” işte öyle bir şeydir ki, tarihin hiçbir döneminde eğilip bükülmemiş, gururunu incitmemiştir. Çökmekte olan İmparatorluğumuzun son sadrazamlarından biri, “Girit’i kaça satarsınız?” diye dalgasını geçen Rus Çarı’na, “Aldığımız fiyata” diyerek haddini bildirmiştir.

         

         

                    Ve “Türk Kimliği” öyle bir güçtür ki, şimdi elimizin altından kaydırılmak istenen Kıbrıs, Irak’ın kuzeyinde oluşturulan suni devletçik ve doğu ve güneydoğu bölgelerimiz üzerine oynanmakta olan oyunlar için de AB’nin, ABD’nin ya da başka muhatapların altından kalkamayacakları bir hesap çıkarmasını bilecektir, bilmelidir.

         

         

        Tarihin Türk Milleti’ne yüklediği misyon budur.


Türk Yurdu Ekim 2009
Türk Yurdu Ekim 2009
Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele