Türk Dünyası Ve Dünya Görüşü (Veya XXI. Asrın “Türkçülük Beyannamesi”) *

Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

        Son yıllarda Rusya’nın politik ve manevi hayatında “Rus dünyası” denen kavramın genişçe yayıldığı görülmektedir. Bence bu olay, devlet tarafından Rus milletinin, Rus dilinin ve kültürünün rolünün ve öneminin takviye edilmesiyle devletin sağlamlaştırılması ve idare sisteminde üniter yapının kuvvetlendirilmesi amacını gütmektedir.

        
“Rus dünyası” kavramı bugünümüzde bir ideoloji hâline geliyor gibi. İdeologların çoğu, Rusya’daki Rusların dışında bu ülkedeki Rus olmayan bütün milletlerin, Ukrayna ve Beyaz Rusya devletlerinin, Kuzey Kazakistan’da yaşayan Rusların ve Bağımsız Devletler Birliğindeki Rus dilini ana dili olarak kabul etmiş ve Rus kültürünü kendilerine yakın görmüş değişik milletlere ait insanların da “Rus dünyası”na ait olduğunu sanıyor.

        
Ancak, Avrasya enginliğinde Türk dünyasının var olduğunu da unutmamalıyız. Bunun canlı örneği, Kazakistan’ın Avrasya Gümrük ve Ekonomi Birliğindeki üyeliğidir. Türk dünyası “Rus dünyası”ndan çok kadimdir ve onun içindeki iktisadi ve kültürel ilişkiler bu Türk dünyasını devamlı olarak sağlamlaştırıyor ve pekiştiriyor. Rusya’daki Türk toplulukları kendi dilleri ve kültürleri açısından “Rus dünyası”na değil, Türk dünyasına aittir.

        
Son 20 yılda Türkiye ve kısmen Azerbaycan’da birçok Türk Devletleri ve Toplulukları Dostluk ve İşbirliği Kurultayları yapıldı. Türk halklarının kültürlerini geliştiren ve onlar arasında ilişkiler kuran TÜRKSOY adlı devletlerarası teşkilat çok aktif çalışmaktadır. Türk Devletlerinin Parlamentolar arası Asamblesi, Bakü’de daimi toplantılar yapar. Asamblenin kendi resmî bayrağı da var.

        
Toplumsal seviyede 1991 yılından itibaren, Bütün Dünya Türk Halkları Asamblesi (BDTHA) adlı milletlerarası toplumsal kuruluş çalışıyor. Onun 6. Kurultayı 2014 yılının Mayısında Kazakistan’ın Şımkent şehri civarında geçti. Geçen yıllar devamında bu Asamblenin 3 iş programı kabul edilmiştir. Türk dünyasında çoktan beri “Türkovizyon” adlı pop müzik ve şarkı yarışması yapılmaktadır. Son yarışma Tataristan’ın başkenti Kazan’da 2014 yılının Kasımı’nda gerçekleştirildi. Kazan’da 2014 yılının Eylülü’nde Türk Gençleri Şöleni yapıldı. Bu şehirde oldukça sık Türk Tiyatroları Şöleni de düzenlenir. Kazan şehri 2014 yılı için dünya Türklerinin kültürel başkenti olarak seçilmiştir.

        
Türk dünyasını birleştiren ve pekiştiren bu ilişkiler ve süreçlerin esasında gelecekte bir ideoloji de oluşması mümkündür. Onun doğması için Türklerin “dünya görüşü” dediği daha geniş ve daha derin ortak bir temel olmalıdır.

        
Aşağıdaki satırlarda söz konusu ortak temelimiz, Türk halklarının dünya görüşü olacaktır.

        
Dünya görüşü gayet geniş bir kavramdır. Bu takdirde o, son derece genelleşmiş şekilde ifade edilen nesnel dünyaya ilişkin görüş sistemi, onun [nesnel dünyanın] üzerinde insanın yeri, insanın çevredeki gerçekliğe, topluma karşı tavrı, inançları, ülküleri, değer yönelimleri anlamına gelir. Sosyal yanıyla dünya görüşü bir ideoloji için de temel olabilir. Dünya görüşünün gelişmesi, yalnız kişiliğin değil, aynı zamanda belirli bir sosyal grubun, halkın, milletin olgunluğunun da göstergesidir.

        
Türk halklarının aralarındaki dayanışmayı sağlayabilecek olan umumi Türk dünya görüşünün, sadece dinî olması mümkün değildir, hele belirli bir din değerlerine dayanması mümkün değildir, çünkü Türk halkları dünyasında birkaç din mevcuttur: İslam, Hristiyanlık, Budizm, Musevilik ve Paganizm inançları. Ayrıca, laik yaşam tarzına yönelen halk yığınları vardır. Türk ülkelerinin hiçbirinde resmî devlet dini yoktur. Hepsinde vicdan özgürlüğü ilan edilmiştir.
Biz Türk halklarını birleştiren dünya görüşü, dünya dinleri ortaya çıkmadan çok önce biçimlenmiş kökleri ile doğa, insan ve dünya üzerindeki Türk asıl telakkilerine kadar uzanan görüş ve değerlerden oluşur.

        
Elbette, bu Ön Türk telakkileri tanrısız değildi, ancak Türkler, onlarla ilgili bilgileri belirli peygamberlerden (İbrahim, Buda, İsa, Muhammed) almadılar, atalarımız tanrı kavramını doğayı sezgi ile ve bütünsel olarak yorumlayarak öğrenmişlerdir.

        
Benzeri dünya görüşü de dine değil, doğa felsefesine daha yakındı. Fiilen doğa felsefesi ilk tarihsel felsefe biçimiydi.

        
Bu söylenenlerden dolayı biz Türk halklarının dünya görüşü bir taraftan eski çağ köklerimize, diğer taraftan ise çağdaş bilim ve felsefe temeline dayanan, laik ve ulusal mizaçlı olmalıdır.

        
Türk Halklarının ve Kültürlerinin Eskiliği

        
Türk halkları dünya görüşünün hareket noktası dünyanın en eski uluslarından olduğumuzun kabul edilmesi olmalıdır. Bunu, Türk kelime hazinesinin Sümer (Asya), Etrüsk (Avrupa), Kızılderili (Amerika) ve Hint-Avrupa dillerinde mevcut olması ispatlar. Prototürk dilindeki kelimeler ve hatta bazı gramer elemanları farklı dillere geçmiştir (İnsanlar Asya’dan Amerika’ya MÖ 30.000 ve MÖ 14.000 arasındaki dönem içinde geçmişlerdir.).
Dünya ve Maddenin Oluşması,

        
Türk Kozmogonisi

        
Türk kültürünün gerek dilbilimi, gerekse mitolojik malzemeleri, dünya oluşumunun manzarasını şöyle anlatabilir: İlkel madde hava ve su kaosuydu (karışımıydı). Sonra bu kaostan su (yer) ve gök (hava, güneş) ayrılmış, böylece dünya oluşmuştur.

        
Bu, dünyayı ilk önce onu yumurta şeklinde tasvir eden Türk mitolojisine uygundur. Muhtemelen, yumurtanın sarısı güneş ve göğü, akı ise okyanus sularını ifade etmiştir. Bu ilkel maddeye - gök (hava) ve su kaosuna- Türkler “yer-su” ya da “tengiz/tengir” (deniz) ya da “bütün” (tüm, bütün), Sümerler ise “absu”demişlerdir.
Yani atalarımız dünyanın homojen bir maddeden, yani sudan (H2O) oluşan bir evrensel birimden meydana geldiğini düşünmüşler. Su ise kendinden ortaya çıkmış. Bu oluşmaya ne demiurgos ne de tanrı katılmıştır. “Kaosun’’ su ve havadan oluşmuş olması bizi yanıltmamalı. Şöyle ki, Türk halkları havayı aynı suyun, su buharı şeklinde bir görüntüsü olarak hayal etmişlerdir. Bunu tatar fiili “sulamak” (nefes almak) gösterir, “kuk/kük”(gök) kelimesi ise “sug”(su) kelimesinden kaynaklanıyor. Türk dillerinde “s”- ‘’h” geçişi, daha sonra da “h”-”k” geçişleri mümkündür. Böylelikle su, hava ve suya ayrılmıştır.

        
Dünyanın homojen bir maddeden (sudan) ortaya çıkmasına dair eski Türk telakkisi, son astrofizik buluşlar ile tam olarak kanıtlanır.

        
Günümüzdeki düşünce şöyle ki, evren ilk önce tek bir atomdan oluşmuş olup, sonra “Büyük Patlama” dediğimiz bir patlamayla gazlar, sonra da yıldızlar ve galaksiler oluşmuştur. Evren maddesi önceleri bir tek hidrojenden (H) oluşuyor olup homojendi, ama sonra helyum ve başka kimyasal elementler ortaya çıktı.
Şöyle ki, atalarımızın dünya ve maddenin oluşumuna dair telakkileri gayet mantıklıydı.

        
Şu ilginç ki, ilk antik Yunan filozofu Thales tüm nesnelerin ilksel elementinin su olduğunu düşünmüştü. Bilindiği gibi Thales Mısır’a gidip orada Sümer’den pek çok şey öğrenen bilim adamlarından öğrenim görmüş. Sümerler ise, ya birisi prototürkler olan iki halkın kaynaşmasından oluşmuş bir halktır ya da Sümerler, onlara Prototürklerin büyük medeni tesir etmesi neticesinde oluşmuş bir halktır. Bu kaynaşma sonucunu aşağıdaki dil ve felsefe malzemelerinde görebiliriz. Türk dillerine ait olan ‘’sug/suv’’ (su) kelimesinin anlamdaşları “(b)at” (Türk dillerine ait “batmak” kelimesi ile karşılaştırın), “par”(buhar), “buz” kelimeleriydi. Hangisinin daha eski olduğu bilinmez. Mesela, Tatar masallarında büyük su alanlarına “at” (“bat” tan olma) denir.

        
“At” kelimesinin etimolojisi ise, fikrimce, su kavrami (hidronim) olarak kullanılan “at, atl, atil” Prototürk ve Kızılderili köklerine iniyor.

        
Örneğin, Keçua dilinde “atl” su anlamına geliyor. Astek dillerinin biri olan Nahuatl dilinde “atl” (su, okyanus) kelimesi var.

        
Tataristan arazisinde Atmas, Atı nehirleri, Atmaklı ve Atlas gölleri de bulunmaktadır.

        
Volga nehrinin en eski adı “Atıl” idi. Tatar dilinde “Atıl/İdil” kelimesi “büyük nehir” anlamına geliyor. Bundan dolayı biz “Atılla” adını “Atıllı/İdilli” kelimesine bağlayabiliriz.

        
Ama en enteresan hidronim, “at” kökünü içeren “göl-at” çift kelimesidir. Bu kelimeyi biz “Dev boylular” adlı çok eski Tatar rivayetinde bulabiliriz. Orada “Eski zamanda insanlar çok büyük boylu olmuşlar… Onlar göl-atları, küçük-küçük çukurları atlayıp çıkmış gibi, atlayıp geçmişlerdi” diye tasvir var (1).
Böyle çift Türk kelimelerindeki iki kökün anlamları bir birine çok yakındır, bundan dolayı “göl-at” çift kelimesinin ikinci kısmı “büyük su” veya “büyük nehir” manasına gelen bir hidronim olabilir.

        
Demek, görülüyor ki, Türk dillerindeki “atıl” ve Kızılderililerdeki “atl” kökleri” “büyük su”yu veya “Okyanus”u bildiriyor. Muhtemelen, böylece “Atıl” (Volga) ve “Atlantik” kelimeleri ortaya çıkmıştır.

        
Aynı şekilde “bar” (bir şeyin varlığıdır), “ma” (bir eylem ya da bir eylemin sonucunu ifade eden ek). Mesela, “gelmek” - “gelme”, yani “gelme” kavramı. “Yazmak” – “yazma”.

        
Türk “ma’’ sözcüğüne tanrı tarafından verilen ve “bir anlam” manasını ifade eden Sümer felsefi ve dini ME kelimesine bağlıdır. Mesela, “hükümdar iktidarı” MEsi, yani, “hükümdar iktidarı” anlamını ifade eden kelime. Mesela, “tac” MEsi, “tapınak” MEsi vb. vardı. Bu ME’lerden Sümerce’de toplam yüzsekiz adet vardı (2). Türk dillerine ait olan bu “ma” Rus dilinin “pismo” (mektup), “rezba” (oyma) ve benzeri kelimelerine geçmiştir.

        
Eski Mısır’da “ilahî hakikat” veya “uzaysal dünya düzeni”ni ifade eden “Ma(at)” (“at” yalnız dişil gramer göstergesidir) kelimesi, “firavun iktidarı” teolojik doktrinin temel telakkisidir. Firavun, ülkesini kaos gücüyle savunan bir muhafızdı (3).

        
Türk dillerine ait olan “ma” sözcüğünün pek çok anlamı vardı: “ (b)at” -su, ‘’neme’’ - bir şey, nesne, “yazmadı”(olumsuzluk eki), “yazdı mı? “ - (soru eki).
Suyun varlık temeli olduğunu gösteren “ma/va” sözcüğünün görevlerini biz Hint-Avrupa dillerinde de görebiliriz. Mesela, Almancada - Wasser (su) - etwas (bir şey) – was? (ne?). Aynı olayı Sâmi dillerinde görebiliriz. Mesela, Arapçada: ma (su) – ma (bir şey) - ma (hayır) - ma? (Nasıl? Hangi?).

        
Türk Diyalektiği

        
Önce belirttiğimiz gibi, Türk halklarının gök, hava, güneş, tanrı telakkileri sıkıca “su” telakkisine bağlıdır. “Bal”, “bay” güneş isimleri de bundan kaynaklanmaktadır. Bunu (güneş)”balktı” - (güneş) “parladı”, (güneş) “bayıdı” - (güneş) “battı” fiilleri de belirtir. Gördüğümüz gibi, “ba (ma)” kökü aynı zamanda güneşin varlığını ve yokluğunu ifade eder.

        
“Su” (tuk, sug, suv) telakkisine bağlı olan Türk dillerine ait “tuk” kelimesinden “yok” (bir şeyin bulunmaması), “çok” (Oğuz dillerinde “bolluk”) gibi birbirine tam karşıt telakkiler ortaya çıkmıştır. Bu, ptototürk atalarımızın her nesne veya olay içinden çelişkide olduğunu, her nesnenin iki karşıtı içerdiğini anladıklarını gösteriyor. Mesela, güneş eğer ılımlı olarak ısı verirse, bol hasata yardımcı olabilir (“ma” - bir şeyin varlığı, “çok” - bir şeyin bolluğu), eğer fazla ısı verirse hasatı yakar (“ma” - olumsuzluk, “yok” - bir şeyin bulunmaması). Şu fenomenin varlığının ve gelişiminin kaynağı olan bu iki ilkenin mücadelelerini pek çok fenomende fark etmişler.
Örnek olarak “iktidar” telakkisini alalım. Onun iki ilkesi vardır; bulunmamasına yakın aşırı zayıf ve zorbaca iktidar. Normal ya da haddi zatında iktidar ancak bu iki ilkenin etkileşiminde var olabilir. Bununla ilgili Tatarların şöyle bir atasözü var: “Yuaş bulsang basarlar, usal bulsang asarlar, urtada bulsang, il başı iterler” (Yumuşak olursan, ezerler, zalim (despot) olursan asarlar, ortada olursan devlet başkanı ederler). Bu, atalarımızın nesneler diyalektiğinin ve onların çelişikliğinin farkında olduklarını gösterir.

        
Yakın çağ tarihinde bu diyalektik Alman felsefesindeki ünlü Hegel diyalektiği olarak bütün dünyaya yayılmıştır.

        
Diyalektikçi Hegel der ki: “Canlı doğadaki ‘’her şey başlı başına çelişkilidir”, “çelişki her türlü hareket ve yaşamın köküdür, bir şey çelişkiyi içerirse o hareket eder, itkiye, etkinliğe sahip olur.”(4).

        
“Dağ / (Tau)” Güneş Dağının Varlık Kavrayışı Olması

        
Su kaosunun göğe (güneşe) ve suya (yere) ayırılmasından sonra bir dağ ya da yalnız bir ağaç, Türk halkları için göğü ve yeri bağlayan bir etken olmuş. Dağlara özel saygı gösterilmiş. Farklı dağlara Han-Tengri, Kazbek, Elbrus gibi isimler konulmuş. Dağlar kutsaldı. Türk dillerinde dağa “dağ/tau” denir.
Bu kelime yansımaydı ve mesela, ağaçkakanın ağaca vurma “tuk-tuk” sesini ifade edebilirdi. Sonra bu kelime bu kuşun kendisini ifade etmiştir. Ağaçkakanın Tatarcası tukrandır. Kızılderili dillerin bazılarında “tukan”dır.

        
Aynı “tak/tau” yıldızlı simge “urdak” (Türkçe “ördek”) kelimesinden oluşmuş olabilir, onun kökünü Hint-Avrupa dillerinde de görebiliriz: duck (İngilizce ördek), Rusça “utka”. Gerçek şöyle ki, Türk halklarının çoğunun mitolojisinde güneşi simgeleyen altın veya beyaz ördek mevcuttur. Atalarımızın çağrışımlı (asosyatif) düşünmeleri sayesinde yükseklerde uçan kuşun ismi güneşe geçmiş, kendisi [güneş] de “tuk” ismini almış. Eski Türklerin bu isimde bir tanrısı da vardı. Güneşi simgeleyen konik dağa ise böylece “tak/dag/tau” ismi konulmuş.

        
Şu ilginç ki, Etrüsklerin Tag adlı bir tanrıları vardı, antik Yunanlar ise büyük reislerine Tag demişler. Orta Amerika Kızılderililerinin büyük reislerinin adı Kon Tiki’ydi; yani ‘’güneş (kon) oğlu (tiki)’’.

        
Muhtemelen, antik Yunanlı “Teos” (tanrı), Romalı ‘’Deus’’ (tanrı) ve İranlı “Dev/Div” da Türk “tau” kelimesi ile ilgiliydi. Dikkate değer ki, Maya dilinde de “Teo” kelimesi tanrı anlamına gelir.

        
Türk halkları reislerini dağların en üst tepelerine gömmüştür, oralarda kurban sunmuşlar ve ziyafet vermişler ve ayinler yapmışlar. Böylece “tag/tau” kökünden “tuy” (ziyafet), “tuk”(tok), “suymak” (hayvan kesmek), “takmak” (Tuk tanrısını öven şarkı), “sukmak” (yol, bu kelime dağların Tuk tanrısı, Göğü kavrama yolu anlamına gelmektedir) kelimeleri var olmuş.

        
Daha sonra, Türk halkları bozkırlarda, dağlar üzerindeki ovalarda yaşamaya başlarken, gömülme ve dini törenleri için suni tepe-kurganları yaratmışlar. Tepe (kurgan) tanrı ile temas, gök, evren kanunları, varlık kavramı öğrenmek için bir araçtı. Bu da Türk halklarının dünyayı kavrayış yöntemiydi.

        
Büyük ihtimalle bundan, Çin felsefe kavramı “tao” (taoizm) da kaynaklanıyor. Çince “tao” yolu ifade eder. Kısaca “tao”- hiç kimse ve hiçbir şeye bağlı olmayan varlık gelişim kanunu. O, zaman ve uzayın dışında durur. Tao’yu kavramak, doğa kanununu anlamak ve ona uymak demektir. Tao’ya uymak, doğa ve dünya ile uyum içinde yaşamaktır.

        
Sonra Japonlar bu felsefeyi benimsemişler ve ona Japonca “sinto” (“sintoizm”) adını koymuşlar – yani “tanrılar yolu”, yani “sin” – tanrı, “to” (Çince “tao” gibi) – yol.

        
Doğaya Karşı Özenli Davranış

        
Türk halklarının topluma ait dünya görüşlerine, onların, toplumun nasıl olması gerektiği, insanın bu toplumdaki rolü, insanın doğayla ilişkileri nasıl olması gerektiği hakkındaki görüşlerine baktığımızda onları diğer toplumlardan ayıran bir özelliği fark ediyoruz.

        
Eğer bazı uluslar kendilerini tanrılarının kulları olarak ilan ettiler ve diğer bazıları da önderlerinin bir kulu olmaya razı oldularsa, Türk halkları hiçbir zaman soydaşlarını köleleştirmediler. Kendilerini Gök’ün (güneş, evren ve sonuç itibarıyla Ulu Doğa) oğulları olarak saydılar, bu nedenle doğaya karşı her zaman saygılıydılar, onunla uyum içinde yaşamaya gayret ettiler. Örneğin, Cengiz Han’ın bir Yasu (yasa)’sını ele alacak olursak, doğaya zarar verecek en ufak hareketlere bile ölüm cezası verildiğini görürüz. Doğanın “temizliği”, Türklerde bir kült hâline getirilmişti. Onlar kendilerini doğanın efendisi değil, organik bir parçası saydılar.

        
Günümüzde ekolojik sorunlar en aktüel sorunlar arasında kabul ediliyor ve uluslararası toplum tarafından endişeyle izleniyor. Türklerin dünya görüşü bu yönüyle, sadece Türkler için çağdaş ve aktüel olmakla kalmıyor, aynı zamanda evrensel karakter taşıyor.

        
Doğa Estetiği

        
İlkesel olarak Türklerdeki doğaya hürmet, doğayı sevme alışkanlığı, onun güzelliğinden zevk alma ile bağlantılıdır. Günümüzde bunun yankıları olarak Japonların Sakurı (Japon vişnesi) çiçeklerine olan sevgi gelenekleri ve ikebana sanatı (çiçek buketi oluşturma) görülebilir. Gerçek şu ki, köken itibarıyla Japonlar Türk halklarının en eski akrabalarıdırlar. Türk, Moğol, Mançuryalı, Koreli ve Japonların dili, tek bir Altay dil ailesinden gelmektedir. Türklerdeki bu doğa sevgisi, bence yalnızca, doğanın pek çok yer tuttuğu şiir alanında korunmuştur.

        
Atalara Saygı ve Vatan Sevgisi

        
Türk halkları dünya görüşünün bir sonraki özelliği, onların vatanlarına duydukları sevgidir. Bu konuda Orhun-Yenisey abideleri konuşur. Yеr-Su(b), Türk halklarına göre bir anlamı ifade eder, “vatan” kelimesinin eşanlamlısı diyebiliriz buna. Vatanlarına, vatan toprağına sevgilerini eski Türkler bir kült hâline getirmişlerdir. Dünyanın yer üstü kısmının tanrısı, Uduk (Kutsal) Yer-Su(b)du. Bu kült, dağ, göl, nehir tapınması ile bağlantılıydı. Atalara ve anayurda saygı, onlara olan sevgi, Türk halklarının politik görüşlerinde kilit bir kavramdı. Atalara saygı konusunda, Türk halklarının ölülerini 3., 7., ve 40. günlerde anmaları bir şeyler anlatır. Genelde, bütün bu gelenekler vatanseverliğe ve tarihin, özellikle eski tarihin bilinmesine katkı sağlıyordu.

        
Bu, özellikle günümüzde önemlidir, çünkü yakın zamanlara kadar, Türk tarihine Avrupa-merkezci bakış açısı, Türk halkları genç, barbar ve özellikle göçebe bir kavim olarak hayal ediyordu. Son zamanlarda bu görüş her ne kadar sarsılmış da olsa tamamen çürütülmesi için daha da çalışmamız lazım.
Prototürkleri, dünyadaki ilk uygarlık olarak bilinen Sümer uygarlığından daha önce oluşan bir uygarlık olarak kabul etmenin zamanı gelmiştir. Türkler kendileri, Sümer uygarlığının oluşmasında yer almışlardır. Bu konuda zengin dilbilimsel malzemeler konuşmaktadır. Bu tarih sadece dar bir bilim çevresinin konusu olmamalıdır, bizim bu eski tarihimizi, her Türk öğrencisi, her nerede yaşıyor olursa olsun bilmelidir. Bununla biz eski Türklerin vatan sevgileri ve atalarına saygı ilkelerine bağlılığını günümüzde de korumaktayız.

        
Sosyal Adalet ve Türk Halklarının Toplum Gelişimi Yolu

        
Türk halklarının devlet yapısı, elit ve halk ilişkileri, sosyal adalet ile ilgili görüşleri eski çağlardan gelmektedir. Daha Türk kağanlıklar devrinde (VI-VII yy.) yapılmış mezar taşı yazılarından o zamandaki toplum yaşamı hakkında bir şeyler öğrenebiliriz. İktidarın başında kağan vardı, kağanın iktidarı miras yoluyla aktarılmıştı, ama bu aktarma “bekler” (beyler) kurultayında onaylanmış olmalıydı. Kağan’ın varisleri kalmamış olursa, kağan “bekler” arasından seçilmiştir. “Bekler”den daha aşağıda “Budun” (halk) vardı. Türklerin köleleri de vardı ama genelde onlar yabancı esirlerdi.

        
Kağan’ın esas görevleri aşağıdakilerdi:

        
1. Devleti savunmak ve genişletmek,
2. Devlet ve halkın ekonomik refahını sağlamak,
3. Devletin azametini sağlamlaştırmak ve şanını artırmak.

        
Kağan’ın ana sıfatları şunlar olmalıydı:

        
1. Bilgelik,
2. Erkeklik,
3. Doğruluk.

        
Budunun ana sıfatları şunlar olmalıydı:

        
1. İtaat,
2. Ödevini yapma,
3. Kağan ve elit tarafından düzenlenen her işte ve seferlerde disiplin

        .
Ancak kağan volontaristc (saldırmazlık) olarak, “bekler”le danışmadan ve “Töre”ye (ataların âdetlerine) uygunsuz olarak devleti yönetemezdi. Eğer bu kuralları bozarsa, kurultayda görevinden alınabilirdi ve diğer kağan seçilebilirdi.

        
Kabul edilmeli ki, Türklerin böyle bir toplum yapısı günümüze bile geldi. Fakat günümüzde “bekler”e milletvekilleri ve başkanlar, kağanlara ise başbakanlar, vb. denir, terimler yeni olsa da, esasları aynı kalmıştır.

        
Toplumsal tabakalaşma o zamanlarda da mevcuttu. Kağanlıkta 100.000 koyun ve 10.000 ata sahip olan aileler varmış. Ama sosyal hareketlilik vasıtaları da iyi işliyorlardı. Mesela, “bek” unvanı yasayla verilmemiştir ve miras yoluyla aktarılmamıştır. Bu unvan savaşlara katılma ve devlet yönetim sisteminde becerikli çalışma sayesinde kazanılırdı. Ekonomi alanında şahsi yeteneklerden dolayı başarı kazanılırdı. Mesela, bir olay biliniyor ki, yetim bir oğlan, gençliğinden kağanın hizmetinde çalışmaya başlayıp 30 yaşına doğru 10.000 baş at sürüsüne sahip olmuş ve yüksek unvanları kazanmıştır.
Türk eliti, özellikle de kağan dünya görüşüne dayalı olarak, halkın kaderi ve refahı için sorumluluk alıyordu. Yani kağanlığı toplum ihtiyaçlarına uygun bir şekle getirmeye çalışmışlardır.

        
Kül-Tigin’in ağabeyi halka karşı tavrı hakkında şöyle diyor (Kül-Tigin anıtındaki metinden alıntı): “Halkım için geceleri uykusuz geçirmiştim, gündüz de aylaklık hiç etmedim. Kardeşim Kül-Tigin ve iki şad ile birlikte bitkinliğe kadar savaşlara katılmıştım. Az kalsın ölecek bir halkı kaldırdım, çıplak halkın giyimini sağladım, fakir halkı zengin ettim, sayısı az olan halkın sayısını çok ettim.”

        
Türk-Moğol halkları vaktiyle Hun İmparatorluğu, Türk Kağanlığı, Cengiz Han Moğol-Türk İmparatorluğu gibi dünyadaki en büyük devletleri kurmuşlar. Bu, toplumlarında askerlik üstünlüklerinin dışında belirgin sosyal adalet ve sosyal hareketlilik vasıtalarının mevcut olduğunu gösterir.

        
Dolayısıyla sosyal adalet prensibi günümüzde Türk halkları için günceldir, onların dünya görüşü ve ideolojilerinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır.

        
Öyle görünüyor ki, Türk halklarının zihniyeti ne totaliter sosyalizmin mekanik eşitlemesini ne de oligarşik kapitalizmin her şeye karşı tekelciliğini kabul edebilir. Bu yüzden biz Türk halkları için halk kapitalizm yöntemine göre gelişme daha uygun olurdu.

        
Halk kapitalizminin bir örneği Kazak akademisyeni, Türk Halkları Dünya Asamblesi Başkanı Yermentay Sultanmuratov’un “Dünya Dönüşümü”, Almatı, 2002 (Transformatsıya Mira) kitabında gösterilmiştir. O iki faktörlü pazar modelidir, ona göre girişimin tüm işçileri aynı zamanda onun ortakları ve sahipleri olmalıdır. Şimdi bu modele Türk halkları toplum gelişimi yöntemi diyoruz.

        
Büyük ölçüde, bu modele dayanarak, Kazakistan Başkanı Nursultan Nazarbayev “Genel Emek Toplumu” kavramını ileri sürmüştür.

        
Aynı konuda, ama güçlü bir felsefi temeli uygulayan, seçkin bir Tatar bilim adamı, akademisyeni, mülkiyet ve milletler arası iletişim felsefesi uzmanı Burganov Agdas Husain oğlu pek çok eser yazmış. Bu eserlerinde ana fikir şöyle: İnsan sadece mülkiyete sahip olduğu zaman özgür ve bağımsız olabilir ve özgür mülk sahiplerinin rekabeti toplum gelişmesine yardımcı olabilir. O şöyle diyor: Oligarşi tekelcilerin kapitalizmi değil ama rekabet eden mülk sahipleri, geniş toplum tabakası, halkın gelişmesi ve refahı güvencesi olmaktadır.

        
Onun Rusya’yı çıkmazdan kurtarmak için tam bir konsepti vardır. Onun tarafından Tataristan için ulusal bir fikir ileri sürülmüştür (Sm. Burganov A. H. Filosofiya i sotsiologiya sobstvennosti: russkiye i tatarskiye realiyi. 4-e izdaniye. – M., 2004; Bk. Burganov A. H. Mülkiyet felsefesi ve sosyolojisi: Rus ve Tatar gerçekleri. 4-ncü baskı. – M. 2004).

        
Böylece, özetleyelim ki, Türk halklarının dünya görüşünün ilkeleri şunlardır:

        
Ontoloji (varlık bilimi) açısından, Türk halklarının dünya görüşüne göre;

        
1. Tüm varlık tek bir kaynaktan (kaostan) meydana gelmiştir.
2. Bu kaynak (kaos) homojen maddeden (sudan) oluşmuştur.
3. Tüm nesne ve olaylar onların ayrılmaz parçası olan ve iç değişme ve gelişim temeli olan çelişkiyi içerir.

        
Sosyal açıdan ise;

        
4. Doğaya karşı özenli davranış, onunla uyum içinde yaşama,
5. Doğayı izlerken estetik zevk alma, ona hayranlık gösterme,
6. Atalara saygı duyma, vatanseverlik, tarihlerinden gurur duyma,
7. Sosyal adalet, elitin halk ve devlet için sorumluluk duygusu.

        
Sonuç

        
Yukarıda verilen Türk dünya görüşünün temelleri binlerce yıl içinde şekillendi ve kökleri tarih öncesi Türk halklarına kadar gider, özgündür ve halklarımızın ulusal zihniyetine nüfuz etmiştir. Aynı zamanda onlar, tamamen çağdaş ve aktüeldir ve çağdaş Türk halklarına ve uluslararası değerler sistemine de mükemmel bir şekilde uyumludur.

        
Umut ediyorum ki, Türk devletlerinde, sözünü ettiğim bu dünya görüşü, temellerinin genişletilmesi ve derinleştirilmesi, yerel malzemelerle zenginleştirilmesi yoluyla, tarih ders kitaplarının yazımında, sosyal bilimler ve ulusal ideolojiler ders kitaplarının yazımında kullanılacaktır.

         

        ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        Tatarcadan aktarma. Bu yazıyı Tataristan’daki “Bizim Miras” dergisi bu yılın şubat, mart ve nisan sayılarında parça-parça yayımlayacaktır.
Bütün Dünya Türk Halkları Asamblesi (BTHA) Koordinasyon Kurulu Üyesi, Tataristan Bilimler Akademisi Tarih İlimleri Doktor Adayı

        
Kaynakça
1. Tatar halık icatı: rivayetler ham 1egendalar (Tatar dilinde). Derleyen ve yorumcu, Selim Gilazutdinov’dur. Kazan, Tatarstan Kitap Naşriyatı, 1987. “Zur kişiler” (Dev boylular) rivayeti, s. 250.
2. Gudava Tengiz. “Do i posle Bibliyi” (İncil’den önce ve sonra), 2. bölüm, Sümer/ME, www.netslova.ru/gudava/sumer/gl2.html - 27.03.2014).
3. Rol David. “Genezis tsivilizatsiyi” (Uygarlık genesisi), M.: EKSMO yayınevi, 2003, sayfa 353)
4. G. Hegel, 14 ciltten eserler, cilt 5, sayfa 520, M.-L., 1937


Türk Yurdu Nisan 2015
Türk Yurdu Nisan 2015
Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele