Milli Kimliğin Teşekkülünde ve Muhâfazasında Şiirin ve Şâirlerin Rolü

Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

        Bugün burada kendisini rahmetle andığımız Eşref Şem’î-zâde, son dönem Kırım Tatar Türklüğünün tanınmış bir şahsiyeti, milletinin asırlar boyu uğradığı haksızlıklara karşı çıkmış, hürriyet mücâdelesi yürütmüş; bu uğurda târifi mümkün olmayan acılara göğüs germiş, sürgün acısını tatmış, kanaatimizce yeri az doldurulur kahramanlardan birisidir. Bunlar az ve göz ardı edilecek şeyler değildir. Fakat biz onun bu uğurda verdiği mücâdeleleri değil, başka bir cephesini ele almak istiyoruz.

         

        O, hiç şüphesiz, edebiyâtın muhtelif dalları ile de ilgilenmiş, eserler vermiş bir şahsiyettir. Ama her şeyden önce bir şâirdir. Şâir… Yâni şiirle meşgûl olan; duygu ve düşüncelerini şiirle ifâde eden, mesajlarını aynı zamanda mısralarla veren insan...

         

        Edebiyâtın diğer mahsûlleri üzerine de çok şey söylenebilir. Fakat şiir?.. Şiir başka bir şeydir… İnsanlığın ilk devirlerinden beri insanlar duygu ve düşüncelerini öncelikle şiirle ifâde etmişlerdir. Hiç şüphesiz, nesirden önce şiir vardı. Şifâhî kültürün nesilden nesile aktarılmasında oynadığı büyük rol, tartışılmaz. Hele biz Türklerin târihinde, neredeyse yakın zamanlara kadar, edebiyât denince münhasıran şiir akla gelmiştir. Kam veyâ şamanlarımıız şiirle konuştular, şiirle coştular, coşturdular, şiirle duâ ettiler. Derviş ve ermişlerimiz, en tesirli sözlerini, en özlü fikirlerini şiirle terennüm ettiler; şiirle cûş u hurûşa geldiler.

         

        Hiç şüphesiz nesrimiz de vardı. Fakat şiir bizim için başka bir şeydi. Zevkti, zarâfetti, estetikti; az sözle çok şey söylemekti… Onun için destanlarımız, gazavat-nâmelerimiz, zafer-nâmelerimiz, mesnevîlerimiz manzûm olarak yazıldı; hattâ kimi zaman târihlerimizi, hikâyelerimizi bile manzûm olarak yazdık. Her manzûm olan metnin şiir sayılamayacağını biliyoruz. Fakat yine de şiir formu bizim için vazgeçilmez bir form oldu. Biraz da bu alışkanlığımız sebebiyle olmalı ki, bugünkü mânâda nesrimiz Osmanlı coğrafyasında ancak Tanzîmât’tan sonra vücut bulmaya başladı.

         

        Niçin şiir? Ben şiiri tılsımlı söz olarak da târif etmek istiyorum. Tılsımlı söz… Yâni, duyanı ânında irkilten, titreten, düşündüren, ifâde yerinde ise çarpan, tâ iliklerine, rûhunun derinliklerine kadar işleyen; onu çepeçevre kuşatan ve teslîm alan bir kuvvet, bir kıvılcım… Ciltler dolusu duygu ve düşünceyi iki mısra’da söyleyivermek az şey midir?

         

        Batılıların “Muhteşem”, bizim “Kânûnî” dediğimiz, bir müddet Kırım’ın Kefe’sinde sancakbeyliğinde de bulunmuş olan büyük Osmanlı hükümdârı Sultan Süleymân:

         

        Halk içinde mû’teber bir nesne yok devlet gibi,

         

        Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi demiş. Şu iki mısra’da ifâde edilen hikmeti ve hakîkati, dünyâca meşhûr günümüz tabiplerinin tamâmı bir araya gelip insanlığa anlatmaya çalışsa, acabâ kaç cilt kitap yazmak mecbûriyetinde kalırlardı?

         

        Şerrinden cümle âlemin bîzâr olduğu bir âdemoğlunun ardından şâirin biri şöyle demiş:

         

        Ne kendi gördü râhat, ne halka verdi huzûr,

        Göçtü gitti dünyâdan, dayansın ehl-i kubûr.

         

        Şerrinden el-amân denilen bir insanı, bundan güzel târif etmek mümkün müdür? Veyâ, bir mezâr taşı üzerine yüzyıllar önceden kazılan:

         

Ziyâretden murâd hemân bir du'âdır,

Bugün bana ise, yarın sanadır.” mısra’larının ifâde ettiği hakîkati, kaç sahîfelik bir nesirle anlatabiliriz ki?

 

        İşte şiirin gücü… İşte insanlığın târih sahnesine çıkışından günümüze kadar âdemoğlunun ondan vazgeçememesinin sebebi…

         

        Eşref Şem’î-zâde de hiç şüphesiz bu keyfiyetin farkında idi. Biraz da bu yüzden değil midir ki yakın geçmişin iki yüzyılı içerisinde yetişmiş Kırım Tatar Türkü ediplerinin, şâirlerinin büyük bir ekseriyeti, şiirden uzak duramadılar. Sâdece insânî duygu ve düşüncelerini değil, vatan hasretlerini, sürgün çilelerini, hürriyet aşklarını da şiirle terennüm ettiler; sanatkârlar aynı duygu ve düşüncelerini nağmelerin eşliğinde dile getirdiler. Aluşta’dan esken yeller’in ifâde ettiği canhıraş feryâdı ve arkasında yatan gönül titreten hasret duygusunu hangi satırlar, hangi nesir dile getirebilirdi ki?

         

        İşte şiir bu! Yahyâ Kemâl’in “bildiğimiz mûsikîden farklı bir mûsikî”; Cahit Sıtkı’nın “kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı”; Ahmet Hâşim’in “söz ile mûsikî arasında olan fakat sözden ziyâde mûsikîye yakın olan bir lisân”; Necip Fâzıl’ın “mutlak hakîkati arama işi” şeklinde târif etikleri şey!

         

        Ya şâir? Şâir de bunu yapabilen insan… Şâiri, ben her zaman biraz sıra-dışı insan olarak gördüm. Hakîkaten sıra-dışı! Herkesin, sokaktaki insanların bile kullandıkları kelimeleri kullandıkları hâlde, ortaya bambaşka bir şey çıkarmak sıradan insanların işi olabilir mi hiç?

         

        Fakat şâir sâdece bu değil. O, aynı zamanda başka bir şey. Mensup olduğu cemiyetin –içinde büyüdüğü; kandaş, candaş olduğu insanların bakıp göremediğini, duyup duyuramadığını gören, duyan ve duyuran– gözü-kulağı, bildiği fakat dile getiremediği hissiyâtını dile getiren dili-dudağı; kalbi, gönlü, rûhu…

         

        Türkiye’nin millî şâirlerinin hiç şüphesiz önde gelenlerinden birisi olan Mehmed Emîn Yurdakul, şâiri ve onun içinde büyüdüğü millet için ne mânâya geldiğini Bırak Beni Haykırayım adlı şiirinde şöyle dile getiriyordu:

         

        “Ben en hakîr bir insanı kardeş sayan bir rûhum;

        Bende esîr yaratmayan bir Tanrı'ya îman var;

        Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar;

        Mazlumların intikamı olmak için doğmuşum.

        Volkan söner, lâkin benim alevlerim eksilmez;

        Bora geçer, lâkin benim köpüklerim kesilmez.

        Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et;

        Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

        Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir;

        Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir,

        Bu zavallı sürü için ne merhamet, ne hukuk;

        Yalnız bir sert bakışlı göz, yalnız ağır bir yumruk!..”.  

        Dikkat edelim lütfen:

        “Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

        Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”

         

        İşte sözün özü, işte mes’elenin püf noktası burasıdır. ‘Sevenleri toprak olan öksüz çocuğun’ vaziyetini bir düşünün… Dünyâda yapayalnız… Başını okşayanı, gözyaşını sileni, üşüdüğünde bağrına basanı, horlandığında arka çıkanı yok… Derdini anlatacağı, sıkıntısını dile getireceği, hakkını arayacak, rûhunu tesellî edecek, gönlünü şenlendirecek; ninniler, şarkılar, türküler söyleyecek; büyütüp besleyecek ve yarınlara hazırlayacak hiç bir kimsesi yok… Böyle bir çocuğun ruh dünyâsında kopan fırtınaların gücünü ve vüs’atini tahayyül edebiliyor musunuz? Gözyaşını nasıl içine akıttığını hayâl edebiliyor musunuz?

         

         “Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

        Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” mısra’larını işte böyle görmek, böyle düşünmek ve böyle mütâlaa etmek gerek.

         

        Kanaatimizce, Eşref Şem’î-zâde de şiirleriyle bunu yapmağa çalıştı. Milletinin dertleriyle dertlendi; sıkıntılarıyla sıkıntıya düştü; acılarıyla ağladı; sevinçlerine iştirâk etti. Onun çalınan hakkını, hukûkunu, hürriyetini, istiklâlini aramağa, yapılan haksızlıkları milletine anlatmağa ve uyandırmağa çalıştı. Milletinin târihî geçmişini ve ihtişâmlı günlerini mısra’larına dökerek, halkına, insanlarına millî bir şuur vermeğe çalıştı. Onun şu mısra’larını başka türlü nasıl yorumlayabiliriz?

         

        “Hey Dniyepr, hey tarihlar örekesi!

        Hey çalargan asırların koletkisi!

        Söyle, bu taşlar üzerinde yangradımı

        Bir vakitta kaçakların açuv sesi?

        Cesetlerden köprü kurup ırmak geçken

        Atillalar bu sırtlarda adaştımı?

        Bir aygırga kızlarını berip gidgen

        Peçenegler senmen bunda savaştımı?

        Söyle, Dniyepr, aç dünyada görgeninni,

        Hıdırellezde yoldan çıkıp yürgeninni.

        Ev devirip, köy araştrıp, şehir basıp

        Muradınna nasıl etip ergeninni...

         

        Şem’î-zâde, 1958’te Taşkent’e ulaştıktan kısa bir süre sonra yazdığı “Kozyaş Duvar” adlı destânında alegorik bir üslûpla Kırım Tatar Türklerinin ağır ve acıklı târihini anlatırken, milletinin fertlerine nasihat mâhiyetinde şöyle seslenmişti:

         

        “Kandırıcı nefis, doğru

        Sözmen doğğan halkının

        Milliy ruhun kötermeye

        Gitsin cemi akılın.”

        Evet, bütün gayreti, bütün aklı millî rûhu canlı tutmak için harcamak gerekir!..

         

        Milletinin millî rûhunu canlı tutma gayreti sâdece Eşref Şem’ i-zâde’ye has bir husus da değildir. Tâ Gaspıralı’dan başlamak üzere, başta Çelebi Cihan olmak üzere, Kırım Tatar Türklüğünün bütün şâir ve edipleri, kalemlerini ve akıllarını bu gâyenin tahakkuku uğrunda kullandılar.

         

        Kullanmaları gerekiyordu. Esâsen, bunun dışında, fiilen yapabilecekleri fazla bir şeyleri de yoktu. Zâlim bir diktatörlüğün baskıcı politikalarını def’ edecek maddî kuvvetleri olsaydı, hiç şüphesiz onu da kullanırlardı. Onlara sâdece kalemleriyle mücâdele imkânı kalmıştı. Onu da bin bir sıkıntı, bin bir mânia ile karşılaşmak pahasına yaptılar. İçinde bulundukları ahvâl ve şartlar, bundan fazlasına müsaade etmiyordu. Onlar da bu yola yöneldiler. Sözün dışında vâsıtaların kullanılabileceği günler de gelecekti. O zamâna kadar milletlerinin millî rûhunu dipdiri ayakta tutmak; hiç değilse, dört bir taraftan hücûma geçmiş Rus kültür emperyalizmini tesirsiz kılmaya çalışmak gerekiyordu. Bu dönemin şâir ve edipleri, kalemleriyle işte bu zor vazîfeyi yerine getirmeye çalıştılar.

         

         

        Bugün bin bir mücâdele sonunda döndükleri ana-vatanları Kırım’da yaşayan Kırım Tatar gençliğinin içinde bulunduğu vazîyeti göz önüne getirdiğimizde, bu şâir ve ediplerin gayretlerinin kıymetini daha iyi anlayabiliriz. Mevcut vaziyetin hiç de iç açıcı olmadığı ortadadır. Kırım’da doğan yeni nesil, ne yazık ki Tatar Türklüğünün yakın geçmişte yaşadıklarını, soykırım ve sürgün çilesini tam olarak idrâk edemediği, bütün olanları geçmişte, târihin karanlık sayfalarında kalmış, bir daha tekerrür etmeyecek hâdiseler olarak gördüğü için, millî kimliğe sâhip çıkma husûsunda Eşref Şem’î-zâde ve benzerlerinin mücâdelelerini tam olarak anlayamıyor. Birçoğu, onların mücâdelelerinin maksadını anlamak şöyle dursun, adlarını, sanlarını bile bilmiyor. Günlük hayâtın hay-huyu içinde, yakın geçmişte olup bitenlerin bir daha olmayacağını düşünüyor olmalılar. Unutmamak gerekir ki ibret alınmayan geçmiş, tekerrür etmeye mahkûmdur. Bu sebeple, Kırım Tatar Türklerinin, akılları, fikirleri, gözleri, kulakları, kalpleri mesâbesinde bulunan büyük insanlarına, şâir ve ediplerine sâhip çıkmaları; onların mücâdelelerini ve hâtıralarını canlı tutmaları gerekir. Bunu da ancak onların kendilerine mîras bıraktıkları eserleri mütâlaa ederek, şiirleri okuyarak yapabileceklerdir.

         

        Nûman Çelebi Cihan’ın beni gerçekten derinden etkileyen, her bir Kırım Tatar Türkünün evinin duvarlarını süslemesi gereken şu sözlerini hatırlatmakla iktifâ etmek istiyorum:

         

        “Millet!... Dirileri yaşatan ölüleridir…”

         


Türk Yurdu Ekim 2009
Türk Yurdu Ekim 2009
Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele