Anadolu Türk Şehri ve (Komşularına) Etkileri

Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

        Türklerin, büyük ölçüde XI.yüzyıl sonlarında hayatına dahil oldukları Anadolu sahasındaki şehirlerde, birkaç yüzyıllık çok  kısa bir süre içinde dikkate değer gelişmeler yaşanmıştır. Bu değişme ve gelişmeleri şu üç kümede taparlayabiliriz:

         

        1. Genellikle göçebe sayılan Türkler, kısa zamanda "şehir" hayatına adeta beklenmedik  bir uyum göstermişlerdir. Ortaçağ dünyasında zaten şehirlerde yaşayanlar, genel nüfusun ancak % 10 kadarıdır. Türkler arasında da zaman içinde şehir hayatına geçenler aynı nisbette olup, bazı zamanlara daha büyük bir nisbete (% 20 kadar)  erişmişitir. Böylece Konya, Sivas, Kayseri ve Ankara gibi, Bizans dönemi şehirlerindeki Selçuklu çağı Türk yerleşmeleri ile  XII. yüzyılda başlayan Türk şehrinin özellikleri, XIII. yüzyılda kemale ermiştir.  XIV. yüzyılda bu şehir gelişimi mirasına sahip olan  Osmanlılar tarafından Türk şehrinin ana özellikleri Avrupa sahasına da taşınmııştır. Bursa'da olgunlaşan Türk şehir özellikleri, Edirne şehrinde bir başka mükemmel örneğini göstermiştir. Edirne şehri, kendisine mahsus   pek çok özellikleri  ile XIV. yüzyılın ikinci yarısından  itibaren yakın ve uzak   çevresini  etkilemiştir. Sadece Avrupa sahası değil, Önasya Arap dünyası da Türk şehir hayatından etkilenmiştir. XI. yüzyldan itibaren Türk Beylerinin yönetimindeki bu Arap sahası  şehirlerinde Halep gibi belirgin bir etkileşim söz konusudur. XVI. yüzyıl sonrasındaki etkileşim, Şam, Bağdat ve Kahire gibi şehirlerde de açıkça görülür. 

         

        2. Türklerin Diyar-ı Rum'a gelmeleri ve hakim olmalarından sonra, Anadolu sahasındaki şehirlerinde, farklı dinî inanışa sahip kimseler, aynı şehir bütünlüğü içinde yanyana ve barış içinde yaşamışlardır. İdarede  etkin olan Müslümanlar, Hristiyan şehir mensuplarını, askerî ve stratejik gerekçeler dışında  hiçbir zaman göçe zorlamamışlar, aksine şehire gelip yerleşmelerini teşvik etmişlerdir. (XIV. yüzyılın ilk yarısında Niğde şehri) Böylece, öteki din mensuplarının yaşama hakkına saygı gösterip, onlarla bir arada barış içinde yaşamışlar, adeta birbirlerini ekonomik bakımdan tamamlamışlardır. Ispanyadaki gelişmeler ise tamamen aksi yönde olmuş idi..  

         

        3. Türklerin etkin olduğu şehirlerde, eski soğuk taş yapılanrın yerini tabiatla uyumlu yeni yapılar almıştır. Daha da önemlisi, şehir sahası içinde yeşillikler artmış, yani yeşil alanlar çoğalmıştır. Hatta bir şehir halkının, şehir olmasının göstergesi sayılabilecek  umumi toplantıları yemyeşil meydanlarda yapılır olmuştur. Avrupadaki soğuk ve taş döşeli şehir meydanlarının zamanla kaybolup, yeşil bahçelerin ve hatta parkların artmasında, Balkanlarda XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülen "yeşil" görüntünün etkin olduğu Türk şehirlerinin önemli katkısı olabileceği  düşünülmelidir. Bu gerçeği,  rahmetli Ekrem Akurgal da görmüş idi.

         

        Kısacası, öteki dinden insanlara yaşama hakkını temel kural olarak koyan anlayış yanında, Türk şehirlerinin umumî görünüşleri XIV. yüzyıl sonlarından itibaren Balkanlardan başlayarak komşularını ve özellikle Avrupayı etkilemiştir.

         

         

        Türklerde Şehir ve Özellikleri

         

        Şehir, öncelikle güvenliğin sağlandığı yerlerdir. Köy ve kasabada güvenlik, oturanların ortak çabasıyla karşılandığı halde, şehirde güvenlik, ayrı ve özel güçlerle yönetim tarafından karşılanır. Güvenliği iç ve dış olarak ele alırsak dış güvenlik için, caydırıcı ve önleyici tesisler yapılmak gerekmiştir. Böylece şehirlerin dışına yapılan sur, koruyucu duvarlar, bir bakıma "şehir" olmanın temel göstergelerinden birisidir.

         

        Güvenliğin sağlanmasını sağlayan; şehri belirleme  konusunda etkin olan şehir surları, Türk şehrinin de temel özelliklerinden birisidir. Surların içinde yaşayan halkın, kendi içinde ayrı bir özelliğe, dayanışmaya sahip olmaları beklenebilir. Bu surlar hemen belirtelim ki güvenliğin sadece bir yardımcı unsurudur. Güvenliği asıl, ayrı ve bu amaçla görevlendirilmiş  eğitilmiş insanlar sağlar. Böylece şehirde görülen iş bölümü, bu hususta da  kendisini göstermiş olmaktadır.

         

        Türk şehrinin güvenlikle ilgili görüntüsü, aslında dünyadaki gelişmelerin  izindedir. Onlarla benzerlik gösterir ve paralellik arzeder.

         

         

        Halkın Bir araya toplanması

         

        Şehirlerde halk, surların içindeki alanda, kendi içinde bir ve beraber olmak zorundadır. Bir başka ifade ile bir iskân yeri yani şehir sakinleri bir  dayanışma içinde  olmak zorundadır. Böylece belirli bir korunmuşluk içinde yaşayanlar, önemli meselelerde kendileri karar verirler. Şehir bu açıdan , ayrı ve bağımsız bir kimlik ve nitelik arzeder. Bu hususu biraz daha açmalıyız.

         

        Osmanlı dönemiyle ilgili araştırmaların Türk genel efkarına yansıması, Osmanlıların çok açık ve katı bir merkezi idareye sahip oldukları yolundadır. Böyle olunca bu idarede yaşayanların, mesela şehirlerin kendilerine mahsus bir özel idareleri olmaları akla gelip düşünülemez. Oysa gerçek hiç de böyle değildir. Osmanlı şehrinde dahi, şehirlerin kendilerine mahsus bir yönetimleri vardı ve bu kesinlikle merkezi idareden ayrı idi.

         

        H. Bowen gibi araştırıcılar, bu fikre yol açan gelişmelerin 1826 sonrasından etkilendiğini bertiliyorlar. Çünkü o zamana kadar şehrin esnaf teşkilatının ileri gelenleri, Kadı çevresindeki mahalli şehir idaresini, yani ayan ve eşrafını teşkil etmekte  idiler. Böylece zaman bakımından geriye gidince, Selçuklu çağındaki Türk şehirlerindeki görünümün Önasya veya  Avrupa şehirlerinden farksız olduğunu görürüz. Şehirlerde kesinlikle, o şehre mahsus bir yönetici kadrosu  vardır. Bunlar merkezi idareden ayrıdırlar ve o şehirle adeta özdeş gibi olmuşlardır. Kısacası Selçuklu devrinde "şehir"ler, bağımsız mahallî idarenin etkin olduğu bir özellik taşır. Bu nitelikleri Osmalılar zamanında da devam etmiştir.

         

        Burada Türk şehirlerinin bu hakim görüntüsü XV. yüzyıldan itibaren Batı Asya, Kuzey Afrika ve Balkanlar ile Güney-doğu Avrupada da görünmekte idi. Böylesine bir bağımsız şehir idaresi, etkilerini oralardaki şehirlerde de göstermiştir. Bu şehirlerin halkı tamamen Türk veya müslüman değildir. Böylesine bir görüntü dolayısıyla, şehirlerin bağımsız idareleri yüzyıllar boyu yaşayacaktır. Böylesine bağımsız şehir idareleri, Osmanlı devletinin çözülme sürecinde, kimi zaman olumsuz etkiler yapacaklardır.

         

        Şehirlerin bağımsız idareleri, onların aynı zamanda bağımsız  kimliklerini de yansıtır. Şehirlerin ve şehirlerde oturanların bağımsız kimklikleri, geçmiş yüzyıllarda izlerini açık olarak göstermişlerdir. Daha XIII-XIV. yüzyıllarda Türk toplumunda açık-seçik görünen "Şehrî " kavramı bunun en açık göstergesidir. "Şehrî" kavramı ile XVI. yüzyıldan sonra, en önemli Osmanlı şehri İstanbul kastediliyordu. Fakat daha önceki dönemlerde bu, şehirlerin bağımsız kimliklerini ifade eden bir kavramdır. Her bir şehir ayrı ayrı olarak "şehrî"dirler.

         

        "Şehrî" kavramının etkin ve en açık biçimde göründüğü ve hakim olduğu XIV. yüzyılın ikinci çeyreğinde, Diyar-ı Rum'da pekçok  şehirde önemli miktarda Türk ve müslüman nüfus barınıyordu. Mevlana Celaleddin her ne kadar Konevî diye anılmasa da çünkü o Rumî diye anılır , Konevîler de vardır. Sadreddin Konevî, yani Konyalı Sadreddin, XIII. yüzyılda, şehrî kimliği ile bilinen bir şahsiyettir. Ankaravî, veya  Sivâsîleri de bu arada belirtelim. Şu halde kesin olan bir gerçek, şehirler halkının artık, küçük alt kimlikleriyle değil, doğrudan o şehrin nisbesi ile tanımlanmalarıdır.

         

        Türk şehirlerininin  böylesine sâkinlernini adeta kaynaştırıp hamur eden, onlara ortak özellikler yükleyen bir hayatı vardır. Bu görüntünün  esasında elbette en önemli husus, şehir halkını yaşatmak, hayatlarıının  devamını sağlamaktır. Bunun için üretim, yani ekonomik faaliyet temel  olup, bunun gerekleri şehrin tamamında, tüm halkında  kendisini gösterir.  Bunun altındakiler, yani şehirdeki öteki dinî kimlikler daha alt kademede gelirler. Bunun için zaten her kümenin kendisine mahsus alt kimlikleri yaşatılmaktadır. Bizim için burada önemli olan , o şehrin bütün sâkinlerine verilen ortak üzelliklerdir.

         

         

         Şehir Sakinlerine, Oturanlarına Ortak Kimlik Kazandırılması

         

         Bunun için, etkili bir şekilde sürdürülmesi gereken ortak yaşanan bir hayat lazımdır. Şehirlerin ortak hayatlarına dair zaten eski Yunan ve Roma çağından beri ortak mekânlar bulunmuş ve kullanılmışlardır.  Buralarda bütün şehir halkı bir araya toplanırdı. Bu toplantılar ise çok yönlü faaliyetlere sahne olabilir.

         

        Hepsinden önemlisi -bize kalırsa- ortak şenliklerdir. Şehir halkının şenliklerde bir araya gelmesi, onların birliğini, kendi aralarında kaynaşmalarını  daha da pekiştirir. Böylesine alanlar, yani bütün şehir halkının bir araya toplandığı yerler, eski Yunanda tiyatrolar, Roma’da ise sirklerdir. Böylesine binlerce kişinin bir araya gelebildiği yerler, şehir hayatının temel kurumlarındandır.

         

        Türk şehirlerinde böylesine ortak faaliyetlerin mekanları ise "meydan"lardır. Meydan gerçi Roma da da olabilir.

         

        Türk şehrinde, şehirlerin dar ve karanlık sokaklarının biraz genişlemiş yerleri, "meydan" olmaya yetmiyordu. Zaten Bizans devrinden miras kalan şehirler küçük boyutlu olduğundan, şehir halkının binlercesini bir araya getirecek alanlar da yoktu. Böylesine geniş alanlar ancak şehir surları dışında bulunabilirdi.

         

        "Meydan", tüm şehir halkının bir araya toplandığı yerlerdir Şehirlerin bütün halkı buraya çıkardı ki, dinî kimlikleri farklı olsa da burada buluşulabilir. Böylece  "meydan", dini veya etnik kimliğin söz konusu olmadığı yerlerdir. Şehrin halkı bu meydanda toplanıp bir araya gelince, insanlar birbirlerini görüp tanır, aralarında konuşur ve binlerce (on binin altında) insan burada ortak hareket edebilir, birbirlerinden etkilenerek yani ortak özellikler kazanabilirdi.

         

        Şehirlerin meseleleri meydanda çözümlenir, veya çözüm için harekete geçilirdi. Elbette o şehrin kendi halkının yanında bir de merkezi idarenin gerçekleri vardır. Ama "meydan" merkezi idarenin bir organı değeldir. Şehrin tüm halkının meselelerinin konuşulduğu yerlerdir. Şenlikler burada icra edılir, sevinç ve neşeden herkes ortak olarak faydalınırdı. Hatta önemli ve ibretlik cezalar da burada infaz edilirdi.

         

        Türk şehrinin meydanı, taş döşeli olmayıp, çimenlerle kaplı idi. Çimenlik bir alanın meydan olması, ata dayalı hayatın gereğidir. Çimenlerin, yani yemyeşil, gömgök bir alanın "meydan" oluşu , Türkiye Selçukluları zamanında bazı Şehirlerde buralarının "Gök-meydan" diye anılmasına yol açmıştır.

         

        Gök-meydan, hakkında ayrı bir incelememiz bulunmakla birlikte, bunun hakkında kısaca bilgi verelim. Gök-meydan, XII-XIII. yüzyıllarda tüm Ön-asyadaki İslam ülkelerinde, Arapça çevirisi ile görülür. Meydan-ı ahdar. Nureddin Zengi veya  Selahaddin Eyyubi gibi Türk kültürünün içinde olanlar bu meydanı yaşadıkları şehirlerin kenarında tesis etmişlerdi. Halep, Şam(Dimışk) şehirlerinde böyle meydanlar vardı. (J. Sauvaget)

         

        Açık olarak görülüyor ki Türk hayatının ata bağlı hayatı, şehirlere yansıyınca bununla  ilgili olarak Gök-meydanı ortaya çıkarmıştır. Bu ise önasyada, Arap etkisindeki yerlerde kendisini göstermiştir. Gökmeydan ismi, mesela Halep'de Yavuz S. Selim'in gelişi sırasında da zikrediliyor.

         

        Meydanın ata bağlı hayatın gerilemesi ile ortaya çıkan görüntüsü bu defa Balkan Şehirlerinde görülür. Orada ise meydanda bir şadırvan veya çeşme yapılarak ortak kullanıma açılırdı.

         

        Kısacası meydan, Türk şehir hayatından çıkıp gelen  geleneklerin etkilediği bir hususdur. Bu, Osmanlıların hakim olduğu hemen her yerde etkisini çok açık olarak ortaya koymuştur.  Meydan ile yeşilliğin bir arada olması daha değişik sonuçlara yol açabilecektir.

         

        Türk Şehrinin bir başka özelliği, hemen her evin bir bahçesinin olmasıdır. Bahçe ise orada ağaçların ve yeşilliğin bulunması demektir. Bir kısım ev sahiplerinin geniş bahçelere sahip olması olağandır. Bu geniş bahçeler, tamamen kapalı olmayıp yeterli yeşilliği sahip olmayan halk buralara gelip eğelenebilir. Osmanlı döneminde de devam eden bu anlayış, "bahçe" veya Avrupa şehrinin yaygın kavramı ile "park"ların hareket noktası sayılabilir. Umumi bahçe demek olan "park"lar, yeşile hayran Türk insanının zevkinden de etkilenmiş olabilir.

         

         Sonuç olarak diyoruz ki Avrupa şehrinde meydanların yeşillenmesi, Türk şehrinin yeşilliğinin bir yankısı, bir taklidi olamaz mı? Çünkü Avrupa şehrinin esası, Roma şehridir; ondan öncesi de Yunan şehirleridir. Onların en önemli kurumlarından birisi, belki de birincisi  taş döşeli. yeşillikten uzak  meydanlardır. Buna karşılık Türk şehrinin ve uzantısı Osmanlı şehirlerinin görüntüsü yeşilliktir, çimendir ve çiçeklerdir. Böylesine yeşile dayalı meydanların zaman içinde, çiçeklerle de içiçe olması kaçınılmazdı. Nitekim Avrupa şehirlerindeki yemyeşil parklar, bu etkiyi  açıkça ortaya koyar.

         

        Bunun da temeli Türk şehri denebilir. Çünkü Avruparda park halkın bir gezinti, seyran ve eğelence yeridir. Türk şehrinde ise meydan, halkın gezinti, seyran ve eğlence yeridir. Böylece Türk hayatının komşularına ve uzaklara etkisi bu meselede çok açık olarak görülmektedir.           

         

        Tabii ki bu etkileşimin  en eski zamanları, hatta başlangıcı XI. yüzyılın son çeyreğinde başlayan  Haçlı seferleridir. Avrupa'nın çeşitli köşelerinden  Ön-Asya'ya gelenlerin gördükleri İslam şehirleri olabilir. Daha önceleri Anadolu sahasındaki Bizans şehirlerinde Türklerin yaptıkları değişiklikleri, eklentileri de görüp dikkat etmiş olmalıdırlar. Mesela Urfa'da bir süre etkili dahi olmuşlardı. Haçlıların Filistin sahasında gördüğü şehirler ise Türk beğlerinin idaresinde ve Türk özellikleri kazanmış şehirler idi.         

         

         

        Ortaçağlar, unutulmamak gerekir ki Asya Türk âleminin her bakımdan özgün ve üstün özelliklerinin yaratıldığı ve yaşatıldığı yüzyıllardır. Bu sebeple söylediklerimiz, o zamanların "Karanlık çağı"nı yaşayan Avrupa için hiç de yadırganmamalıdır.

         

         


Türk Yurdu Ekim 2009
Türk Yurdu Ekim 2009
Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele