Yavru Vatanda Ağustos Sıcağı

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

        Buraya 1990’ların ortasında geldim. İlk kez yavru vatanı görmenin heyecanı çok büyüktü. Ama bu vatan toprağındaki tozlu ve bozuk yollar, boş araziler, dükkânların önünde boş oturan,  müşteriyi umursamayan-gamsız- umarsız esnafı görünce, hele de onlardan “ekonomi kötü, anavatan bize daha çok yardım etsin” sözlerini duyunca hayal kırıklığı yaşamıştım.

         

        Kongre için gelmiştim buraya. Kongre o zamanın en lüks oteli Salamis Bay’da idi. Oteldeki su çok önemli, damlası bile kıymetli,  elektrikler belirli saatlerde ve banyo yapmaya “su harcamayalım” diye cesaret edemediğimiz bir ortam vardı.

         

        Aradan yaklaşık on beş yıl geçti. Yine bir kongre için burada, yavru vatandayım.

         

         

                                                         ***

         

         

        Uçakla bir saat on dakikalık mesafe. Ankara’da uçaktan görülen manzara yemyeşil sürülü tarlalar iken, sonra yerini sis ve buluta daha sonrada masmavi Akdeniz’e ve Türkiye’yi bekleyen Kıbrıs’ın Beşparmak dağlarına bırakıyor. Uçak boş araziye kuş gibi kondu. Yıllar önce gördüğüm boş arazilerde artık biçilmiş ekinler, yuvarlak saman balyaları var. Mayıs ayı olmasına rağmen hava Ağustos ortasının sıcağı, tarlalar Ağustostaki Anadolu’nun ovası gibi. Tarlaların ekilmiş-biçilmiş, hasat yapılmış hâli ve artık toz olmayan daha iyi yollar insanı sevindiriyor. Rum kesimini görmedim. Ama görenler kıyaslayınca oranın şehir, buranın köy olduğunu söylüyor. İçinden geçtiğimiz her yer biraz güney ege, biraz kuru –kurak-zeytin ağaçlı, taşlık arazinin çok olduğu İspanya kokuyor. Ve tabelalarda az Türkçe bol İngilizce yazılar yine can sıkıyor.

         

        Ben dünyada düşman ile daimi olarak karşılaşan milletlerin daha bilinçli, milliyetçi, kültürüne daha bağlı olduğunu düşünür ve okurdum. Çünkü düşman insanı uyanık tutardı. Azerbaycan’ın da Özbekistan ve Türkmenistan ile kıyaslanınca daha kültürüne-geçmişine-milliyetine bağlı olması Ermenistan’ın varlığından kaynaklanmıyor muydu?

         

        Ama Kıbrıs’ta Rum mezalimine rağmen, İngilizlerin dünyanın öteki ucundan buraya daima çomak sokmasına rağmen bu İngilizce yazılar neydi? Gerçi neyi eleştiriyorduk ki. Biz Türkiye’de ne yapıyorduk?

         

         

                                                         ***

         

         

        Otel sayısı artmış. Turistik tesis çoğalmış. Burada da bolca Rus turist var. Ama hâlâ bu vatan yeterince değerlendirilememiş.

         

        Suyun azlığı belki bir faktör. Ama ne kadar ciddi? Ekonomist olmasam da 2000 yılında İsrail’de gördüğümü neden Kıbrıs yapmasın? Kızıl deniz kıyısındaki sayısız beş yıldızlı otelin suyu denizden arıtılarak kullanma suyu (banyo, temizlik …), bu kullanılan su da arıtılarak çölde kurulmuş tarım alanlarında sulama suyu olarak değerlendiriliyordu. Akdeniz ile Kıbrıs’ın yeşil hattı arasındaki mesafe hiç de çok değil. Uluslararası anlaşma ile Türkistan, Rusya’nın, Ortadoğu’nun doğal gazı, petrolü, üç-beş ülke geçip taşınıyorsa, su bu kadarcık alanda neden-nasıl taşınamaz ve arıtılmaz ki?

         

         

                                                         ***

         

         

        Kongrenin açılışında tüm KKTC yönetimi orada idi. Üç bin civarında branş hekimi bir arada toplantıda idi ve Kıbrıs’ın tüm caddelerinde kongrenin afişleri, pankartları asılmıştı. Sağlık Bakanının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, Başbakan Derviş Eroğlu’nun Dr. (ve 1974’de mücahit) olması desteğin sebebini de daha geçerli kılıyordu. Derviş Eroğlu’nun 1974 barış harekâtı için “mutlu barış harekâtı” ifadesi çok güzeldi ve “ne iyi ettiniz de geldiniz, hoş geldiniz” diyerek bitirdi konuşmasını.

         

        Cumhurbaşkanı M. Ali Talat’ın konuşması sırasında “KKTC’nin tecrit-izolasyon gerçeğinden kurtulamadığını, dünyanın kıskançlık duyguları ile Türk toplumunun haklarını baskı altına aldığını,  Avrupa Parlamentosundaki altı Kıbrıslı temsilcinin altısının da Rum olduğunu ama Türklerin temsil edilmediğinin yanlış ve haksız olduğunu belirtmesi, dünyanın bir hak-hukuk dünyası olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin desteği olmadan Kıbrıs’ın ayakta kalamayacağını, müzakerelerin “güç ve yönetim paylaşımı”  esası üzerine yapıldığını, Rumlar için çözüm arayışının önemli olmadığını, zaten adada hakim gibi davrandıklarını ve dünyada da böyle kabul gördüklerini, Türkiye’nin bölgesel değil, küresel güç olması gerektiğinin önemli olduğunu belirtmesi dikkat çekici ve olumlu bir gelişme (!) idi. M. Ali Talat’ın geçmişteki söylemlerini hatırlayınca,  hatta bu yazı yazılırken “toprak vermemiz gerekir” ifadelerini duyunca…

         

         

                                                         ***

         

         

        Kongre ulusal bir kongre idi. Yer de KKTC… Yani ulusal bir kongrenin, ulusal kavramını KKTC’de yerine getirmesi, Kuzey Kıbrıs’ın yalnızca yürekte değil, gayrıresmi de olsa kâğıt üzerinde de bizim olduğunu ifade ediyordu. Batının ne dediği de umursanmıyordu…

         

        Talat  “toprak vermemiz gerekir” dese de,  biz savaşta kazandığımızı hep masada kaybetsek de, Akdeniz’in bu üçüncü büyük adası elbet feda edilmeyecekti.

         

        Son sözü İlber Ortaylı aldı.. Önemli şeyler anlattı: “Burası çok sayıda milletin resmigeçit alanıdır. Rumların Helen adası-Helen medeniyeti diye düşünmesi büyük hatadır. Burası onlardan daha çok bir Venedik, Fenike adasıdır. Dillerinde hâlâ Venedik kelimeleri vardır.”  “Kıbrıs’ı İngilizler niçin almak –hâkim olmak istedilerse, Osmanlı da onun için adayı istemiştir. Üstelik burası İngiliz’den önce Osmanlı’nın toprak bütünlüğü için önemlidir. Osmanlı Tüm Akdeniz’e hâkimken ortasında Kıbrıs’ı düşman elinde bırakacak değildi herhalde. Doğu Akdeniz hâkimiyeti Kıbrıs, Rodos ve Girit’ten geçer çünkü” “Eski eserleri korumanın en iyi yolu, bu eserleri camiye çevirip kullanmaktır. Venedik mimarisi eğer yaşıyorsa ve Venediklilerle ilgili bilgi birikimi varsa bunu Osmanlı’nın, onların eserlerini camiye çevirişine borçludur dünya. Yani Venedik tarih-kültürü için bize çok şey borçludur”. “Kıbrıs Türk’ü, ağır İslam doktrinine karşı olmuş, daha serbest-bağımsız, islamı sadece kimlik olarak taşıyan isyankâr, Osmanlı’dan kaçıp gelen Toros Yörükleridir”.  “Burası sıcak bir ülke. Yirmidört saat çalışılmaz. Kıbrıslılar tembel değil, iklime uymak durumunda olan insanlardır.” “Kıbrıslı Türkler İngilizlere yakın olmuşlardır. Çünkü Rumların karşı olduğu İngilizlere korunmak için, sığınmak ihtiyacı hissettikleri için yakın durmuşlardır”. “İngilizler çok cimri bir imparatorluk kurmuşlar ve gittikleri hiçbir yere eser bırakmamışlardır. Fransızlar bile İngilizlerden (Lübnan örneği) daha cömert davranmışlardır. Ama Osmanlı her yere eser bırakmıştır, donatmıştır ve eşi yoktur.”

         

        “Dünyada aslolan hem tarih bilmek, hem de şoven olmamaktır. Biz tarih bilmiyoruz ama şoven değiliz. Batı ise hem tarih bilmez hem şovenlik yapar”. Ve şu sözünü unutmamak gerek: “Haklı olmak yetmez. Hakkı savunacak elit hukukçu da gereklidir.”

         

         

                                                         ***

         

         

        Kıbrıs’ın en belirgin özelliği trafik konusu: Trafik soldan işliyor. Türkiye’den giden sürücüler çok kaza yapıyormuş. Her yerde hız için kameralar var ve cezadan kaçmak mümkün değil. Aylık milyar TL’ den fazla ceza yiyenler dahi oluyormuş. Dolayısı ile herkes hız ve trafik kurallarına dikkat etmeye çalışıyor. Kiralık arabaları teslim alırken bile,  ellerindeki ceza faturalarını ödetmeden teslim almıyorlar. Darısı Türkiye’ye…

         

         

                                                         ***

         

         

        Kıbrıs’ta esnafın ilgisini dikkate almak lazım, aslında ilgisizliğini. Yıllar önce de, şimdi de aynı. Müşterinin olup olmaması ilgilerini çekmiyor. Adeta “beni meşgul etme”, der gibi. Prof. Dr. Hanım,  vitrinde bir şey beğenir ve aynısından denemek ister. Hoca hanım, anlatmaya başladı: “Önce “o size olmaz, küçük” dedi. Denemek istediğimi söyleyince “defolu” diye bahane uydurdu. O zaman vitrindekini denemek istediğimi söyledim. “Satmıyorum” diye bizi tersledi”.

         

        Bu anlayış ile Kıbrıs’ın ticaret ile zenginleşmesi tabii ki zor. Ama Kıbrıs’ın iki şansı var: Birisi daimi sıcak bir belde olması. İngilizlerin bu yüzden (özellikle yaşlılar) Kıbrıs’ta ev-arsa alıp yerleştikleri ve ömürlerinin geri kalan kısmını burada geçirmek istediklerini belirtiyorlar (Bu düşüncenin altında art niyet de aranmalı). Burası sağlık turizmi açısından ideal. Özellikle sonbahar-kış-ilkbahar döneminde ılık-sıcak-sakin ortam sağlık için ideal. Bu yüzden çok sayıda otel yapılmış ve iş de yapıyor.  Kumsal ve denizi de güzel. Biraz Şile-Ağva sahillerini de hatırlatıyor. Ama Kıbrıs’ı gezmek için bozuk-virajlı yolları ve sıcak havayı göze olmak gerekli.

         

        Ama turizmden kumarhanelerin çıkarılmasını çok iyi irdelemek de şart. Kıbrıs’ın ikinci gelir kaynağı eğitim. Kuzey Kıbrıs’ta yedi-sekiz üniversite var. Burası adeta bir gençlik merkezi gibi. Güney Kıbrıs’ta bile bu kadar üniversite yokmuş. ODTÜ’nün yaptığı Kıbrıs yerleşkesi de mükemmel bir tesis olarak Güzelyurt yolunda yer alıyor.  Benzeri Türkiye’de bile az bulunacak bir güzel yerleşke burası. Ama Türkiye’den Kıbrıs’a okumaya giden gençlerin Kıbrıs’ın tarihî, bugünkü durumu, geleceği ve bizim için önemi konusunda ne kadar bilinçlendikleri (ya da bilinçlenmedikleri ve burayı para ile üniversite mezunu olacakları bir yer olarak gördükleri) de soru işareti olmaktan çıktı.

         

                                                        

        ***

         

         

        Girne sahilindeki Venedik-Ceneviz etkisi ile mi olduğundan şüphelendiğim balkonları ahşaptan yüksek taş evler, üzerinde hem İngiliz kraliyet arması hem de 1983 yazılı ay yıldız ve güvercin armalı madeni büyük pasta kutuları, tek katlı villa tipli evler, evlerde iki-üç araba (ekonomi çok da kötü değil), etrafta yasemen –hanımeli kokusu, üstünde mor boru gibi çiçeği olan az yapraklı yakaranda ağaçları, dev mandalinalar, tatlı çıtır çıtır turplar, patatese benzeyen kolakas bitkisi (ve yemeği) ve kızarmış hellim peyniri unutulmuyor.

         

        Paulo Paolides, İtalyan asıllı bir Rum (ya da tersi):  Kıbrıs’taki mavi köşkün eski sahibi, Makarios’un avukatı, silah kaçakçısı bir Türk katili… Bu katil avukat 1957’de Kıbrıs’ta Güzelyurt yolunda bir Ormanlık dağlık alana tam tepeye mavi köşkü yaptırmış. Köşk o dönem için çok ileri bir teknik ile yapılmış. Dışarıdan dikkat çekmiyor, uzaktan görülmüyor. İçinde merkezi sistem ısıtma, klima var. Sıcağı sıcak, soğuğu soğuk tutan aynalı bir içki dolabı, bahçede vereceği mahkeme savunmasında sesini kontrol edip denediği amfi sistemli alan,  alt katta Rum tavernası, salonda süt havuzu, bahçede yüzme havuzu,  farklı renklerde boyanmış odalar, dünyanın değişik yerlerinden gelen nadide eşyalar, Kıbrıs sahiline gelen silah dolu gemileri görüp işaretleştiği bir uçurum kenarı ve çocuk odası…

         

        Dünyanın değişik yerlerinden gelen silah kaçakçıları ile görüştüğü, hatta hesaplaştığı bu gizli evde, süt havuzu, pembe bornoz, çocuk odasının işi ne? İnsanın aklına bu Türk katili silah kaçakçısının farklı ve aşağılık tarafları olabileceği de geliyor. Bu aşağılık adam, yatak odasından başlayıp, kilometrelerce uzakta ucu açılan ve denize ulaşıp kaçabileceği bir dehlizi de akıl edip yaptırmış. 1974’de de buradan kaçıp, dehlizi bombalayıp tıkamış. 1986 yılına kadar (on iki yıl) bu evin ihtiyacı olan bazı özel boya-cila vs.yi de oraya gönderip ümitle beklemiş. Sonra ümit mi bitti, öldü mü öldürüldü mü? Arkası bitmiş. Zaten askeri bölge içinde koruma altında olan ve ziyaretçilerin gezdirildiği bu alana gelmesi de mümkün değildi. Ama düşman da olsa, aşağılık da olsa, para ile idealizmin neler yaptırdığını bizim kafamıza dank diye vuruyordu.

         

         

                                                         ***

         

         

        Magosa’ya, Lefkoşa’ya gitmedim. Ama Güzelyurt’u adı gibi güzel iki insan olan Çelebi ve Benal Ilık beylerin sayesinde gördüm. Burası narenciye bahçeleri ile dolu, yemyeşil ve pırıl pırıl sahili olan bir yer. Bu güzel toprak parçası, Girne taraflarındaki fahiş arsa fiyatlarından nasibini alamamış. Güzelyurt’un Rumlara verilme ihtimali dolayısı ile bu cennet köşesinde fiyatlar düşük, göç veriyorlar ve nüfus azalıyor. Doktor açığı da var. 1929’da yapılmış olan (CMC maden şirketi tarafından) sonra Cengiz Topel ismi verilmiş olan hastanede imkânlar kısıtlı, herşey iptidai de olsa,  ayda 4000 poliklinik, 200 doğum yaptırılıyor ve yine de çok iş yapılıyor.

         

         

                                                         ***

         

         

        Beşparmak dağının parmakları…

         

        Bize Kıbrıs’tan el sallıyor.

         

        Beşparmak bize “tut elimi bırakma” diyor.

         

        Beşparmak bize gövdesi-kolu suya batmış, eli dışarıda yardım isteyen boğulmaya çalışılan bir vatan parçasının imdat isteyişini gösteriyor.

         

        Beşparmak bize “size bir kulaç mesafesinde yakınım, ben seninim, seninleyim, hiç Helen olmadım ki” diyor.

         

        Beşparmak herkese “ben Türk İmparatorluklarının yaptığını yine yaparım. Elimi Akdeniz ortasından Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Balkanlara, hatta tüm Akdeniz’e uzatır, yardım ederim”  diyor.

         

        Beşparmak zirvesi, dünyaya işaret parmağı ile “hizaya gel” işareti veriyor.

         

        Velhasıl zirvenin her parmağı Kıbrıs’ta Türk’ü temsil ediyor.

         

        Beşparmak zirvesi “herkesi eteğimin altına toplar, kol-kanat gererim. Ama kimseyi tepeme çıkarmam. Başımı kimseye ezdirmem, hele batının şımarık çocuğu Ruma – mütecaviz batılıya, İngilize asla diyor.  

         

        Ve her Türk, bu aslaları yapacak aklı-selim,  kalp gözü açık, gören göze, hisseden kalbe sahip, idraki olan devlet adamlarının da Kıbrıs’ın başına geçmesi için dua ediyor.

         

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele